11 Eylül 1921

Yunan Ordusu Başkumandanı, Sakarya'nın batısına çekilme emri verdi. Yunanlılar, çekilmeyi güvence altına almak için Türk cephesinin sağ kanadı olan Polatlı batısında ve merkezde şiddetli saldırılarda bulundular. Duatepe'yi geri almak için yaptıkları saldın sonuçsuz kaldı. Türk cephesi bir parça geri çekildi. 5. Mürettep Tümen ise Yunanlıları çevirmeye çalışıyor. Yunanlılar, cephelerini muhafaza ederek belli etmeden asıl kuvvetlerini geri aldılar. Türk kumandanlığı, cephane azlığından dolayı, bazı birliklere mecbur kalmadıkça cephane kullanmamalarını, süngü ile savaşmalarını emrederek ancak bir-iki saat uyuyabileceklerini bildirdi


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İstiklal Mahkemelerinde: 1) Kastamonu İstiklal Mahkemesi, bugün yayımlanan açıklamasında, yaşdaşları silah altına alındığı zaman işgal altındaki yerlerde bulunan ve 8 Ağustos'a kadar başvurmaları için süre tanınan kişiler için 20 günlük bir süre daha tanıdı. Bu süre sonunda da askere yazılmayanlara, talimattaki en ağır cezanın uygulanacağını, bunların medeni haklarından yoksun bırakılarak mülk ve eşyalarına el konacağını bildirdi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Hakimiyeti Milliye: Zafer! Yunanların gittikleri yol Ankara değil, İzmir yolu, daha sonra İnşallah Atina yoludur. Açıksöz'de İsmail Habib: Zafer yolu: Düşman zaferi kaybetti. Kendisini de kaybedecek.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Vakit: Cephe sarsıldı. Karşı saldırımız başarıyla devam ediyor. Yunanistan'da işler karışıyor.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Yakup Kadri hatıralarında anlatıyor:


Cephe neredeydi? Cephe çok uzakta değildi. Cephe Polatlı’daydı ve Başkumandan Mustafa Kemal Paşa karargahını Polatlı’nın daha berisinde Mallıköyü'ne kurmuştu ve biz, cephe ardındakiler geceleri sabaha kadar derinden derine gelen top seslerini dinlerken onun bu kadar yakınımızda bulunduğunu düşünerek hiçbir korkuya, hiçbir telaşa kapılmıyorduk. Çoğu bağlarda oturan mebuslar hep şehre üşüşmüştü. Bunlar arasında ailelerini Kayseri’ye, Sivas’a yollayanlar da vardı. Ankara’ya 15 gün önce evvel gelmiş olan Ziya Gökalp Diyarbakır ve Ahmet Ağaoğlu Erzurum yollarını boylamışlardı. Her ikisini de Ulus Meydanı’ndan uğurladığımız günü hiç unutmam. Biz ise Ruşen Eşref ile şehirden Çankaya’ya, Çankaya’dan şehre inip çıkmanın imkanını bulamıyordu. Arasıra nereden tedarik ettiğini hatırlayamadığım bir araba beygiri vardı ki ona kah Ruşen Eşref binip ben inmek, kah ben binip Ruşen Eşref inmek suretiyle yol alarak gider gelirdik. Hayvancağız o kadar alçak boylu ve çelimsizdi ki Ruşen’in bacakları iki yanından ayağı yere değercesine sarkardı ve inerek yürümeğe başladığı vakit bizim binekten daha kolay ve daha çabuk ilerlemek imkanını bulurdu.

Biz Çankaya’yla şehir arasındaki bu zahmetli gidiş gelişlere niçin katlanırdık? Belki cepheden havadis almak, belki de gittikçe kasvetleşen uzletimizden kurtulmak için. Fakat sanırım ki buna asıl sebep biraz ötemizde cereyan ettiğini bildiğimiz büyük hadisenin bizde uyandırdığı hareket ihtiyacıydı. O hadiseye katılamıyorduk, işte, bu çaresizliğin verdiği iç tepkilerimizdir ki bizi böyle bir boşuna hareketliliğe atıyordu.


(Kaynak: Vatan Yolunda / Yakup Kadri / Syf 169)


Gün ağarırken dün akşama doğru tümüyle ele geçirilen Duatepe’de garip sessizlik vardı. Dünkü kanlı boğuşmadan sonra sıhhiyeciler önde koşar adım tepeyi tarıyorlar, yerde rastladıkları her insan kalıntısını yokluyorlardı. Yaralıların toplanması bittikten sonra sıra ölülerin toplanmasına geliyordu. Türk şehitleri bir yana, Yunan ölüleri öte yana toplanıyor, üstlerinden çıkan belgelerden kimliklerinin saptanmasına çalışılıyordu. Bu arada bir grup Mehmetçik habire mezar kazıyordu.

Türk şehitlerini, Kabe’nin bulunduğu yöne göre yan yana açılmış mezarlara üstlerindeki üniformalarıyla ve başları güneye dönük biçimde yatırıyorlar, öylece gömüyorlardı:

Ali oğlu Salih, Çankırı Yapraklı köyünden

Hacı Hüseyin oğlu Dursun, Amasya’nın kapıkaya köyünden

Recep oğlu Burhanettin Çavuş, Ankara’nın Zir köyünden



Tabur imamları şehit mezarlarının başına çöküp sarsıla sarsıla dua ediyorlardı. Sonra mezarı kazan erlere soruyorlardı.

‘Bolu’nun Seben köyünden Abdullah oğlu Hamdi Onbaşı’yı nasıl tanırsınız?’

Erler yüzlerini bile görmedikleri şehitler için Tanrı indinde tanıklık ediyorlardı:

‘Yiğit kişidir. Allah rahmet eylesin!’

Yunan ölüleri gömülürken dinsel kurallarını daha iyi bilirler diye, tutsaklardan yararlanılıyordu. Yunan tutsaklara arkadaşlarını gömdükten sonra, tahta parçaları ile biraz tel kablo veya ip veriliyordu. Onlar da tahta parçalarını birbirlerine bağlayıp haç yapıyor, mezarın başına çakıyorlardı. İçlerinden biri İncil’den bir parça okuyordu


(Kaynak: Sakarya / Alptekin Müderrisoğlu / Syf 271)


Tutsak alınan Yunanların bir bölümü Batı cephesi Komutanlığı karargahına getirilmiş sorguları yapılıyordu. Rumca bilen subaylar tutsaklardan edindikleri bilgileri değerlendiriyor, raporlar halinde İsmet Paşa’ya sunuyorlardı. Yalnız tutsaklar arasında üç kişi Bulgar olduklarını, Rumca bilmediklerini söylüyorlardı. Karargahta Bulgarca bilen subay olmadığından bunların sorguları yapılamıyordu.

Durumu öğrenen Mustafa Kemal Paşa, Bulgar olduklarını ileri sürenleri odasına çağırttı. 1914’te Sofya’da ateşe militer olarak bulunduğu sırada Bulgarca öğrenmişti. Tutsakları iyi karşıladı. Onlara yiyecek ikram etti. Tutsaklar Makedonyalı Bulgar azınlıklardan olduklarını, Yunanların zorla askere aldıklarını belirttiler. Türk Başkomutanıyla karşı karşıya olmaktan heyecanlanmışlardı. Başkomutanın yakın ilgisine ve gönül alıcı sözler söylemesine sevinmişlerdi. Yunan ordusunun iç yüzünü olduğu anlatıyorlardı. Yunan Ordusu zor durumdaydı, savaş gücü çok azalmıştı. Özellikle Yunan erlerinin moralleri çok bozuktu. Savaşmanın uzaması ve açlık korkusu yılgınlık yaratmıştı.


(Kaynak: Sakarya / Alptekin Müderrisoğlu / Syf 271)

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG