10 Ocak 1921

Birinci İnönü... 8.500 er, 417 subay, 5.500 tüfek, 47 ağır makinalı tüfek, r 8 hafif makinalı tüfek, 28 toptan ibaret Türk kuvvetleri İnönü mevzilerinde toplanabildi. Sincanköy, Polatlı ve Kütahya'dan da 4.000 insan, 850 tüfek, 8 ağır makinalı tüfek, 700 kılıç kuvveti cepheye hareket etti. İnönü'nde Türklere saldıran Yunan kuvvetleri ise şöyle: 15.816 er, 472 subay, 1 2.500 tüfek, 270 hafif, 80 ağır makinalı tüfek, 72 top... İ.İnönü: "Silah mevcudumuz 6.ooo idi, Yunanlılar 15.000 kişi ile saldırdılar".


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Ocak'ta bir keşif saldırısı için ileri harekete geçmiş ve İnönü mevzilerine kadar gelmiş olan Yunanlılar, sisli bir havada saldırdılar. Saat o6.3o'da çarpışmalar başladı. İntikam Tepesi, Yunanlıların eline geçti. Sat ı o'da sis kalktı. Türk kuvvetleri biraz geri çekilerek savunma savaşı yapmaya başladılar. Eskişehir'den havalanan bir Türk uçağı, Yunan mevzilerini bombaladı. Aldığı yaralarla iki taraf arasına iniş yaptı. Pilot, gerekli araçları alarak uçağı yaktı. Akşama doğru Türk kuvvetleri düzensiz bir biçimde 1 5 km. geri çekildi. Cephe karargahı da İnönü İstasyonu'ndan İnönü köyüne çekildi. Bir kısım personelin cepheden Eskişehir'e kadar çekilmesi halkta telaş ve heyecan uyandırdı. Akşam karanlığı ile cephede derin bir sessizlik başladı. Gece, Cephe Komutanı İsmet Bey, komutanları toplayarak durum değerlendirmesi yaptı. Yapılacak savunma savaşının hattı kararlaştırıldı. İsmet Bey, gündüz ki savaşın gelişmesini Genelkurmay'a rapor etti. Verilen cevapta, düşmanı durdurmanın ve Eskişehir'i savunmanın imkanı yoksa, malzemeyi elden çıkarmadan birliklerin Eskişehir doğusuna alınması emredildi. Yunanlılar da keşif saldırısının sona erdiğine ve yarın çekilmeye karar verdiler. Mustafa Kemal, Meclis'te savaşın devam ettiğini anlattı, Türk ordusunun başarısı için dua edildi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Evet çok zor durumda idim. Muharebe eden iki kuvvet arasına inmiştim. Henüz vücudumda bir isabet yok idiyse, bu fevkalade bir tesadüf idi. Çünkü etrafımda kurşunlar korkunç vızıltılarla inliyordu. Bu tehlikeli mevkiden bir an evvel uzaklaşmak için bütün kuvvetimle yola paralel hendek içinde koşuyordum. Bu esnada düşman tayyareme obüsler savurmaya başlamıştı. Mesafe çok yakın olduğu için bu obüsler hedefi bulmakta güçlük çekmediğinden birkaç mermi ile harap olmuştu.


Önümde bir sırt ve bu sırtın üzerinde düşmanla muharebe halinde bulunan kuvvetlerimizi görmüştüm. Kahraman Türk gençlerinin ölüm saçan mermileri üzerimden geçiyordu. Bu kuvvetin arasında genç bir subay, ayakta bağırıyor, kumanda ediyor, nişangah değiştiriyor ve bütün hareketıyla şuurunda yurt müdafaasından başka zerre bulunmadığı görülüyordu. Aramızdaki mesafe çok kısa idi. Hemen bana bağırdı:” Tayyareci çabuk sırtı atla“


Ben bu emri dinleyerek son bir gayret sarf ederek sırtı aştım ve harp safına girdim. Bütün bu hareketlerimi takip eden arkadaşın bana ilk sözü şu olmuştu: “ Geçmiş olsun “


Saat 15.00’i geçiyor ve muharebe en azgın devrelerini yaşıyordu. Bu kıtanın kumandanı üst teğmendi ve kendisinden başka da subay yoktu. İhtimal bütün arkadaşları, bu güzel toprakları müdafaa için, onu kanlarıyla sulamışlardı. Kim bilir hangi çukurda, hangi bir toprak parçası üzerinde yatıyorlardı. Genç subaya bağırdım; “Cephe kumandanı nerede?”


O yalnız bir kolunu İnönü kasabasına doğru uzatarak: “ O sırtlarda !” cevabını verdi.


Ben o anda orada bıraktığım tayyareyi ve son vazifemi içim yanarak düşünüyordum. Muharebe ve manevra devam ediyordu ve belki harekat icabı birkaç dakika sonra bu mevkinin de terk edilmesi gerekebilirdi. İşte bu düşünce, beni bir anda sarstı ve ne de olsa dumandan ve külden başka bir parçasını bırakmak istemediğim sevgili tayyareme bir daha baktım ve içim titreye titreye “yakacağım “ dedim. Son bir şeref borcumdu.


Elimi cebime attım, eyvah kibrit kutum uçuş elbisemin cebinde kalmıştı. Yanımdan hiç ayırmadığım ve bu son vazife silahımı, ateş altında soyunduğum kombinezonsuz ( uçuş kıyafeti ) cebinde unutmuştum. Hemen subay arkadaştan bir kibrit vermesini rica ettim. O sordu: “ ne yapacaksın “ “ Son vazifemi. Tayyareyi yakacağım”


Arkadaş cebinden çıkardığı bir kutu kibriti bana fırlattı. Ben de teşekkür ederek yerimden sıçradım ve tayyareme doğru bütün kuvvetimle, kesif iki ateş arasında, koşmaya başladım. Kulaklarımın içinde vızıltıları inleyen kurşunlar bana dokunmuyor, fakat acı acı ötüyorlardı. 500 metre uzağımdaki tayyareye varıncaya kadar birkaç defa yuvarlanmış ve nihayet güzel kuşumun yanına yetişmiştim. O zaten her tarafı delik deşik bir halde harap olmuştu. Elimde kibritle bir an durdum ve bir ihanet suçu duygusu içinde titredim. Evet, fakat işte o an, yine vazife idi. Kafkas cephesi… Sukut ve son vazife… Hayalimde canlandı, yine acı ile kibriti yakarak tayyarenin açtığım musluğundan akan benzine attım…


NUTUK / VECİHİ HÜRKUŞ / 803-804


Antep'te yiyecek sıkıntısı bütün şiddetiyle devam ediyor. Askere verilen arpa ekmeğine acı badem ve zerdali çekirdeği katılmaya başlandı. Savaşçıların 40-5o'si bu ekmekten zehirlenerek ölecek, buna rağmen başka bir şey bulunamadığı için bu ekmekten yenmeye devam edilecektir. Bu da bitince kişi başına yüz dirhem fıstık, yüz dirhem üzüm verilecektir. Antepliler, teslim oldukları 8 Şubat'a kadar bunlarla idare edeceklerdir.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Hakimiyeti Milliye: Ethem'in hıyaneti (ve bu konuda resmi bildiri).


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Antep şehrini yeniden ele geçirmek isteyen Türklerin Fransızlara karşı saldırıya geçtikleri bildiriliyor. Fransızların ise daha geride takviyeli mevzilere doğru çekilerek bir karşı taarruz planladıkları anlaşılıyor. Gelen haberler ilk savaşın çok çetin geçtiğini gösteriyor.


Öte yandan Moskova’nın İstanbul Hükümeti ile yapılacak bir barış ihtimaline karşı “Milliyetçileri’ uyardığı söyleniyor.


AMERİKAN BASININDA TÜRK KURTULUŞ SAVAŞI / OSMAN ULAGAY / 118


Ben Gediz’den İnönü’ye yetişmek üzere ayrıldıktan sonra, henüz yoldayken, Ethem Gediz’e taarruza geçti. İzzettin Çalışlar, emrinde bıraktığım az bir kuvvetle Gediz’de Ethem’le muharebeye tutuştu. Kuvvetlerini Kütahya’ya çekebilmek için evvela asi kuvvetleri geri atması gerekiyordu. Bundan sonra kendisi de kuvvetlerini Kütahya istikametine harekete geçirdi. Ethem karşısındaki kuvvetlerimizin Gediz’den çekildiğini ancak bir gün sonra fark edebilmişti. Kütahya’ya doğru ileri harekete geçti. 10 Ocak’ta Kütahya’daki Ethem kuvvetleri ile bizim kuvvetlerimiz arasında muharebeler tekrar başladı.


10 Ocak Birinci İnönü Muharebesinin de en şiddetli günüdür. Biz cepheye yetiştiğimiz zaman Ankara’dan da peyderpey kuvvetler geliyordu. Nerede bir kıta bulurlarsa İnönü’ye yetiştirmeye çalışıyorlardı. 9 ve 10 Ocak günlerinde şiddetli muharebeler yaptık. Alıyoruz veriyoruz. Geliyorlar, yetişiyoruz. Taarruzlar yapıyorlar, biz mukabil taarruza geçiyoruz. Onlar da tutunmaya çalışıyorlar.


Benim tahminime göre, düşman hakkımızda şöyle düşünmüştür: Her taraf boştur. Zaten ordu zayıf haldedir. Sekiz aydan beri iç muharebelerle fena halde yorulmuş ve yıpranmıştır. Şimdi bir isyanla ikiye bölündükleri için Anadolu’da istediğimiz kadar ilerleyebiliriz.


Tabi, böyle düşünüyorlar ve hiçbir mukavemet görmeden ilerleyeceklerine inanarak hazırlanıyorlar ve bu harekata girişiyorlar. Şimdi hiç ummadıkları bir mukavemetle karşılaşınca, moralleri bozuldu. Bunu anlıyorum. Hakikaten son derece yorgun bir vaziyette cepheye yetişen kuvvetler, kendilerinden beklenilmeyecek şiddetle muharebe ediyorlardı. İş inada ve vazife hissine binmişti


İSMET İNÖNÜ HATIRALARI / 232


Fransız basını; Fransa’nın iç problemleri, dış politikada Alman Sorununun önceliği, Doğu Sorununun karmaşıklığı, Doğu’da ve dünyadaki siyasi kargaşa ve Fransızların coğrafya bilmemesi gibi nedenlerle Türk Kurtuluş Savaşı’nı ikinci derecede bir dış sorun olarak algılamıştı. Bu demek değildi ki, Fransız basını ve dolayısıyla kamuoyu, tamamen Türk Kurtuluş Savaşı’nı gündemin dışına itmişti. Fransa’da o zamana kadar oluşmuş bir Türk ve Türkiye imajı vardı. Yunan, Ermeni ve Türk propagandaları ile Türkiye’deki Fransız çıkarları da, Fransa basınını Kurtuluş Savaşı ile ilgilendirmeye yöneltiyordu.


Fransız basınının içinde bulunduğu ekonomik çöküntü, onları bazı devletlerden gizlice reklam vs. almaya yöneltmiştir. 1. Dünya Savaşı’nın neden olduğu ahlaki çöküntü Fransız basınını da etkilemiştir. Bazı gazetecilerin meslek anlayışı da değişmiştir. Bunlar, kendilerine en çok para veren devletlere sütunlarını açmayı aslında son derece doğal görüyorlar, hatta istedikleri paraları vermeyen bir devlete karşı yayın yapacakları şantajına bile başvuruyorlardı. L’Humanite gazetesi Mart 1920’de şöyle yazmıştı: “Barış Konferansı’nın çalıştığı 1919 yılında Fransız basını üzerine bir çok devletten altın yağdı… Özellikle Yunanlıların bazı Fransız gazetelerine çok fazla para akıttığı bilinmektedir.


İşte bu şartlar altında Türk Kurtuluş Savaşı ile ilgilenmek zorunda kalan Fransız basını, İngiltere’nin Fransa’yı çıldırtan tutumları karşısında Ulusal Akım’ın fikirlerine yakın fikirler sergilenmiştir. Yunanlıların satın aldığı gazeteler ise sürekli Milli Mücadele aleyhine yazmışlardır.


Yunanistan’da Venizelos’un düşüşü, Fransız basınını kendine sorgulamaya itmiştir. L’Intransigeant “ Doğu Barışı İçin” başlıklı yazısında, Yunanistan’daki Venizelos aleyhindeki fikirlerin, savaşa son vermek arzusundan doğduğunu ısrarla belirtiyor ve Yunanlıların savaşmak istemediklerinin anlaşılmasını istiyordu. Yunanlılar, büyük Yunanistan fikrinin gerektirdiği mali ve askeri fedakarlığı yapamamışlardı. Yapılması gereken İzmir dahil Türk milliyetçilerinin istedikleri yerlerin, Türklere iadesiydi Fransa böylece hem emperyalist olmadığını göstermiş olacak ve hem de Doğu barışı sağlanacaktı.


Le Petit Journal da “ Yunan meselesi Çerçevesinde Paris ile Londra” başlıklı makalesinde; İngiltere’nin Doğu’da sömürge siyaseti izlediğini, bu konuda Yunan’ı alet olarak kullandığını, Venizelos’un düşmesine rağmen İngiltere’nin bir yolunu bulup Yunanistan’daki değişikliklerden faydalanmak isteyeceğini vurgulamaktaydı. Sonra da Fransa’yı Türklere karşı izlediği geleneksel politikaya dönmeye çağırmaktadır.


Le Matin; Fransa’yı o ana kadar izlediği politikadan vaz geçmeye davet etmekte, bu yanlış politikanın Türk milliyetçiliğini kabarttığını, Türkleri Bolşeviklerin kucağına ittiğini, bundan sonraki zaman kaybının Fransa’nın Doğu’yu kaybetmesi demek olacağını belirtmektedir.


Bu dönemde, Fransız Başbakanı Georges Leygues, İngiltere ile her konuda fikir birliği içinde olduğunu söylerken, Fransız basını Sevr’in değiştirilmesini istemekte ve artık Doğu’da Yunanistan’ın barış etkeni olamayacağını açıklamaktadır.


İngiltere ile hem Fransa’yı Almanya ile tehdit etmekte ve hem de Bolşeviklerle ekonomik ve siyasal iş birliğine girerek Fransa’yı aldatmaktadır. Halbuki Avrupa’nın İngiliz oltasına yem olmaya tahammülü yoktu. Aralarında ister uzlaşsınlar, ister uzlaşmasınlar, ama mutlaka bir gün Türkiye ile uzlaşmak isteyeceklerdi.


La Gaulois; “Venizelos’un şahsına güvenerek Yunanistan’a verilmiş olan çıkarların, Venizelos’un düşmesinden sonra devamına gerek yoktur. İngiltere kendi siyasal hesaplarını yeni bir şekilde düzenleyemediği sürece Yunanlıları terk edip, Türklere yönelmez. Fransa Paris Konferansı’nda büyük bir hata yaparak, Fransızlara hakaret eden, Kral Konstantin’i alkışlayan Yunan milleti hesabına, Türk milletini dünya haritasından silmek yolunda yürümüştür. İşte Fransa bu hatayı tamir ederek, Doğu’daki geleneksel politikasına dönmelidir. Fransa’nın Doğu’daki çıkarlarını, Sevr İngiliz ve Yunan çıkarlarına feda etmiştir.” anlayışını savunmaktadır.


Bir başka gazete, Fransa’nın Türklere karşı tutumunun Türkleri Bolşeviklere yaklaştırdığını, Türk milliyetçilerinin Araplarla anlaştığını ve bunun sonunda da Fransa’yı Doğu’da bir “Asya Fırtınası”nın beklediğini belirtip, önlem almasını önermektedir. Sevr’i Fransız çıkarlarına uygun bulmamaktadır. Çünkü Fransa’nın himaye ettiği Araplar da, komşusu olması gereken Türkler de Fransa’ya düşmandı. Türklerle dolu olan Kilikya’nın işgali yanlıştı. Yunan çıkarlarını savunmak, Fransız çıkarları ile çelişmekteydi.


KURTULUŞ SAVAŞI’NDA ANADOLU’DA YENİ GÜN / NURETTİN GÜLMEZ / 107-108-109


Yollar boş, taşıma işleri durgun, ancak küçük gruplar halinde bazı nakil vasıtalarından ve gene küçük süvari gruplarının emniyet hatlarından başka bütün kuvvetler cepheye yanaşmış bir haldeydi. Düşmanın son kozunu oynamakta bulunduğuna işaret etmişti.


10 Ocak 1921 İnönü Harbi’nin dördüncü ve en çılgın günüydü. O gün de iki tayyara uçuşa hazırlanmıştık. Behçet ve Yüzbaşı Muhsin Beyler keşif tayyareleriyle, ben de gene küçük avcı ile havalanmıştık. Her an biraz daha yaklaşan muharebe sesleri, cidden Eskişehir’e büyük bir korku veriyordu. Uğultu halinde devam etmekte olan topçu düelloları, kesilmeden devam ediyordu. Harekatı adım adım takip ettiğim halde, uçmadığım ve üzerinde bulunmadığım saatlerim hayli ıstırapla geçiyor ve bu görüşlerimle hafifletebiliyordum. Bununla birlikte birçok bakımdan ordumuzun vaziyetinin ciddiyeti inkar edilemezdi.


Düşmanın tayyare faaliyetinde bir canlılığa tesadüf etmiyorduk. Fakat buna rağmen, bu yakıcı taarruzda özellikle düşman piyadesinin yılmayan hücumları, kesintisiz akıyordu. Evet akan kan ve eriyen insandı.


İşte gene bu cehennem yolunda idik, gene cepheye yakın bir yerden birbirimizi iyi başarılar dileğiyle selamlarken, düşman topçusunun etrafımızda sıralanan mermilerini yadırgamadan seyrediyorduk.


NUTUK / VECİHİ HÜRKUŞ / 801

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG