11 Ağustos 1920 Çarşamba


Fransızlar Antep'i tamamen ve ikinci defa sardılar (Birincisi 17 Nisan). Andrea ve Abadi halka bir bildiri yayımlayarak şehrin iki saate kadar kayıtsız şartsız teslimini istediler. Halk hürriyet ve bağımsızlık için çarpışacağını belirterek teslim olmayı reddetti. Özdemir Bey, Fransızlara verdiği cevapta "Sizin bayrağınız altına girecek hiç bir Türk yoktur. Bir tek Antepli sağ kaldıkça bu şehre giremeyeceksiniz" dedi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 169)


Kazım Karabekir, Meclis Başkanlığı'nın dünkü isteği üzerine, acele kaydıyla gönderdiği uzun raporunda, Bolşevikliğin hızla yayıldığını, İngilizlerin Türk Bolşevik temasını önlemek için Kafkas hükümetlerini kullandığını, Polonya saldırısı üzerine Bolşeviklerin büyük kuvvetlerini Kafkaslardan çektiğini ve bu nedenle bölgede zayıf düştüklerini ama yakında güçleneceklerini, Gürcistan ve Ermenistan'ı da Bolşevikleştireceklerini bildirdi. Dünya çapında önemli saydığı (1 Eylül'de toplanacak olan) Baku Doğu Milletleri Kurultayı'na acele delege gönderilmesini, Bolşevizm hakkında zamanında bir karar alınarak bunun aşağıdan yukarıya bir devrimle gerçekleşmesinin önlenmesini istedi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 169)


Ankara Hükümeti, bir kararla tehcir davalarına bakacak mahkemeleri lağvetti. Ermeni göçettirme ve kırım olaylarını yargılamak için Mondros Ateşkes Anlaşması'ndan sonra yoğun bir çalışmaya girilmiş, 11 Aralık 1918'de Anadolu 10 bölgeye ayrılarak, her birine soruşturma kurulları gönderilmesi kararlaştırılmış, 16 Aralık 1918'de de İstanbul'da ilk divanıharp kurulmuştu. 5 Şubat 1919'da yargılamalara başlanmış, 12 Mart 1919'da mahkemeler teke indirilmişti. Ankara Hükümeti, geçtiğimiz 8 Mayıs'ta bu davadan tutuklu olanların salıverilmelerine, davalarının tutuksuz görülmesine karar vermişti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 169)


Ebubekir Hazım Bey, idam edilmek üzere götürüldüğü Askeri Tevkifhane'den, Padişah'ın cezayı ömür boyu hapse çevirmesi üzerine, Sultanahmet'teki cezaevine nakledildi. (Tepeyran, "36 saat kadar süren korkunç bir rüyadan uyanır gibi oldum!" demektedir). Mahkumlar, İçişleri eski Bakanı Hazım Bey'i gösterilerle karşıladılar.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 169)


Sevr Anlaşması, Türkiye’de ne imzalayanların ne de imzalatanların hiç ummadığı bir tepki yarattı ve ulusal direniş, olağanüstü bir ivme kazandı. Anadolu’daki Türk egemenliğine son verildiğini gören halk, kitleler halinde direnişe katıldı; iç ayaklanmalar eridi, ayaklanmacılar Kuvayı Milliye örgütlerine ve düzenli orduya yazıldılar. Sevr’e karşı duyulan tepki, ulusal bir öfkeye ve kararlı bir direnme istencine dönüşerek ülkenin tümüne yayıldı.


Türk halkı gösterdiği tepkide haklıydı. Anlaşma maddelerinin ayrıntıları açıklanmıyor ya da yanlış bilgiler veriliyor olsa da, halk karşı karşıya bulunduğu tehlikeyi sıradışı bir sezgi gücüyle görmüştü. Ülke, “en tiksinti duyduğu” Ermeni ve Rumların da içinde bulunduğu bir gurup devlet tarafından paylaşılıyor, atayurdu Anadolu elden gidiyordu.


Sevr’e göre; Kars, Erzurum dahil, ülkenin doğusu tümüyle Bağımsız Ermeni Cumhuriyeti adıyla Ermenilere veriliyor (88-94.Madde), Fırat Nehri’nin doğusundaki topraklar Özerk Kürt Ülkesi yapılıyordu. (62-64. Madde)


Suriye’den sonra İskenderun, Adana, Mersin ve Çukurova’yı içine alan Fransız nüfuz bölgesi, Sivas’ın kuzeyine dek uzanıyordu (Ek Protokol).


Antalya merkez olmak üzere, Bursa’dan Kayseriye çekilen, Afyonkarahisar’dan geçen hattın Güneyinde kalan tüm Güneybatı Anadolu ve Onikiada, İtalyan nüfuz bölgesi oluyordu (Ek Protokol).


Yunanistan; İzmir’le birlikte Batı Anadolu’yu, Edirne ve Gelibolu dahil, tüm Trakya’yı ve Ege adalarını alıyordu (84-87.Madde). İstanbul, Marmara Denizi ve Çanakkale, Türk askerinden arındırılıyor, Anlaşma (İtilaf) Devletleri’nin denetimine veriliyordu.


Anlaşma Devletleri, Türklere, “ekonomik değeri ve gelişme olasılığı bulunmayan”10 topraklar olarak kabul ettikleri, Orta Anadolu’da 120 bin kilometrekarelik bir bölgeyi bırakıyordu. Ordu dağıtılıyor, yerine 50 700 kişiyle sınırlandırılan ve subay kadrosu içinde 1500 yabancı denetmenin (müfettişin) görev yapacağı bir jandarma örgütü kuruluyordu.


Askerlik yükümlülüğü kaldırılarak, ordunun silah donanımı Anlaşma Devletleri’ne devrediliyor; silah üretim ve dışalımı yasaklanıyor; deniz birliklerindeki gemi sayısı, 6 torpido ve 7 hücumbot ile sınırlanıyordu.


Bu maddelerin kabul edilmesinden sonra, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Türkler’in artık askerlik yapamayacağını söylüyor ve alaylı bir dille; “Türkler için, askerlik mesleği tümüyle kapanmıştır. Kuşkusuz, Türkler askerlik yapmak isterlerse, başka bir yere gidebilirler. Fransız lejyonu onları kabul edecektir. Ancak, İngiltere buna bile karşıdır. Çünkü Türkler öteki düşmanlarımızdan farklıdır, başka bir yerde bile askerlik yapmaları iyi değildir. Türkiye’ye dönüp yeni bir askeri dönem başlatabilirler” diyordu.


Ekonomik, siyasal ve hukuksal ayrıcalıklardan oluşan kapitülasyonlar, sınırları genişletilerek yeniden kuruluyor, ayrıca “Garanti Sistemi” adıyla yeni ayrıcalıklar getiriliyordu (261.Madde). Demiryolları, limanlar, su yolları, gümrükler ve ormanlarla özel ve devlet okulları, uluslararası komisyonların denetimi altına alınıyordu. (Madde 328 -360).


Devlet bütçesi ise; İngiltere, Fransa ve İtalya’dan oluşan bir kurul tarafından düzenlenecekti. Kurula katılan Türk temsilcinin oy hakkı bulunmayacak, yalnızca danışma niteliğinde görüş bildirecekti. Türk Hükümeti, kurulun onaylamadığı herhangi bir akçalı (mali) düzenlemede bulunmayacak, Gümrükler Genel Müdürü, yalnızca bu kurul tarafından atanacak ya da görevden alınacaktır.


Türk Devleti’nin para politikası, Osmanlı Bankası ve Düyunu Umumiye İdaresi ile birlikte çalışacak Mali Komisyon tarafından belirlenecekti. Komisyon, devletin gelirleri ile; önce işgal güçlerinin giderlerini ve savaş ödencesini (tazminatı) ödeyecek, sonra geri dönen azınlıkların giderlerini karşılayacak, kalanını Türk halkının gereksinimleri için kullanacaktı (Madde 231-266).


Büyük devletlere tanınmış olan kapitülasyon ayrıcalıklarından, Yunanistan ve kurulacak olan Ermenistan yurttaşları da yararlanacak, herhangi bir ticari kısıtlamaya bağlı olmadan ülkenin her yerinde çalışabileceklerdi. Yabancı kargo ve posta kuruluşları yeniden açılacaktı. Konsolosluk Mahkemeleri, gelişkin yetkilerle yeniden kurulacak, Türk Mahkemeleri yabancıları yargılayamayacaktı.


Sevr; azınlıklar, dinsel özgürlükler ve demokratik haklar konusunda, özellikle Rum ve Ermeniler’e, Türkler’in yararlanamayacağı geniş haklar getiriyordu. Savaş nedeniyle yerlerinden ayrılan azınlıklar, hiçbir koşula bağlı olmaksızın geri dönebilecekler ve komisyona bildirdikleri maddi zararları, Türk maliyesinden alabileceklerdi.


Azınlıklar; okul, kimsesizler yurdu, hastane, kilise, havra gibi toplumsal ve dinsel kuruluş açmada, mülk edinmede tümüyle özgür olacaklar, hiçbir denetime bağlı kalmayacaklardı.16

Anadolu’daki Türk egemenliğini kesin biçimde sona erdiren Sevr, onu imzalayanlar için “sonsuz bir utanç belgesiydi”17 En küçük ayrıntıya dek yüzlerce maddeyle belirlenen parçalama girişimi, birkaç tümceyle özetlenirse, ortaya çıkan somut gerçek şuydu: “Osmanlı Padişahı ve bütün İslamların Halifesi olan Sultan Mehmet Vahdettin”18, dedelerinin Selçuklular’dan devralarak büyük bir imparatorluğun ana yurdu yaptığı Anadolu’yu, hiç direnmeden, üstelik direnenlere karşı direnerek elden çıkarıyordu.


İşin acı yanı, “mahvolmak istemeyen ve Anavatanı’nı her türlü fedakarlığa katlanarak savunmaya karar veren Türk milletine, tutsaklık ve utanç zincirini takmak için, büyük devletler ve Yunanlılarla birlikte saldırıyor, bu saldırıda silah dahil, her şeyi kullanıyordu.”


(Kaynak: Ülküye Adanmış Bir Yaşam / Metin Aydoğan / Syf 318)

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG