10 Haziran 1921

Ankara'da Afgan Elçiliği'nin açılış töreni yapıldı. Göndere bayrağı Mustafa Kemal çekti. Türk-Afgan Anlaşması, 1 Mart'ta Moskova'da imzalanmış, Afgan Elçisi Sultan Ahmet Han 21 Nisan'da Ankara'ya gelmişti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Yunan Parlamentosu'nda Başbakan Gunaris'in, Kral Konstantin'in yarın Anadolu'ya gideceğini açıklaması, gösterilere sebep oldu. Bir milletvekili "Sayın başkan, temenni ederim ki, bizi İstanbul'da oturumlara devam etmeye çağıracaksınız! " dedi. Diyanet İşleri Başkanı, Kral'ın cepheye gitmesi sebebiyle Atina Katedrali'nde bir ayin düzenleneceğini açıkladı. Yunan Meclisi, Kral'ın Anadolu'dan dönüşüne kadar tatil edildi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Mustafa Kemal, Kazım Karabekir'den, Doğu ordusunun Bolşeviklere karşı hazır bulundurulmasını istedi. Moskova Elçisi Ali Fuat Paşa'nın gönderdiği raporlara göre, Bolşeviklerin siyasetlerini değiştirme ihtimali bulunuyor.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İnebolu’da kaldığım birkaç gün içinde dinlediğim fedakarlık ve kahramanlık menkıbelerinin hiç birini bundan daha iyi anlatamazdım. Fakat, Ankara’ya kadar bütün yol boyunca gördüklerimi kimin diliyle ifade edebilirim? Gerçi, benden önce bu yoldan geçmiş olan dostum Ruşen Eşref “ Özleyiş” adını verdiği güzel ve içli eserinde İnebolu’yla Ankara arasındaki milli gayret ve vatan aşkı hamlelerinin insanı kalbinden kavrayıcı nice levhalarını çizmiştir. Bu yollarda kah cılız mandalarını ite kaka, adeta kendi gücüyle sürükleyip götürdüğü kağnı arabaları içinde, kah alnından terler dökülerek ve iki büklüm olarak kendi sırtında top mermileri, cephane kasaları taşıyan köylü kadınlar artık destansı bir edebiyatın allegorileri olmaktan çıkıyordu. Bu yollarda, milli dram dediğimiz şey, uzun ökçeli iskarpinlerini ellerine alıp ipek çoraplarını ve onların içindeki ipek gibi nazil taban derilerini dele deşe yürüyen, kimi asker karısı, kimi mektep öğretmeni şehir kızlarımız fizik ıstırabında elle tutulur, gözle görülür birer realite haline giriyordu. Bu yollarda, henüz Harp Okulundan çıkmış genç subaylar vardı ki, ayaklarında çarık, koltuklarının altında ekmek peynir çıkınlarıyla birkaç günlük yaya yolculuğundan sonra yağız ve yanık benizli kavruk Mehmetçiklerimizden hiç farkları kalmamıştı ve işin aslı ulvi tarafı be o mermi taşıyan köylü kadınlarımızın, ne taban derileri kanaya kanaya yürüyen şehir kızlarımızın, ne de bu genç subaylarımızın yüzlerinde herhangi bir şikayet eseri görülmemesiydi. Tam aksine hepsi de bir göçü. Bir gurbet seferini andıran bu yolculuğu adeta büyük bir şevk ve neşeyle yapar gibiydi. Alışılmış ölçülere göre, bir “hidematı şakka- zor hizmetler “ mahkumu gibi acıma hissi vermesi lazım gelen köylü kadınlarıysa yalnız saygı telkin eden bir insan üstü kudreti vardı.


Lakin hemen söyleyeyim ki, bizim İnebolu – Ankara yolculuğumuz baştan sona kadar hep bu sert çizgili hadise ve manzaralar içinde geçmiş değildir. Ilgaz Dağının ormanlarına girince bir hayal iklimine dalmış gibi olduktu. Burada tabiatın güzellikleri insana bir an için her şeyi unutturabilir. Gözler kamaşır, kafaya bir tatlı serinlik gelir, çam ağaçlarının koyu yeşil gövdeleri, kaynak sularının şırıltıları sizi alıp ilk edebiyat kitaplarında okuduğumuz ve gerçekten mevcudiyetine ihtimal vermediğimiz çeşme başlarında testilerini doldururken şarkı söyleyen güzel köylü kızları, beyaz yünlü koyun sürüleri başında kaval çalan genç çobanları ve güvercinleri ve turnalarıyla bir mecazi Anadolu’nun içine atar.


VATAN YOLUNDA / YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU / 110-111-11


GUN GUN KUTULUS yazi.JPG