10 Mayıs 1921

Büyük Millet Meclisi'nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu (Birinci Grup) kuruldu. Mustafa Kemal, Grup Başkanı. Başkan vekilleri ise Şeref ve Abdullah Azmi Beyler. Cumhuriyet Halk Partisi'nin Meclis'te ilk biçimi sayılan Grup'un kurulmasıyla Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin şubeleri buraya bağlanıyor. Mustafa Kemal, Meclis'teki muhalefete karşı örgütlü bir iktidar grubu meydana getiriyor. 16 Mayıs'ta Erzurum mebusu Hüseyin Avni, grup dışında bırakılanların kaygılarını dile getirecek, grubun kurulduğu 23 Mayıs'ta bir genelge ile bütün yurda duyurulacaktır. İkinci Grup, Kasım sonlarıyla Aralık başlarında kurulacaktır.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Mustafa Kemal, Moskova Büyükelçisi Ali Fuat Paşa'ya çektiği telgrafta, Rusya'dan Türkiye'ye geçen İttihatçılara karşı alınan tedbirleri anlattı. Trabzon'da bulunan Halil Paşa'nın Halk Şuralar Fırkası ile ilgili göründüğünden yurt dışına çıkarılacağını bildirdi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Mustafa Kemal, Mısır'dan gelen Hüseyinzade'yi kabul etti. Hüseyinzade 13 Mayıs'ta, Dışişleri Bakanlığı'ndan istifa etmiş olan ancak henüz görevinden ayrılmamış bulunan Bekir Sami'ye veda edecek, 14 Mayıs'ta Ankara'dan ayrılacak, 15 Mayıs'ta Alanyund İstasyonu'nda İsmet Paşa ile görüşecektir.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İstanbul'da İngiliz Kuvvetleri Başkomutanı General Harington'dan İngiliz Savaş Bakanlığı'na: Türkiye'deki durumu yeniden gözden geçirmek gerekir. Yunan askeri, yüksek kumandaya güvenini yitirdi. Kemalistler ise şimdi çok daha güçlü durumda. Mustafa Kemal haşin. İngiltere'nin güçlüklerini iyi biliyor. Yunanları yeneceğinden emin. Ondan sonra İngilizleri karşıya alacak. Yunan askerleri Bursa ve İzmit'ten çekilirse Müttefik kuvvetler Kemalistlerle karşı karşıya ve güç bir durumda kalacaklar.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İleri: Yunanistan buhran içinde bocalıyor.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Hakimiyeti Milliye: Cepheden dönen Mustafa Kemal Paşa, "Yunanlılar evvelce iki kere denedikleri talihi bir kere daha tecrübe edecekler mi bilmem. Fakat biz her surette hazırız. Milli ordunun hazırlığı mükemmel, manevi kuvveti yüksek ve azmi her zamankinden kuvvetlidir" demiştir.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Nutuk'tan/


Efendiler, yüce hey’etinizi biraz da Büyük Millet Meclisi içinde kendini gösteren durumlarla temasa getirmek istiyorum. Biliyorsunuz ki, Büyük Millet Meclisi’ne milletçe üye seçilirken, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin yönetim kurulları da ikinci seçmenler arasında bulundular. Buna göre, denilebilirdi ki, Büyük Millet Meclisi, bütünüyle, aynı zamanda Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin siyasî bir grubu niteliğinde idi. Gerçekten de, başlangıçta bu yolda hareket edilmişti. Cemiyet’in temel ilkeleri, Meclis Genel Kurulu’nun da temel ilkeleri durumundaydı. Biliyorsunuz ki, Erzurum ve Sivas Kongresi’nde tespit edilen ilkeler, İstanbul’daki son Meclis-i Meb’usan’ca da kabul edilip desteklenerek, Misak-ı Milli adı altında özetlenmişti. Bu ilkeler, Birinci Büyük Millet Meclisi tarafından da kabul edilerek, o çerçeve içinde memleketin bütünlüğünü ve milletin istiklâlini sağlayacak barış ve güvenliğin elde edilmesine çalışılıyordu. Fakat zaman geçtikçe, Meclis’te ortaklaşa bir çalışmanın sağlanıp düzenlenmesinde güçlükler belirmeye başladı. En basit konularda oylar dağılıyor.


Meclis’ten iş çıkamıyordu. Bazı kimseler, bu duruma bir çare olmak üzere 1920 yılının ortalarında birtakım gruplar meydana getirme teşebbüsüne geçtiler. Bütün bu teşebbüsler, Meclis görüşmelerinin düzenli olarak yürütülmesini sağlama ve görüşülen konular üzerinde oyları dağıtmadan olumlu iş çıkarma gayesini güdüyordu.


Yeri geldiğinde arz etmiştim ki, ilk Anayasa’mıza kaynaklık eden 13 Eylül 1920 tarihli bir programı Meclis’e sunmuştum. Bu programın Meclis’te 18 Eylül’de okunan kısmından başka, buna da esas olmak üzere, Büyük Millet Meclisi’nin temel niteliğini ve yönetim usulü ile ilgili görüşleri tespit eden ve Meclis’in açılışından sonra okunup kabul edilen önergemi de bu kısımla birlikte «halkçılık programı» adı altında bastırmış ve yayınlatmıştım.


Arz ettiğim gruplar, benim bu programımdan ilham alarak, birtakım ünvanlar takınmaya ve programlar tespit etmeye başladılar. Bir fikir vermiş olmak için bu gruplardan belli başlılarının adlarını sayayım:


a) Tesanüt Grubu (164)

b) İstiklâl Grubu

c) Müdafaa-i Hukuk Zümresi (165)

d) Halk Zümresi (166)

e) Islahat Grubu (167)


Bu gruplardan başka, isimsiz olarak özel maksatlı bazı küçük grupların da faaliyet halinde oldukları anlaşılıyordu.


Efendiler, bu isimlerini saydığım gruplardan her biri, Meclis görüşmelerinde disiplini sağlamak ve oyları birleştirmek maksadıyla kurulmuş oldukları halde, varlıkları aksine gösteriyordu.


Gerçekten de, sayıları çok, üyeleri sınırlı olan bu gruplar birbirleriyle yarışmaya kalkışmışlar ve birbirlerini dinlememek yüzünden Meclis’te neredeyse bir kargaşa doğurmaya başlamışlardı. Hele Teşkilât-ı Esasiye Kanunu Meclis’ten çıktıktan sonra, yani Ocak 1921 sonlarında, Meclis üyelerinin ve ortaya çıkan grupların, genellikle her konuda toplantıya katılmalarını ve birlikte çalışmalarını sağlamanın, bir kat daha güçleşmeye başladığı görülüyordu.


Çünkü, Misak-ı Millî’nin tespit ettiği ilkelerde, kayıtsız şartsız düşünce ve gaye birliği yer aldığı halde, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun ortaya koyduğu görüşlerde tam bir birlik sağlanmış görünmüyordu.


Mevcut gruptan birleştirmek veyahut mevcut gruplardan birini destekleyerek iş görmek için, dolaylı olarak çok çalıştım.


Ancak, bu yolla elde edilen sonuçların uzun ömürlü olamadıkları görüldü. İşe doğrudan doğruya benim el atmam zarurî olmaya başladı. Nihayet, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu adıyla bir grup kurulmasına karar verdim. Bu grup için yaptığım programın başına bir ana madde koydum.


Bu maddenin özü iki noktadan ibaretti. Birinci nokta şuydu: Grup, Misak-ı Millî ilkeleri çerçevesinde memleketin bütünlüğünü ve milletin istiklâlini sağlayacak barış ve güvenliğin elde edilmesi için, milletin bütün maddî ve manevî kuvvetlerini gereken hedeflere yönelterek kullanacak, memleketin resmî ve özel bütün kuruluş ve tesislerinin bu ana gayeye hizmet etmelerine çalışacaktır.


İkinci nokta: Grup, devlet ve milletin teşkilâtını, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun koyduğu ilkeler çerçevesinde, sırasıyla şimdiden tespite ve hazırlamaya çalışacaktır.


Efendiler, bütün grupları ve Meclis üyelerinin çoğunu davet ederek, bu iki esas üzerinde birleşmelerini sağladım. İşaret ettiğim bu ana madde ve bundan sonra Grup’un içtüzüğü ile ilgili olan maddeler, 10 Mayıs 1921 günü yapılan toplantıda kabul edildi. Grup Genel Kurulu’nca seçildiğim için, grubun başkanlığını da üzerime almıştım.


Efendiler, memleket içinde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti var olduğu gibi, onun, aynı ad altında Meclis’te de bir siyasî grubu kurulmuş oldu.


İstanbul’daki Meclis-i Meb’usan’ın yapmaktan çekindiği iş, ancak onların dağılmasından 14 ay sonra Ankara’da yapılmış oldu. Bu grup, Birinci Büyük Millet Meclisi’nin devam ettiği sürece, hükûmetin görev yapmasına yardımcı olabilmiştir.


Fakat, grup tüzüğündeki ana maddenin ifade ettiği ikinci noktayı manidar bulanlar oldu. Bu gibiler duygularını açıklamamakla birlikte, bu noktada toplanan anlam ve gayenin gerçekleşmemesi için derhal faaliyete geçmekte gecikmediler.


Olumsuz faaliyet diye vasıflandırabileceğimiz bu türlü teşebbüsler, iki şekilde ortaya çıkmaktaydı.


Birincisi, Grup’un içinde düşünceleri karıştırma ve görüşülecek konularda aleyhte bir durum yaratma şeklinde oluyordu.


İkincisi, memleket içinde ve yine teşkilâtımız içindeydi. Bu noktayı açıklayan en belirgin örnek, Erzurum milletvekili Hoca Raif Efendi’nin ve bazı arkadaşlarının, grubun kurulmasından önce ve Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun çıkmasından hemen sonra giriştikleri teşebbüstür. Arzu ederseniz bu konuda biraz bilgi vereyim:


Hoca Raif Efendi ve arkadaşları, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Erzurum Merkez Hey’eti’nin adını değiştirdiler.


Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti dediler. Mevcut cemiyet ilkelerinin başına da, Hilâfet ve Saltanat makamının ve devlet şeklinin olduğu gibi bırakılmasını sağlayıcı birtakım eklemeler yapmışlar ve bu teşebbüslerini öteki illere, özellikle doğu illerine de birtakım bildiriler göndererek yaymaya kalkışmışlardı.


Ben bu durumu öğrenir öğrenmez, Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’nın dikkatini çektim. Hoca Raif Efendi’yi ve arkadaşlarını uyararak bu türlü teşebbüslerden vazgeçirmesini rica ettim.


Sarıkamış’ta bulunan Kâzım Karabekir Paşa ile Erzurum’da bulunan Hoca Raif Efendi arasında bazı yazışmalar olduktan sonra Raif Hoca, bizzat Paşa’nın karargâhına gitmiş, orada «Muhafaza-i Mukaddesat» adının kullanılmasındaki sebepleri açıklarken demiş ki: «Maksat halifelik ve padişahlık haklarını korumak, memleketin ve İslâm dünyasının bugünkü ve gelecekteki hayatı için büyük uyuşmazlık ve sakıncalar doğuracak olan Cumhuriyet idaresinden kesinlikle sakınmaktır.» Hoca, «Büyük Millet Meclisi’nde kurulan Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun hilâfet ve saltanat idaresini cumhuriyete dönüştürme maksadı güttüğü hissedilmektedir» görüşünde bulunduktan sonra, bu gibi teşebbüsleri tanımakta mazur olduklarını bildirmiş.


Kurtuluş yıllarının ilginç olaylarından biri Hanedan’dan Ömer Faruk Efendi’nin Anadolu’ya geçmek istemesidir. Ömer Faruk Efendi, İnebolu’ya kadar gelmiş, ancak Mustafa Kemal Paşa onun Anadolu’ya girme istemini reddetmiştir. Jaeschke’ye göre Mustafa Kemal, İnebolu’da bulunan Ömer Faruk’a çektiği telgrafta “ Şimdilik İstanbul’da temdidi ikamet buyurmaları… Hamiyeti vataniye iktiasıdan görüldüğü…” gerekçesiyle Anadolu’ya girmesini uygun görmemiştir.


Bu konuda Amiral Bristol’un İstanbul’dan Washington’a çektiği telgrafı Amerikan belgeleri arasında buluyoruz.


10 Mayıs 1921 , İstanbul


Sultan’ın damadı ve aynı zamanda Veliahtın oğlu, Damat Faruk’un Ankara’ya gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldığı, Milliyetçilerin Bolşevikler arasındaki dostane ilişkilerin bir prensin hizmetlerini güvenilir olmaktan çıkardığı gerekçesiyle Milliyetçi Hükümetin onun hizmet sunuşunu reddetmesi üzerine, geri döndüğü güvenilir kaynaklarca haber verilmiştir.


Bristol


AMERİKAN GİZLİ BELGELERİYLE TÜRKİYE’NİN KURTULUŞ YILLARI / ORHAN DURU / 119


Berthe Gaulis, Ankara’da Halide Edip Hanım, Yusuf Kemal Bey ve diğer kişilerle de görüşmelerde bulunmuştur. Gaulis Ankara’dan İstanbul’a gitmek üzere 10 Mayıs 1921’de ayrılmıştır. İnebolu’ya giderken Kastamonu’ya uğrayan Gaulis, burada Açıksöz muhabirine şu beyanatta bulunmuştur: “ Fransa’ya avdet eder etmez efkar-ı umumiyyeyi biraz daha tenvir edeceğimi ümit ediyorum… müşahedelerim muhtelif cephelerde gördüğüm asar-ı intizam bana Türklerin pek meşru davalarında muvaffak olacakları hakkında sarsılmaz bir kanaat verdi… İşlerde o derece intizam ve sürat var ki herhalde pek tecrübekar, mahir eller tarafından idare edildiğine hükmetmek zaruridir.”


Madam Gaulis 17 Mayıs’ta “ Gülnihal Vapuruyla” İstanbul’a ulaşmıştır. Burada kendisiyle mülakat yapmak isteyen bazı gazetelerin muhabirlerine mülakat vermeyeceğini belirterek, şunları söylemiştir: “Yalnız şunu kaydediniz ki, Anadolu seyahatimde fevkalade mütehassıs olarak avdet ediyorum. Bütün gördüklerimi Paris’te yazacağım. Anadolu’daki vatandaşlarınız hak için vuruşuyorlar ve mutlaka kazanacakları kanaatindeyim. İstanbul’da kalmayacağım… Bir an evvel düşüncelerimi yazmak için sabırsızlanıyorum”. Gaulis’in bu sözleri Milli Mücadeleyi İstanbul’dan takip edenlerin yüreğine su serpmiş oluyordu. Gaulis, birkaç gün sonra, Fransa’ya gitmek üzere İstanbul’dan ayrılmıştır.


Berthe Gaulis’in bu ziyareti düşüncelerini derinden etkilemiş olsa gerekti. Zira Anadolu’da iken kaleme aldığı kitabında şunları yazmaktadır: “… Direniş hareketinin büyük şahsiyetleri: Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Rafet Paşa yine eski komuta mevkilerinde kaldılar ve bugünün en güçlü devlet adamı Mustafa Kemal Paşa idi, Yine herkesin saydığı bir kişi olarak mücadeleye devam etti. Bu böylece sürüp gittiği, Anadolu, onu parçalamak isteyen çabalara karşı durduğu sürece, hiçbir şey kaybedilmez. Çünkü bütün halk ve İslam dünyası onunla beraberdir…. Biz Fransızlara gelince, bizim fikirlerimiz değişmeyecektir. İslam’la uyuşma halindeyiz. Biz bağımsız ve kuvvetli, modern fakat geleneklerine sadık bir Türkiye istiyoruz. Fikir ve gayelerimizden birçoğunu kişiliklerinde bulduğumuz şefleri hakkında sempati besliyoruz. Genç milliyetçilerin teorileri bizi şaşırtmadı. Celaleddin Arif’in şu sözü bize hiçte yabancı gelmedi: Herkes vatanında hürdür… Türk milli hareketi düşmanı mutlaka yenecektir. Çünkü o hareket yüksek bir ideale dayanıyor; çünkü bu hareketi yönetenler kendi şahsi çıkarlarını unutmuşlardır; çünkü onlarda büyük bir ruh ve iman var”

Berthe Gaulis ülkesine dönünce, yazarı bulunduğu gazetelerde Türk milli davasının mahiyeti hakkında pek çok neşriyatta bulunarak Avrupa kamuoyunda Türk davası lehinde tesisler icra etmiştir. Gaulis, Fransız Mareşali Lyautey’e Türkiye’deki izlenimleri hakkında mektup göndererek Fransa’nın Türkiye’ye destek vermesini istemiştir.


MİLLİ MÜCADELEDE MUSTAFA KEMAL PAŞANIN YABANCILARLA TEMAS VE GÖRÜŞMELERİ / DOÇ. DR. CEMAL GÜVEN / 113-114


İstihbarat çalışmaları ile direkt bağlantısı olmamasına karşın, yakalanan casusların yargılanma işlemlerini gerçekleştirmesi açısından, İstiklal Mahkemelerinde cereyan eden birkaç olaya değinmekte fayda görülmektedir.


İnebolu’daki istihbarat zabiti Nedai Bey’in Ankara’daki EHUR’a 10/11 Mayıs 1921 gecesi gönderdiği şifreli telgrafta yer alan, “Kadıköy’de Koşuyolu’nda ikamet ettiği evde, İngilizleri kabul eden Şefika hanımın kızlarından olup, evvelce Ankara’ya sokulan, büyüğü kara kaşlı, kara gözlü (Belkıs) ortancasıyla küçüğü de, uzun boylu, buğday benizli, kumral saçlı ve kaşlı (Zekiye ve Ulviye)nin İngilizlerin delaletiyle, İzmit yoluyla Anadolu’ya sevk edilmiş oldukları halen de Eskişehir Hilal-i Ahmer’inde hasta bakıcı bulundukları” haberiyle başlayan ve Fevzi (Çakmak) Paşa ile İsmet (İnönü) Paşa arasındaki yazışmalarla devam eden olayda, İstanbul’da bulunan M.M. ve Felah Grupları’ndan bilgi talep edilmiş, grupların yaptığı takip/tasarrut çalışmaları sonucunda, anılan şahısların İngilizlere casusluk ettiğine dair bir tespit yapılamamıştır.


Anılan şahısların abisi olan ve kendisi de tahkikata maruz kalan Yüzbaşı Fehmi Bey, EHUR’a müracaat ederek, bir miras meselesi yüzünden bazı akrabaları tarafından casusluk yaptıkları yönünde iftiraya uğradıklarını, konunun kesin çözümü açısından, Ankara İstiklal Mahkemesi’ne sevk edilmelerini talep etmiştir.


Mahkeme Başkanı Topçu İhsan Bey tarafından yapılan sorgulamaların neticesinde, “ İngilizlerle temasta bulunmak ve Anadolu’ya gelmeleri, casusluğa müstenit olduğu zannedilmek iddiası ile mahkememize tevdi kılınan Büyük Hafız Paşa torunlarından Şefika hanımla kızları Zekiye ve Ulviye hanımların icra kılınan muhakemelerinde, kendilerinin casusluklarına dair, vicdana kanaat verici emare ve delillere derdest (ulaşan) olunamamış olduğundan beraatlarına müattefikan ve vicahan karar verildiği” açıklanmıştır.


Haklarında casusluk iddialarında bulunulan kişiler için direkt hüküm verilmediği, mahkeme süreci öncesinde ve sırasında iddiaların araştırıldığı, kesin bir delile ulaşılamadığı sürece, ilk haber doğrultusunda peşin hüküm verilmediği hususları dikkate alındığında, İstiklal Mahkemelerinin, dönemin olağanüstü koşullarında ve karmaşasında görev yapmasına karşın adil yargılama yaptığını görmekteyiz.


İstiklal Mahkemeleri’nin casusluk, vatana ihanet, düşmana hizmet konularında verdikleri cezaları, toplam cezalara göre kıyasladığımızda; Ankara’da %5, Eskişehir’de %41, Isparta’da %1, Konya’da %17 oranlarını görmekteyiz.


Faaliyet gösteren tüm İstiklal Mahkemeleri’nin vermiş oldukları ceza sayısı ve niteliklerini kapsamada da yukarıdaki oranlara bakıldığında hangi bölgelerde casusluk faaliyetlerinin yoğunluk kazandığı hakkında fikir edinilebileceği düşünülmektedir.


MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ İSTİHBARAT FAALİYETLERİ / SEDAR YURTSEVER / 117-118



GUN GUN KUTULUS yazi.JPG