12 Aralık 1920

Güney Cephesi Komutanı Albay Rafet Bey'in emrindeki süvariler, Demirci Mehmet Efe'nin Keçiborlu İğdecik köyündeki karargahını kuşattı. 15'te Refet Bey bu kuşatmadan Efe'yi haberdar edecek ve ertesi sabah onun kaçışını sağlayacaktır.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Çerkez Ethem-Hükümet çekişmesi devam ediyor. Mustafa Kemal, Ethem'in İsmet Bey'den şikayet eden g tarihli telgrafına yumuşak bir cevap vererek onu yatıştırmaya çalıştı. Çerkez Ethem, Yörük Ali'ye gönderdiği telgrafta, Ankara Hükümeti'ni birkaç ihtiraslı kişinin aleti olmakla suçladı, bu hükümete karşı birbirine sarılmaları gerektiğini bildirdi. Ağabeyisi Reşit Bey Ankara'dan Kütahya'da bulunan Ethem'le telgraf başında görüştü. Meclis'in orduyu değil, Kuvayı Seyyare'yi tercih edeceğini ileri sürdü, düşmana karşı savunma yapmamasını, bu işi "kahraman birliklere" bırakmasını istedi. Ethem de Refet Bey'in cepheden alınmasını istedi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Ankara'da bir grup milletvekili Mustafa Kemal'i evinde ziyaret ederek Ethem'le anlaşmazlığın sebepleri konusunda bilgi aldı. Mebuslar, Kuvayı Seyyare'nin kaldırılmamasını, kaldırılacaksa Meclis'ten karar alınmasını istediler. Mustafa Kemal, Kuvayı Seyyare komutanının emirlere uymalarından başkabir çözüm kabul etmeyeceğini bildirdi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)



Fransızlar çember içinde tuttukları Antep'i kış tamamen bastırmadan teslim almak istiyorlar. Türk mahalleleri şiddetli bir top ateşine tutuldu. "Türklerin maneviyatı sağlamdı. Savunanlar ölünceye kadar dayanacaklarına yemin dahi etmişlerdi"


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)



Paris Büyükelçisi Hardinge, Dışişleri Bakanı Curzon'a Fransızların Ankara'ya karşı tutumlarını rapor etti: "Fransız Parlamentosu, Sevr'i olduğu gibi onaylamak istemiyor. Bolşevik tehlikesine karşı hükümet Mustafa Kemal'le İzmir konusunda anlaşmaya varmak istiyor. İzmir'i Türklere bırakmak istiyor". Bir Fransız gazetesi olan Grand Cocho du Nord şöyle yazıyor: Dokuma sanayiinin geleceği Doğu'dadır. Dış pazarlar sorununu yeniden ele almalıyız. Yakında İstanbul tekrar bize başvuracak. Artık 101 palto değil yüzbinlerce takım elbise ısmarlanacak


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Erzurumlu Nafiz Bey'in İtalyanlardan kullanılmış olarak satın alıp orduya armağan ettiği uçak, İnebolu'dan Ankara'ya uçmakta iken Devrekani üzerinde arıza yaptı ve kırıldı. Uçak, 2 ay sonra getirilecek yedek parça ile karadan Polatlı'ya götürülecek, onun uçmasından önce Nafiz Bey, ikinci bir uçak armağan edecektir.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Bilmem neden, kitaplarda okuduğum ve hayalimde tasarladığım İspanya ile, kendi gözlerimle gördüğüm ve kendi kulaklarımla dinlediğim Anadolu arasında daima bir ilgi bulurum. Halbuki, bu iki memleketin tarihi ve corafi mukedderat bakımından birbirine benzemesi şöyle dursun, hatta birbirinin zıddı olduğuna hiç şüphe yoktur.


Anadolu ne büyük ve muhteşem bir imparatorluğun leşi ne de Engizisyon ateşlerinin bıraktığı kıvılcımlarla dolu bir kül yığınıdır. İspanya ile Anadolu’yu sembolik birer resimle tarif etmek lazım gelse biri azgın bir böğa, öbürü durgun bir İsfenks (sfenks) sembolü ile gösterilebilir. Boğa coşkun , hırslı, zorba bir hayvandır. Eşek ise uslu halim ve kanaatkar bir mahluktur. Bu iki memleketin renk bakımından da bir ilgileri yoktur. İspanya denince hatıra kırmızı bir şey gelir; halbuki Anadolu’nun rengi bozdur. O halde nedir, bendeki bu fikri hadise ki, bana İspanya’nın bahsi geçerken Anadolu’yu, Anadolu’yu dolaşırken İspanya’yı hatırlatıyor? O kadar ki ekseriya, sid gibi Donjoze’yi de bir Anadolulu kahraman zannediyorum ve bugün Anadolu’ya dair Barres tarzında bir kitap yazacak olsam başlık yerine Kan. Şehvet ve Ölüm kelimelerinden daha uygun bir şey bulamayacağımı hissediyorum. Gerçi içimizden pek çokları “kan” da vahşeti, “şehvet” te frengiyi ve “ölüm” de sefaleti bulacaklardır, zira bunlar Anadolu’ya bir Barres gözü ile değil bir siyasi, bir hekim ve bir ekonomi uzmanı gözleriyle bakan kimselerdir. Lakin Anadolu’nun siyasi, sıhhi ve iktisadi kabuğu altında bir ruhun gizlendiğini sezenler mutlaka bu ruhu kabuktan daha ziyade dikkate değer bulurlar. Bu ruh, o donuk ve boz renkli kabuk içinde bir kor gibi asırlardan beri için için yanıyor.


Bu esrarengiz ülkenin tarihiyle uğraşanlar diyorlar ki: “ Anadolu oldum olası bir şakavet (haydutluk, eşkiyalık) ve anarşi ocağıdır” Acaba niçin böyledir? Bu soruya herkes bir türlü cevap verebilir. Fakat bütün verilen cevapların özeti mutlaka kötü idarenin kötülüğü üstünde toplanır. Böyle yapılsaydı şöyle olmazdı, şöyle olsaydı böyle yapılmazdı denir. Bütün bunlar üstünkörü hükümlerdir. Anadolu’nun göğsüne kulağını koyanlar onun uzun uzadıya, derinden derine dinlemelidirler. Bu göğsün çıkardığı sesler bir türlü değildir. Bu sesler arasında bir veremli hırıltısı veya bir sıtmalı iniltisi vardır; lakin volkan deliği henüz açılmamış bir dağın içinden duyulan boğuk gürültüler de mutlaka bu hırıltılar bu iniltiler gibidir.


Yüzyıllardan beri sürdüğü söylenen o anarşinin, o dağa çıkışların, o çekişmelerin ve çarpışmaların, o komalı sükun ve sükutların, derken o çılgınca bağrışların manasını, bu kapalı volkandan başka bir yerde aramayınız.


Anadolu’da tıpkı eski İspanya’da gibi, sevgiyle karasevda, kahramanlık ile şekavet, imanla şüphe, ibadetle cezbe birbirinden ayrılmamıştır. Mutsuz aşıkların tımarhane ile tekkelere sığdığı ülke, bu örtülü coşkunluk diyarıdır.


Çocukluğumda ekseriya Manisa’nın tımarhanesindeki delileri seyretmeye giderdim. Zira oranın seyran yerlerinden biri de tımarhanedir. Yanımdakilere her hasta için “ Bu neden deli olmuş?” diye sormak adetimdi. Şimdi hatırlıyorum ki bana ekseriya “ gönülden” diye cevap verirlerdi. Bazıları için “karasevdaya tutulmuş” derlerdi. Sonra da gördüm, öğrendim, Anadolu’da hemen her aşk ya cinnet, ya cinayetle sonuçlanır. Kaç tane kız tanırım ki. İspanyalı Sainte Terese gibi sonsuz bir aşk içine dalmıştılar, kimi sevdikleri belli değildi, lakin gözlerinin etrafı günden güne kararıyordu, benizleri günden güne soluyordu ve geceleri yüz yastıkları gözyaşlarından sırılsıklam oluyordu. İhtiyarlar böyle genç kızlara büyüyü tutulmuş gibi bakarlar ve okuturlar. Boyunlarına muskalar asarlar. Lakin bu kızlar sonuna kadar o meçhul sevgiliyi sevmekte devam ederler. Bunlar ruhi coşkunlukları Sainte Catherineler veya Jeanne d’Arclar gibi bir şekil bulmamış erenlerden başka nedirler?


Çocukluğumda bir delikanlı tanıdım ki, sevgilisini çok sevdiği için öldürdü idi. Aşk yolunda bu kadar ileriye gidebilmek için ne kadar taşkın bir ruha malik olmak lazımdır. <gene çocukluğumda bir eşkıya tanıdım ki, bir şairden başka bir şey değildi. Parmakları silahının tetiğinden ziyade curanın tellerinde dolaşırdı ve içip sarhoş olduğu vakit ya at üstünde koşturmayı veya raks etmeyi severdi. Yüzüne dikkatle bakıldığı zaman ise bir kız gibi utangaç, kızarırdı Sonradan çok defalar böyle bir adamın neden eşkıya olduğunu düşünürdüm. Zira parayı da sevmezdi, bütün aldıklarını arkadaşlarına dağıtırdı. Hiç şüphesiz bu adam coşkunluğunun kurbanı idi ve destani bir gönlün esiri olmaktan başka bir suçu yoktu.


Anadolu’da tekkeler, eski İspanya’nın manastırları gibi sapık ibadetcilerle doludur ve Saint François tipi, Anadolululara pek yakın bir tiptir. Bu yüzden orada bütün dilenciler ve bütün serseriler ya hızır ya evliya zannolunur. Anadolu halkının mefkurevi olan tabiatı, hayatın en adi bir olayının da onun ruhunda, derhal destani veya mistik bir mahiyet almasına sebebiyet verir. İçlilik ve taşkınlık kabiliyetleri o derece derin ve harikulade olan bu halka uyuşuk ve iptidai diyenler ne kadar yanılıyorlar! Bunlar yalnız Anadolu’nun dışını görenler ve ruhuna nüfuz edemeyenlerdir. Beyaz Kafkas Tepelerinden yeşil Toros Dağlarına kadar uzayan o viraneler, o bataklıklar o tezek yığınları altında asil bir sıtmanın ateşi yanmaktadır. Zaten dikkat edilecek olursa bu mübarek memleketin toprağı dünyanın ne kadar sıkıntısı varsa çekmiş, ne kadar zevki varsa sürmüş, en müstesna, en tehlikeli, en yüksek ve en ince ruh hallerinden geçmiş bir adamın yüzü gibi buruşuklar, çizgiler içinde harap. Yorgun ve solgun görünür. Anadolu bazılarının sandığı gibi hastalıklı bir durgunluğun esiri değil, aşırı, derin bir hassasiyetin mahkumudur. Oradaki insanların hayatı bütün o basit, iptidai görünüşlerin arkasında, bizim şimdiki sanayi dünyasının, şimdi ki teknik medeniyetinin buharı ile dumanlanmış gözlerimizin kavrayamayacağı kadar geniş ve “ batıni” (gizli) bir alemin sırlarını saklıyor.


ERGENEKON MİLLİ MÜCADELE YAZILARI / YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU / 28-29-30-31

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG