10 Ağustos 1920 Salı

Sevr Anlaşması! Osmanlı İmparatorluğu'nu sona erdiren ve ondan kukla bir sultanlık bırakan anlaşma, Paris'te İstanbul Hükümeti delegelerine imzalatıldı. Hadi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşat Halis Beyler tarafından imzalanan anlaşmayı İngiliz, Fransız, İtalyan, Japon, Yunan, Ermeni, Hicaz, Belçika, Lehistan, Romanya, Sırp-Hırvat, Sloven ve Çek delegeleri de imzaladı. İtilaf Devletleri'nin 26 Nisan'da Spa konferansı'nda kararlaştırdığı ve 11 Mayıs'ta İstanbul Hükümetine tebliğ ettiği metni, Damat Ferit Kabinesi 20 Temmuz'da imzaya karar vermişti. Sevr Anlaşması, Türkiye'yi İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Ermeniler arasında paylaştırıyor ve Ankara-Eskişehir-Kastamonu- Samsun çevresindeki küçük bir araziyi Türkiye toprağı olarak tanıyor. Diğer belli başlı hükümlere göre de, Doğu'da özerk bir Kürdistan kuruluyor, Ermenistan devletinin sınırlarını çizme işi ABD'ye bırakılıyor. 1 2 Ada İtalya'ya veriliyor, İstanbul ve Çanakkale Boğazlannın İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya ve ABD'den kurulu bir komisyonca yönetileceği öngörülüyor; bunlardan başka, Türkiye için üç İtilaf Devleti'nden bir komisyon kuruluyor, Türkiye 50. 700 asker besleyebiliyor, Kapitülasyonlardan Yunanistan ve Ermenistan da yararlanıyor, anlaşma şartlarına uyulmazsa İstanbul da Türkiye'den alınıyor, İzmir, biçimsel olarak Türkiye yönetiminde bırakılıyor, Müttefiklerin suçlu saydıkları kişiler onların mahkemelerinde yargılanıyor, Türk hükümeti bunlarla ilgili suç kanıtlarını Müttefiklere vermek zorunda bırakılıyor... Sevr Anlaşması, bütün Türkiye'de büyük bir tepki ile karşılanacak, 1 2'de İstanbul'da, Ankara aleyhtarı gazetelerin de katıldığı genel yas ilan edilecektir. Ankara Hükümeti ise anlaşmayı geçersiz sayacak, onu hafifleterek kabul ettirmek yolunda İtilaf Devletleri'nin yaptığı girişimler, Misak-ı Milli'de diretilmesi üzerine sonuçsuz kalacaktır.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 163)


Düzce'den gelen isyancıların baskısı karşısında, milli kuvvetler Bolu'yu boşalttı.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 163)


Fransız kuvvetleri, Antep'te üçüncü Türk kuşatmasını yararak şehri sardılar. Önceki gün Akçakoyunlu'dan Andrea kumandasında yola çıkan Fransız yardım kuvvetine Nahak, İkizkuyu ve Körkün'de yapılan baskın bir sonuç vermemişti. Bu savaşlara katılan şehir Türk halkının bir kısmı da dışarda kalmış bulunuyor. Mıntıka Kumandanı İrfan Bey de dışarda kaldığı için şehir içindeki kuvvetlerin başına Özdemir Bey getirildi. Kadın ve çocuklar da içinde olmak üzere şehrin savunulmasında herkese görev verildi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 163)


İstanbul Hükümeti, artık zaten çoktandır Ankara'dan emir almakta olan Sivas (Reşit Paşa), Erzurum (Reşit Paşa), Bitlis, Van, Diyarbakır ve Konya valilerinin görevlerine son verdi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 163)


Mustafa Kemal, İsmail Safa Bey'e, Adana Vali Vekilliği'ne atanışını bildirerek, merkezi Pozantı olan ilin yeni idari bölünüşünü anlattı.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 163)


Ankara Hükümeti, maden kömürü üretimi ve dışsatımını artırarak bütçeyi güçlendirmek için, Zonguldak kömür işçilerinin askerliklerini erteledi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 163)


İçişleri eski Bakanı Ebubekir Hazım Bey'in 7 tarihli idam kararı, Padişah tarafından yaşı ve devlete hizmetleri gözetilerek ömür boyu hapse çevrildi ancak Hazım Bey, idam edilecekmiş gibi askeri tutukevine götürüldü ve bir hücreye konuldu. Burada kendisine, Padişah'ın kararda değişiklik yapan


iradesinin yazılı olduğu Takvimi Vekayi'nin bugünkü sayısı ulaştırıldı. Hazım Bey, hücre duvarında, Ermeni kırımından hüküm giyip 5 gün önce asılan Nusret Bey'in yazısını okuyor: "Burası tarihin dönek mahallidir! "


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 163)


Alemdar: Türk ağır yaralıdır, fakat ölmeyecek.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 163)


10 Ağustos akşamı Sevr Antlaşması’nın imzalandığı haberi geldi. Padişah’ın görevlendirdiği bir kurul, Türklerin elinde kalan son toprak parçası Anadolu’nun da paylaşılmasını kabul etmiş, ülkenin ruhuna Fatiha okutan antlaşmayı imzalamışlardı.


Haber geldiğinde, Ziraat Mektebi’ndeki karargahında çalışıyordu. Batılıların Anadolu’ya vermek istediği yeni biçimin ne olacağını ve İstanbul Hükumeti’nin her isteği yerine getireceğini biliyordu. Yapılacak anlaşmayı, hiçbir koşulda kabul etmeyecek, ölümü göze alarak sonuna dek savaşacaktı. Gelen haber, onun için beklenmeyen bir sonuç değildi. Ancak bütün bunlara karşın, orada bulunanların belleklerinden sonsuza dek silinmeyecek bir iz bırakacak kadar derin bir üzüntü ve acı duydu. Albay Arif Bey, o anı şöyle anlatır: ‘Hava karardı ve odayı yavaş yavaş gölgeler doldurmaya başladı. Mustafa Kemal boz kaputuna sarınmış, gri astragan kalpağıyla başı önüne eğilmiş, hatları gergin, yüzü kül rengi, boş bakışlarla öylece koltukta oturuyordu. Dışarıda karanlık basmış, akşam olmuştu. Odadakiler alçak sesle konuşuyorlar, düşüncelerini dağıtmak korkusuyla, lambayı yakmaya cesaret edemiyorlardı. Pencereden bir akasya ağacı kümesinin arkasında, dağların kara gölgesi üstünde kabaran soğuk avluda, Paşa’nın iri kurt köpeği uzun uzun uluyordu. Birden ürperdi ve daldığı düşüncelerden silkindi. Bir sinir buhranı geçirir gibi sarsıldı. Çevresine dalgın bakışlarla baktı, sonra kendi kendine söylenmeye başladı. Evet, Ankara’nın Bozkurt'u, öfke ve acıyla adeta inliyordu. Bir an sonra doğruldu ve silkinerek ayağa kalktı. Emir erini çağırdı, pencereyi kapatmasını söyledi. Bir diğerini çağırdı, ona da ışık getirmesini, odayı saran gölgeleri kovacak kadar bol ışık getirmesini emretti. Beni, İsmet’i, Kurmay Başkanını çağırdı, geç kalmış gibi çabuk çabuk, genelgeler yazdırmak için, ülkenin her yerine buyruklar iletmek için, birlikleri toplamak için, mücadele ateşini körüklemek için sanki harekete geçiyordu. Savaşacağını, sonuna kadar mücadele edeceğini ve Türkiye’yi mutlaka kurtaracağını, onu büyük ve özgür bir ülke yapacağını söylüyordu. Odadakiler, söz ve davranışlarından şaşırmış, allak bullak olmuş bir halde onu dinliyorlardı. Elinde ne ordu ne de iktidar gücü vardı. Böyle eli boş anında bile, zaferi kazanacağından emin bir eda ile konuşuyordu.’


(Kaynak: Ülküye Adanmış Bir Yaşam / Metin Aydoğan / Syf 286)


15.Louis ve Madame de Pompadaur’un 1756’da kurduğu porselen fabrikasının sergi salonlarından birinde yapılan barış görüşmelerinde, birbiriyle ilişkili beş ayrı anlaşma imzalandı. Ana anlaşmaya Türk Antlaşması denmişti. Diğerleri, Trakya ve azınlıklarla ilgili olarak Yunanistan’la yapılan iki, yine azınlıklarla ilgili Ermenistan’la yapılan bir ve bunlara ek olarak Üçlü Pakt ve Ege adalarına ilişkin İtalya’yla Yunanistan arasında imzalanan bir anlaşmadan oluşuyordu.


Amerikalı tarihçi Prof Paul C.Helmreich, Paris’ten Sevr’e adlı kapsamlı yapıtında, Sevr Antlaşması için, 19.yüzyıl sömürgeciliğini izleyen, mükemmel bir emperyalist çözüm der ve o günlerdeki Türkiye için şu değerlendirmeyi yapar: ‘Türkiye’nin toprakları elinden alınmış, müttefikleri yenilmiş ve Hint Müslümanları dışında, İslam dünyasında bile dostu kalmamıştı. İstanbul, savaşı kazananların eline geçmiş, Türkiye düşmanları tarafından kuşatılmıştı. Büyük güçler kamp ateşinin çevresinde, aç gözlerle fırsat kollayan kurtlar gibiydi. Çünkü Türkiye doğası gereği zengin ve emperyalizm oburdu.’


Profesör Helmreich, Sevr Antlaşması’nı ve ona temel oluşturan anlayışı en iyi inceleyen tarihçilerden biridir. ‘Eşi az görülen, göz kamaştırıcı bir çalışma, akılalmaz bir araştırmacılık ürünü’ olarak değerlendirilen kitabında, Sevr Anlaşması için özet olarak şu görüşleri ile sürer: ‘Herkesin Türkiye’de bir çıkarı vardı, olmayanlar da icat ediyordu. Bir anlamda, çıkar çatışmalarının da ötesine geçilmiş, yıllara yayılan ‘uyutma anlaşmaları’ süreci, yerini açık olarak yürütülen nefret tutumuna bırakmıştı. ‘Barbar bir ulus’ olan Türkleri, Avrupa’dan kovma fırsatı kaçırılmamalıydı. Lloyd George, sezgi gücünü yitirmiş, Türklerin İstanbul’dan çıkarılmasında diretiyordu. Ateşli politikacılar, ‘Türklerin İstanbul’u almasıyla bir çağ kapandı, şimdi İstanbul Türklerden alınarak bir başka yeniçağ açılacak’ diyordu. Türkiye üzerinde, büyük güçler için nimetleri sömürülecek imtiyaz alanları ve neredeyse akla gelebilecek bütün azınlıklar için birer ülke planlanıyordu. İsteklerin gerçekleşmesi için, neyin nasıl isteneceğinin Padişah hükumetine dikte edilmesi yeterliydi. Mustafa Kemal’e gelince, o büyük güçler için, basit bir baş ağrısıydı. Ancak aralarında bazıları olan bitenin farkındaydı. ‘Paylaşımı bir an önce bitirmezsek, karşımızda bir Türk hükumeti bulamayacağız. Ya da daha beteri, baş edemeyeceğimiz bir Türk hükumeti bulacağız.’ Diyorlardı.’


(Kaynak: Ülküye Adanmış Bir Yaşam 1 / Metin Aydoğan / Syf 316)

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG