12 Şubat 1921

Londra Konferansı'na katılacak Tevfik Paşa başkanlığındaki İstanbul Kurulu İstanbul'dan, Bekir Sami Bey başkanlığındaki Ankara Kurulu da Antalya'dan hareket etti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Balıkesir Jandarma Komutanlığı, İstanbul Hükümeti Jandarma Genel Komutanlığı'na gönderdiği yazıda, İzmir ve hinterlandının Yunanistan'a bağlandığı gerekçesiyle Soma, Kırkağaç, Burhaniye, Edremit, Erdek, Bandırma ve Sındırgı'da Yunan kumandanlarının İslamlara ait mağazalara zorla Rumca ve beyaz-mavi renkli levhalar astırdıklarının haber alındığını bildirdi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


İngilizlerin Malta Valisi, Londra'ya yazıyor: "Burada 115 Türk tutsak var. Beni sıkıştırıyorlar. Ne ile suçlandıklarını soruyorlar. Tutuklamaların yalnız Yakın Doğu'da değil, bütün İslam dünyasında yankılan olacağını söylüyorlar" Vali, bunların hangi suçlarla, ne zaman yargılanacaklarının bildirilmesini istedi ve serbest bırakılmalarını önerdi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Peyamı Sabah'ta Ali Kemal, milli birlik diye Anadolu ile uzlaşma çabalarına çattı: Bu türediler, bu serseriler yüzünden Anadolu baştanbaşa iktisaden harap ve türap oldu. Anadolu yarın yine istilalara maruz kalır. Bütün bu suret-i haktan görünen nasihatlar, bu halkı esarette yaşatmak için bir nevi afyondur, esrardır...


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Nutuk’tan/


Efendiler, Meclis’in görüş ve kararını Tevfik Paşa’ya bildiren telgraf aynen şöyleydi:


Londra Konferansı’na davet dolayısıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretleri ve Bakanlar Kurulu Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri ile İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretleri arasındaki telgraf haberleşmeleri, Genel Kurul’da okunmak suretiyle Meclis’e bilgi verildi.


Tevfik Paşa Hazretleri tarafından ileri sürülen görüşler, memleketin bugünkü durumu üzerinde kendilerinin açık bir görüşe varmaktan pek uzak olduklarını, bize üzüntüyle gösterdi. İstanbul’da ateşkes anlaşmasından beri iki türlü hükûmet birbirini takip etmiştir.


Biri Damat Ferit’in başkanlığı altında, çeşitli kimselerin katılmasıyla kurulan hükûmetler ki, her ne pahasına olursa olsun, İtilâf Devletleri’ne karşı mutlak olarak boyun eğme düşüncesini temsil etmiş ve memleketin kendi hâkimiyet haklarını devam ettirmek için yaptığı sürekli fedakârlıktan, düşmanlarla birlikte çalışmak suretiyle sonuçsuz bırakmayı özel bir politika haline getirmişti. Bu düşüncenin peşine takılanlar, memleketin kötülük ve hainliğe elverişli ne kadar nankör evlâdı varsa, hepsini kışkırtarak ve silâhlandırarak millî savunmaya kendilerini adayan vatanseverler aleyhine hiç durmadan kullandılar.


İslâm şeriatı adına yayınlanan sahte fetvaların, mîrimiran (159) ünvanı ile mükâfatlandırılan Anzavurlarla, vatanın bağımsızlığı ve savunması aleyhine, etrafa gönderdiği maddî ve manevî zehir ve fesat kuvvetlerine karşı, Anadolu aylarca çarpışmaya mecbur oldu. Onlar, düşmanlar hesabına cephelerimizi kaç defa arkadan vurdular.


Müslümanlığın ilk asrından beri şeref ve hak din adına cihat eden milletimiz, tarihimizin ilk günlerinden beri, devlet ve memleket ne zaman tehlikeye düşmüşse, kanını bol bol akıtmaktan geri durmayan milletimiz, bu defa muazzam vatandan arta kalan son parçada, son kaleye çekilmiş, en son savunmasını yaparken, hükûmet adını alan hey’etler, düşmanlar hesabına, düşman safları arasında kendi milletleri aleyhine çalışıyorlardı.


