1 Mart 1921

Türk-Afgan Anlaşması. Moskova'da bulunan Türk delegeleri Yusuf Kemal ve Rıza Nur Beylerle Afganistan'ın Moskova Olağanüstü Elçisi Veli Han arasında imzalanan 10 maddelik anlaşmaya göre taraflar, bütün Doğu ülkelerinin tam bağımsızlık hakkına sahip olduğunu onayladılar; Türkiye, Afganistan'a kültürel yardımda bulunacak, subay ve öğretmen gönderecek, taraflardan birine yapılan saldın diğerine de yapılmış sayılacak. Böylece Afganistan, Ankara Hükümeti'ni ilk tanıyan ülke oluyor. Sultan Ahmet Han, ilk Afgan elçisi olarak 21 Nisan'da Ankara'da törenlerle karşılanacaktır.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


TBMM birinci dönemin ikinci çalışma yılına Mustafa Kemal'in sık sık alkışlanan bir konuşmasıyla girdi. Mustafa Kemal, bu meclisin ne kadar güç şartlar altında toplandığını anlattı. Meclis açıldığı gün isyancıların Ankara'ya 8 km kadar yaklaştıklarını, çürük bir idare makinası bulduklarını, bunu düzeltmeye çalıştıklarını, halkçı olduklarını ve dış politikada maceracı olmadıklarını söyledi. "Sevr Anlaşması hükümleri fiilen ve hukuken yoktur. Yeis günleri arkada kaldı" dedi. Onun verdiği bilgiye göre, Meclis bu güne kadar 159 gün toplandı, 356'sı açık, 51'i gizli 407 oturum yaptı, 104 yasa kabul etti. 149 tasarıyı görüşüp reddetti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Genelkurmay Başkanı ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Bey, Meclis'in bugünkü toplantısında şiddetle alkışlanan bir konuşma yaptı. Üç ay sonra bugün cepheden daha elverişli haberler ve daha hayırlı müjdeler geldiğini, ordunun içte ve dışta herkese saygı telkin edecek bir büyüklükte olduğunu söyledi. Mebuslar ona teşekkür ettiler. Geleceğin daha parlak olacağını, Türk milletinin birleşip azmettiği zaman harikalar yaratacak güçte olduğunu belirttiler. Meclis'te ordu kumandanları ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine teşekkür edilmesi kararlaştırıldı. Albay İsmet Bey, mirlivalığa (tümgeneralliğe) yükseltildi. İsmet Paşa. 14 Aralık 1915'ten beri albay rütbesindeydi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Ankara Hükümeti, Karabekir'den, Batum'un işgal edilmesini istedi. Kızılordu (Orijonikidze) ise bu ihtimalin önlenmesi için Ahıska-Batum yolunun kapatılmasını emretti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Mustafa Kemal, Bekir Sami Bey'e gönderdiği telgrafta, İngilizlere aldanmamasını istedi, ismen bile bazı ödünler verilmesini onaylamadıklarını bildirerek, ona ve Kurul'a verilen yetkinin Misak-ı Milli sınırlarını aşamayacağını hatırlattı.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey, Bakanlığın İstiklal Marşı için seçtiği 7 eserden biri olan Mehmet Akif'in "İstiklal Marşı"nı Meclis'te okudu, eser coşkun ve sürekli alkışlarla karşılandı. İstiklal Marşı ı 2 Mart'ta kabul edilecektir


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Umur-u Bahriye Müdüriyeti bir daire haline getirilerek Bahriye Dairesi Reisliği adını aldı. Daire, Karadeniz ulaştırmasını yönetecek. İzmir Güney Cephesi Komutanı Albay Şefik Bey (Aker) 6. Tümen ve aynı zamanda Dinar-Menderes Havalisi Komutanlığı'na getirildi


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


İstanbul’da Sadrazam Tevfik Paşa, Mustafa Kemal’e Londra Konferansı’na İstanbul’la beraber Ankara Hükümeti’nin de katılması yolunda Paris Konseyi’nin arzularını aksettiren 27.01.1921 tarihli telgrafını çekti. Mustafa Kemal buna verdiği 28.01.1921 tarihli cevabına, yeni Teşkilat-ı Esasiye Kanunu maddelerini ekleyerek göndermekle karşılık vermişti. Daha önce de değindiğimiz bu davet üzerine, İstanbul’la Ankara arasında bir seri yazışmalar geçti. Sonunda İstanbul Temsilcileriyle Ankara Heyeti bu konferansa birlikte katıldılar. Konferans Londra’da 27 Şubat’ta toplandı. 12 Mart 1921’e kadar sürdü ve hiçbir netice alınmadan dağıldı. Konferansta İstanbul Heyetinin Başkanı Sadrazam Tevfik Paşa, Ankara Heyetinin Başkanı Hariciye Vekili Bekir Sami Bey’di. Konferans başlarken söz alan Tevfik Paşa ayağa kalkarak şu kısa beyanda bulundu:


“Türkiye adına görüş bildirme hakkı, milletin güvenini kazanmış olan Anadolu Heyeti’nindir. Sözü Bekir Sami Bey’e terk ediyorum.”


Yeni Teşkilat-ı Esasiye Kanununun getirdiği yeni devlet, artık dış aleme karşı da söz sahibiydi. Londra Konferansı’nda gerçi netice alınamadı ama, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ve Ankara, bu konferansta galip devletler karşısında, fiilen söz sahibi bir güç olarak dikilmiş oldular.


ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR


NUTUK / 832


1 Mart 1921 raporda ise, Londra’ya gönderilen Ankara Heyeti üyeleri hakkında şu bilgiler verilmektedir.:


Bekir Sami: İngiliz yandaşıdır. Yunanlıların İzmir’i işgalinden sonra İngiliz aleyhtarı olmuştur. Moskova’yı ziyaretini müteakip Bolşeviklere muhasım olmuştur. Dürüst bir adamdır, babasından kendisine miras olarak, Anadolu’da birçok gayrimenkul kalmıştır, yine Anadolu’da, özellikle Çerkez’ler arasında geniş etkisi vardır, ama milliyetçi konseylerde yetkisi azdır. Dalkavukluktan hoşlanır ve onun bu zaafını bilen Osman Nizami Paşa, iki delegasyonun Londra’da kısmen birleşmesini, onun bu zaafı üzerinde çalışarak sağlamıştır. Dıştan inatçı görünmekle birlikte, iyi yönetilen bir tartışmayla etkilenebilir. Cami ve Nihat Reşat’ın etkisi altındadır. Zekidir ve latifeden hoşlanır. Giysi ve usul açılarından parlaktır. Fransızca ve Rusçayı iyi bilir, Farsça ve Çerkez dilini anlar. Ilımlı siyasi görüşleri olan bir adamdır. Hayatın rahatlıklarından çok hoşlanır ve o amaç için epeyi para harcar. Aynı zamanda kumarbazdır, dolayısıyla kimi zamanlar, onun para sıkıntısı çekmesi şaşırtıcı değildir. Halep Valisi iken, bir ara, bir Amerikan veya İngiliz hayır örgütüne 100 Sterlin borçlanmak zorunda kalmıştı.


Cami Bey : Millliyetçilerce, ılımlı olarak nitelendirilir. Yunan işgali onu, kişisel olarak mutazarrır etmiştir, dolayısıyla, Yunanlılardan çok nefret eder, kişi olarak içten ve yeteneklidir. Gerçekten, Sevr Antlaşasının bir çözüme bağlanmasından yanadır, ama İzmir’in boşaltılmasını talep etmektedir. Ankara yönetimi üzerinde büyük etkisi vardır. İyi Fransızca konuşur.


Yunus Nadi . Karakteri belirsiz bir kişidir. Daima gazetecilikle uğraşmıştır. Keskin, siyasi makaleler yazan zeki bir yazardır. Savaştan önce, Almanya’dan ve Panturanizm idealinden yana yazılar yazmıştır. Bırakışma’dan sonra, savaş günlerinde çıkmaya başlayan “ Yeni Gün “ gazetesinin yazı işleri yönetmenliğini sürdürmüştür. Genellikle İngilizlere karşıdır. Milliyetçi Akım’ı içtenlikle destekler. 1920 yılı Ağustos’unda, “Yeni Gün” gazetesini Ankara’da çıkarmaya başlamıştır. Anadolu’nun başlıca gazetesi olmuştur. Bolşevik ittifakı lehine yazılar yazmıştır, ama Bolşevik ideallerine muhaliftir. Fransızca ve Almanca konuşur.


Sıır Bey : Eskiden Amasya valiliği yapmış, Kıbrıs kökenli, İzmir milletvekilidir.


Dr. Nihat Reşat : Çekici bir kişiliği vardır, vazıh, kısa ve akıcı biçimde konuşur, tıp doktorudur. Paris’te 14 yıl doktorluk yapmıştır. Anglo-Sakson sosyal sistemin büyük hayranıdır. Zeki ve yetenekli, içten bir devrimcidir. Fransa’da birçok çevrelerde iyi bilinir. Türkiye’de büyük etkisi vardır. Fransızcası pek iyi, İngilizcesi yeterlidir.


Londra Konferansına katılan Osmanlı ve Ankara Heyetlerinde yer alan üyelerin, belirlenebildiği kadarıyla kişisel özelliklerinin ortaya konulduğu, tipik birer biyografik istihbarat özelliği taşıyan yukarıdaki iki ayrı raporun, İngiliz İstihbarat Servisi tarafından titizlikle hazırlandığı görülmektedir. Burada ve diğer örneklerimizde anlatılan; TBMM’deki gizli görüşmelerin takibi, Londra Konferansı’na katılan Ankara Heyeti ile TBMM’nin haberleşmelerinin ele geçirilmesi ve kurul üyelerinin kuvvetli/zayıf taraflarının öğrenilmesi yoluyla, hiçbir boşluğa mahal vermeyecek şekilde, karşı tarafın ileri süreceği tezlerin önceden bilinmesiyle, her türlü karşı tezi önceden hazırlayan İngilizler, masaya hazırlıklı oturmuşlardır. Ayrıca kişisel özelliklerin tahlilinden elde edilen sonuçlar çerçevesinde, üyelere hangi zayıf noktalarından yaklaşacaklarını tespit edebilmişlerdir.


MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ İSTİHBARAT FAALİYETLERİ / SERDAR YURTSEVER / 173 -174 - 175


Antalya’ya ayak basmakla gerçekten yeni bir hayatın içine girmiş olduğumu anladım. Milli hareketin, belirgin çizgi ve karakteri olan hız ve kararlılık derhal göze çarpıyor. Buradaki faaliyetle Yunan bölgesindeki durgunluk arasında tezat göze batıyor. Limandaki rıhtımlar ticaret eşyası ile dolu, Anadolu’nun her tarafında rastladığım deve kervanları yüklerini gelip yüklerini buradan almaktalar. Gümrük deposu her çeşit silah ve cephane ile tıklım tıklım dolu. Gümrük müdürü genç bir adam, yarı asker, yarı sivil, telefonun başından ayrılmadan giriş ve çıkışları izlemekte. Telefonda, Anadolu’nun kaderini tayin eden ve adeta bir kanun gibi geçerli iki kelimeyi devamlı olarak duyuyorum: Ankara, Mustafa Kemal Paşa.


Formaliteler çok sürmedi. Ankara’dan beklenen emirler tam zamanında geldi. Ülkenin içlerine doğru yoluma devam edebileceğim. Deve kervanlarının tıkadığı dik bir yokuş kıyıdan şehre doğru çıkıyor. Burada her şey dikkat ,çekiyor, giydikleri çok renkli elbiselerle halk, ırkların çeşitliliği… Herkes başı dik, çalışıyor ve telaş içinde. Bursa’dan, Aydın’dan gelmiş göçmenler, Hıristiyanlar, Müslümanlar Antalya halkının arasına karışmış. Bir arada yaşamanın tatlı havası üzerimizden geçiyor. İlkbahar da çok güzel, hava çiçek kokularıyla dolu. Bir dere sokaklardan akarak boydan boya şehirden geçiyor ve Antalya’yı gürültüsüyle dolduruyor. Kayaların arasında susam çiçekleri açmış, portakal çiçeklerinin kokusu burnumuza kadar geliyor.


Vilayet konağı çok hareketli bir arı kovanını andırıyor. Subaylar, memurlar boyuna gidip geliyorlar. En ufak bir olay için, Ankara telgraf başına çağırılıyor, Problemi o çözecek. Türk halkı günün telgraf haberlerini öğrenebilmek için telgrafhanenin önüne toplanmışlar. Başlamak üzere olan Yunan taarruzunun ne şekilde geliştiğini öğrenmeye çalışıyorlar.


Vali, beni çok iyi karşıladı. Birkaç dakika içinde bütün güçlükler giderildi; yarın sabah yola çıkacağım. Bunun için gereken emirler bugünden verildi. Burada her şey ne kadar basit ve kolay. Kendimi, uzaktan her şeyi yöneten , yoluna koyan ve koruyan, göze görünmeyen bir kuvvetin emrine bırakmaktan başka çare yok. Buralar, her şeyin önünde eğildiği, çok kararlı bir tek irade tarafından yönetilen yepyeni bir dünya.


Akşam Doktor Cemil Süleyman’ın evindeyiz. Uzun bir tartışma ve fikir alış verişi yaptık. Avrupa’ya ve Müttefik devletlere karşı kızgınlık çok fazla: “ Bütün konferansların sonucu işte bu; Yeni bir Yunan taarruzu! Kendisine bu kadar acımasızca davranılan bir ülke görülmüş müdür?” Doktor kendi örgütünün çalışmalarından söz etti, yeni bir hastane yaptırmış; dispanser de çok iyi çalışıyormuş; gece gündüz demeden faaliyetteler. Bütün bunlar ne için? Hiçbir şeyin haklı çıkaramayacağı, her şeyi yok etmek isteyen bir istilaya karşı koymak için.


Fransa bizimle anlaşmak istiyordu. Ne için bunu yapmıyor? İttifakın bu kötü isteğine karşı sürdürdüğümüz bu hayat çekilir mi? İngiltere bizim mahvımızdan başka bir şey istemiyor: onun yüzünden en verimli topraklarımızı terk ettik ve ülkenin içlerine, Asya steplerine doğru çekildik: Galiplerin, “Silahla barış getirmek” dedikleri bu olacak her halde”


Genç doktor devam ediyor; “ Ne yapalım, biz de suçlandığımız biçimde, her şeyi göze alarak macera adamları olacağız” Bu arada, haklı öfkesine rağmen, barışçı görevini yapmaya devamla hastalarını iyi etmeye çalışacak, bahçesiyle uğraşacak, Tavuskuşları yetiştirecek, hayal ettiği bir kütüphaneyi, tıp bilimi konusunda gerekli kitapları sağlamaya çalışacak. Bu mahrumiyet sözcüklerini ve bundan yakınmayı, bundan sonra çok işiteceğim.


Pazarı dolaştım, burada her şey bulunuyor. Antalya toprakları inanılmayacak derecede verimli. Eski kaleler boyunca uzanan bulvarda İtalyan subayları geziniyorlar. Daha gerilerde bahçeler içinde tahta parmaklıklı Türk evleri görünüyor. Bunlar sakin bir hayat için yapılmışlar. İçlerinde bu bolluk bölgesinin mutlu insanları yaşıyor.


KURTULUŞ SAVAŞI SIRASINDA TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ / BERTHE GEORGES – GAULİS / 128-129-130


Tekrar görüşmelere dönelim. 1 Mart’ta konferansın ikinci toplantısı gerçekleşti. Bu görüşmede Çiçerin, Gümrü ve Batum sorunu üzerinde durdu. Türkler ise Misak-ı milliden ödün veremeyeceklerini söylediler. Böylece bir gelişme sağlanmadan görüşme sona erdi. Çiçerin son derece ters davranmakta ve olayları yokuşa sürmekteydi. Öyle ki, bu durum zaman zaman Türk Heyeti’nin Ruslarla anlaşamayacağı yolunda kaygıya düşmesine neden oldu. 2 Mart’ta Stalin adına Behbut Şahtahtinski Çiçerin adına da Enver Paşa, Türk Heyeti ile görüştü. Enver Paşa, Cemal Paşa’ya 6 Mart 1921’de yazdığı durumu anlatan mektubunda, Türk tarafının Batum’u Ruslara vermeyi kabul etmesi halinde, antlaşmanın imzalanacağını bildirmekteydi. Zira o’na göre Londra’ya nazaran Moskova’da durum, son derece Türklerin lehinde görünüyordu.


Enver Paşa, Türk Heyeti’ne Batum karşılığında Iğdır’ı teklif etti, Şahtantinski ise Nahcivan problemini gündeme getirdi. Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileri de aracılarla bu işin çözümlenemeyeceği görüşünde olduklarını bildirdiler. 3 Mart’ta Türk Heyeti Stalin’i görmeye gitti. Stalin de Batum’un Ruslara bırakılmasını istedi. Bu görüşmede Behdut Sahtantinski de vardı. Nahcivan problemi yine gündeme geldi. Rus görüşü, Nahcivan’ın Rusya’nın himayesinde bağımsız bir devlet olması yolundaydı. Türk tarafı ise Nahcivan’ın Türkiye ile Azerbaycan’ın ortak korumasında, bağımsız bir devlet olarak var olmasını savunuyordu. Görüşme bir sonuca bağlanmadan son buldu.


MİLLİ MÜCADELE YILLARINDA ANKARA-MOSKONA İLİŞKİLERİ / Prof. Dr. SAİME YÜCEER /139-140


Rusya ile antlaşma öncesi Moskova'da görüşme ve temaslarda bulunan Yusuf Kemal Bey ve Dr Rıza Nur’ dan oluşan Türk heyeti, o sıralar yine Moskova'da bulunan Afgan Büyükelçisi Mehmet Veli Han ile karşılaşmış, gelirken yetkilere sahip olduğu öğrenilince de 1 Mart 1921'de Türk Afgan Dostluk Antlaşması imzalanmıştır .Bu antlaşma kapsamında iki ülke resmen birbirlerini tanımışlardır. İki ülke de tüm Doğu uluslarının, özellikle Hiva ve Buhara uluslarının kesin özgürlük ve bağımsızlıklarını kabullenmektedir. Bunların yanı sıra herhangi bir Emperyalist devletin taraflardan birine saldırmasını, doğrudan doğruya kendilerine saldırı olarak nitelemeyi ve buna tüm güçleriyle karşı koymayı, taraflardan herhangi birine düşman olan bir devletle antlaşma imzalamamayı; diğer devletlerle bir antlaşma yapmadan önce öteki tarafa bilgi vermeyi üstleniyorlardı. Bu antlaşma ile TBMM hükümeti ilk kez bir devlet tarafından resmen tanınmış oluyordu


Bu antlaşma imzalandıktan hemen sonra Amanullah Han Türkiye'ye elçi olarak Sultan Ahmet Han’ı göndermiştir. Ahmet Han Ankara'ya atanan ilk tam yetkili elçidir


GUN GUN KUTULUS yazi.JPG