Bizans’ın son günlerinde, Fatih’in teslim davetine karşı «Allah’ın bana bir emaneti olan bu memleketi, ancak Allah’a teslim ederim» diye son Bizans İmparatoru’nun tahtına varis bir hanedandan gelen bugünkü halife ve sultanın hükûmeti, esir olmamak isteyen milleti, kendi eliyle bağlayarak düşmanlara teslim etmeye çalışıyordu. Bu birinci safha, o hükûmetlerin ve onlarla birlikte olanların bozguna uğramasıyla son buldu. İkinci türlü hükûmet, Tevfik Paşa’nın başkanlık ettikleri hey’ettir.


Bunlar, gaye bakımından Anadolu savunmasına taraftar olduklarını söylemekle birlikte, icraat bakımından, memleketin samimî olarak elde etmek istediği barışa asla affedilmeyecek bir gaflet ve inatla engel olmakta devam ediyor. Saltanat şûrâsında İtilâf Devletleri’nin uzattığı esaret belgesini ayağa kalkarak ve saygı göstererek kabul ve imza eden devlet adamları ve Âyân üyeleri, bütün memlekette hiçbir hak ve yetkiyi temsil etmeyen geçersiz bir kuvvet durumundadır.


Anadolu ve İstanbul, istiklâl ile esaretin, hürriyet ile mahkûmiyetin birbirine zıt ve ters düştüğü iki ayrı parça halinde kalmıştır.


Biz, memleketin esir edilmiş, iradesini kaybetmiş parçasını, hür ve müstakil olan kısma katmak istiyoruz. İstanbul’un devlet adamları, bütünü oluşturan ve bütün bir düşmanlık dünyasına karşı kendini şeref ve metanetle savunan hür kısmı, esir ve mahkûm durumdaki küçük parçaya bağlamak ve katmak istiyorlar.


Bütün Anadolu’yu, hürriyet ve istiklâline âşık bütün memleket çocuklarını ve bugünkü zulüm görmüş İslâm dünyasının ruhunu temsil eden Büyük Millet Meclisi, İstanbul’un hasta ve hürriyetten yoksun bir hey’etine boyun eğmeyi, hiçbir zaman kabul edemez.


Meclis’imiz tarafından kabul ve ilân edilen ve bütün memlekette uyulan Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’muz gereğince, hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Milletin yasama ve yürütme gücü ise, onun gerçek ve tek mümessili olan Büyük Millet Meclisi’nde toplanır.


Bu temel ilkeler karşısında delegelerimizin İstanbul’a giderek oradan seçilecek bir hey’ete katılmasına ve oranın vereceği bir yetki belgesi ile dünyaya karşı millî davamızı savunmayı üzerine almasına imkân yoktur.


Eğer isterseniz fiili ve haklı olarak mutlak bağımsızlığı bulunan, bütün idarî teşkilâtı ile memleketi yöneten, ordularıyla doğuda ve batıda düşmanları ezerek memlekete barışın yollarını açan Meclis’imizin delegeler hey’etini, memleketi temsil edebilecek tek hey’et olarak tanırsınız. Yoksa, biz kendi hey’etimizi kendimiz göndermek kararını zaten almış bulunuyoruz.

Bizce istenilen ve gerekli görülen, bu kararımıza verilecek cevabın, birtakım sözler değil, fiilî davranışlar olmasıdır.


Enver Paşa ve arkadaşlarının 1921 yılı ilkbaharından itibaren Anadolu Hareketi’nin başına geçme çabaları karşısında Ankara Hükümeti, köklü önlemler alma yoluna gitti. Aynı yıl peykçiliğe yol açabileceği düşünülen akımlara karşı mücadele başlatıldı. Bu bağlamda Rusya’dan beslenen sol hareketlerin ve ittihatçıların kontrol altına alınması amacına yönelik politikalar uygulamaya konuldu. Osmanlı Devleti’nin yarı bağımlı döneminde yetişen Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, tam bağımsızlık yolunda yakaladıkları bu fırsatın, memleketi bu sefer de Rusya’nın güdümüne sokacaklarına inandıkları bu kişiler tarafından kullanılamaz duruma getirilmesine izin vermemekte kararlıydılar. Bu konuda alınan ilk etkili önlem Enver ve Halil Paşalarla arkadaşlarının memlekete girmelerine izin verilmemesi hakkında 12 Şubat 1921 tarihli Vekiller Heyeti’nin aldığı karar oldu. Söz konusu kakar bu kişilerin yoğun bir şekilde faaliyet gösterdikleri bölgenin en etkin makamı olan Doğu Cephesi Komutanlığı’na bildirildi.


Ancak bu emre rağmen Halil Paşa 22 Mart 1921’de Trabzon’a çıkmayı başarmıştı. Bu çıkış, Tuapse Şehbenderi’nin Halil Paşa’nın bir motorla Trabzon’a hareket ettiğine dair 22 Mart 1921 tarihinde 03.30’da alınan şifresine rağmen gerçekleşmişti. İleride bundan dolayı Genel Kurmay Başkanı, Doğu Cephesi Komutanı’nı verilen emre uygulamada gevşeklik gösterdiği için suçlayacaktı. İşte bu istenmeyen duruma da son vermek gerekmekteydi. Halil Paşa’nın memlekete kabul edilmeyerek ilk araç ile Tuapse’ye geri gönderilmesi ya da İtalya vapuruyla İtalya’ya gönderilmesi kararı alınarak soruna çözüm bulundu. 23 Mart 1921’de Genel Kurmay Başkanı Doğu Cephesi Komutanı’na ve 3. Tümen Komutanı’na Halil Paşa’nın sınır dışı edilmesi emrini verdi.


Durumdan son derece sıkıntı duyan Halil Paşa, Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir Paşalara hitap ettiği mektubunda Trabzon’da kalmasına izin verilmesini istemekte ve “…sine-i vatanın bir bucağından, bir vatan ve millet haini imiş gibi Ankara Büyük Millet Meclisine bağlı Trabzon’dan Kafkas Fırkası Kumandanı tarafından kovulacağımı düşünememiştim….” Dedikten sonra eğer kalmasına izin verilmeyecekse karısı ve küçük oğlunun gelmesine kadar ikametine müsaade edilmesini istedi. 3. Fırka Komutanı Nuri, 15 Nisan 1921’de Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği şifreli telgrafta Halil Paşa’nın ailesinin henüz gelmediğini, geldikleri günden itibaren ailesi ile birlikte 2 ay Trabzon’da kalmak istediğini bildirdi. İzin verilmesi halinde kimseyle görüşmesine müsaade edilmeyeceğini; geri gönderilmesinin, İttihatçılar tarafından yürütülen Türkiye Büyük Millet Meclisi aleyhindeki faaliyetleri kamçılayacağı endişesini de dile getirdi.


Bu düşünce, daha önce de bahsi geçtiği üzere Kazım Karabekir’in baştan beri savunduğu görüştü. Karabekir, İttihatçıların memleketten çıkartılmasını uygun görmemekteydi. Münasip birer görev verilerek kontrol altında tutulmalarını savunmaktaydı. O, bu konuda şöyle demekteydi: “ Batum Baş Şehbenderi Aziz Sami Bey’in 13 Ağustos 1921’de verdiği bilgiden Halil Paşa’nın uğradığı muhalefetin kiniyle küçük rütbeli memurlardan taraftar toplayabileceği anlaşılmaktadır. Zaman geçtikçe faaliyetini genişletip Rusları elinde çalışan Türk komünistlerini de yanına çekebilir. Buna meydan vermemek için Halil Paşa ve arkadaşlarının birer gerekçe ile memlekete çağrılması, uygun görevler verilerek elde bulundurulmalarını kaçınılmaz görüyorum. Siyasetle uğraşmamaları koşuluyla memlekette oturmalarına izin verilmelidir. Bu kişiler konuşularak ikna edilebilirler… Halil Paşa’nın dahile alınmasıyla Enver Paşa’nın faaliyetlerine de sekte vurulmuş olacaktır.” Bu konuda Karabekir ile Ankara arasında görüş ayrılığı olduğunu görüyoruz. Sonuçta Ankara’nın politikası uygulamaya konuldu. Halil Paşa ailesi ile birlikte 28 Nisan 1921’de Trabzon’dan Rusya’ya giden Rusumat Vapuru ile Tuapse’ye gitmek üzere yola çıkartıldı.


MİLLİ MÜCADELE YILLARINDA ANKARA-MOSKOVA İLİŞKİLERİ / Prof. Dr. SAİME YÜCEER / 189-190-191


Türkiye Gazeteciler Sendikası İstanbul Şubesinin Atatürk’ün 100. Doğum yılı nedeniyle 1981 de seminerde Toktamış Ateş konuşuyor.


12 Şubat 1921’de Vahdet-i Milliye başlığı altında şöyle bir yazı var:


“ Mesela biz Ankara yararının mukedderat-ı devlet ve milleti ellerine almalarına, memlekette diledikleri gibi ferman ferma olmalarına ses çıkarmasak ve Vahdet-i milliye endişesine hürmeten bütün yaptıklarını hoş görsek ne olur? Kıyamet mi kopar? Evet kıyamet kopar. Yani memleket bir derece daha batar”


Sayın konuklar, başka örneklerim de var. Belki ikinci tur olursa vereceğim.


Açıkça görüldüğü gibi, İstanbul basınının bir kısmı mütareke döneminde Anadolu’ya karşı tarafsız kalabilmek bir yana Anadolu’yu boğmak için Venizelos’un, İngilizlerin gölgesine sığınmıştır. Ve elbette Mustafa Kemal, Kurtuluş Mücadelesi başarılıp, Cumhuriyet idaresi ilan edildikten sonra senelerce İstanbul’a gelmemiştir. Bunun bir nedeni vardır. Ve ondan sonra İstanbul basınıyla Ankara arasında büyük bir hesaplaşma olmuştur. Bunu da yadsıyamayız. Bundan aslında ikinci turda bahsedeceğim. Fakat şunu burada anımsamak, vurgulamak, saptamak istiyorum: Hiçbir toplumsal düşmanlık ortadan kalkmaz. Bu nesillerden nesillere tevasür eder. Mustafa Kemal’in yaşadığı dönemde de vardı bu, O’nun ödünsüz politikası karşısında susmuş olarak vardı. 1950 sonrasında yeniden ortaya çıktı. 60 sonrasında da vardı, 70 sonrasında da vardı. Toplumumuzda her zaman Atatürkçüler vardı ve Atatürk’ün düşmanları vardı. Fakat son günlerde şöyle bir ağızdan, bir ses halinde herkesin Atatürkçü kelimesi bizi aldatmamalıdır. Aslında Atatürkçülüğün ne olduğu konusunda düşünmek ve Milli Mücadele sırasında görülen ve günümüze kadar gelen ayrılığı göz önünden uzak tutmamak lazımdır. Ben burada bunu söyledikten sonra iki satırla Atatürkçülüğü de özetlemek istiyorum.

Atatürkçülük en kısa tanımıyla toplum çıkarlarını, kamu çıkarlarını, bireysel çıkarların, kişi çıkarlarının üzerinde görmektir. Eğer kişi bireysel çıkarlarını toplumsal çıkarları üzerinde görüyorsa, ya da toplumsal çıkarı bireysel çıkarların sadece toplamı olarak görüyorsa Atatürkçü olamaz. Ve Atatürkçülüğün ikinci bir kısa tanımı : Atatürkçü olmak ulusal tam bağımsızlığa inanmak demektir. Bunun dışında bir Atatürkçülük olmadığını düşünüyorum. Teşekkür ederim.


ATATÜRK VE BASIN / TÜRKİYE GAZETECİLER SENDİKASI İSTANBUL ŞUBESİ /40-41

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG