12 Kasım 1920

Ermeniler lğdır'ı boşaltarak Aras kuzeyine çekildiler. Doğu Cephesi Ordusu Arpaçay'ın doğusuna geçti. Ermeniler ateşkes şartlarını 17'de kabul edeceklerdir.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Paris Elçisi Hardinge'den Curzon'a: Mustafa Kemal ile Bolşevikler anlaşma yapıyorlar. Müttefikler acele olarak Mustafa Kemal'e Sevr Anlaşması'nda bazı değişiklikler önermelidir.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Geçenlerde Akşam refikimiz. “Günün fıkrası” başlıklı bir bendinde İstanbul’daki hayatımızın ne hazin, ne acıklı bir noktasına dokunmuştu. Bu bendi yazan içli ve derin muhabire göre Türk, İstanbul’da kendini yavaş yavaş yabancı hissetmektedir. Gerçi payitahtın Galata, Beyoğlu, Pangaltı, Büyükadavs gibi bazı semtleri var ki, oralarda kendimizi, beş yüz yıldan beri hüküm sürdüğümüz, beş yüz yıldan beri her tarafına kök saldığımız, her köşesine bir kahramanın cesedini yatırdığımız ve yedi tepesinin her birine dünyanın en ilahi en muhteşem mabetlerinden bire taç giydirdiğimiz bu büyük şehirden yüzlerce fersah uzakta(kendimizi) bir Yunan beldesinde(sansür) bir İtalyan limanında veyahut yedi milletin biriktiği sıkıntılı bir kervansarayda zannederiz.


İstanbul’un bu semtleri hele Mutareke’den sonra artık büsbütün bizimle ilgisini kesmiştir. Sakin ve mütevazı İstanbul’un karşısında çirkin, farfara ve gürültücü Beyoğlu eski türedi birçok milletlerin bayraklarıyla donanıyor ve geceleri Türk’ün havsalasına sığmayacak birtakım dans havalarında nesli belli bir çingene kadını gibi teller, pullar, zillerle raks ediyor.


İstanbul bir hayalet gibi karanlıklara dalarken o etinin, kemiklerinin ve bütün yutucu iştahasının (iştahının) parıltısı ile neşe içinde yanıyor. Sıra sıra mağazalarının hiçbirinin üstünde Türkçe yazılı tek bir kelimeye tesadüf edemezsiniz. Polis karakollarımızdan başka hiçbir binanın kapısında ay yıldızlı bayrağın dalgalandığını göremezsiniz. Son günlerde bazı tramvayların semti gösteren levhaları mavi ile beyaza boyandı.


Doğru yolun Tünel’deb itibaren, sağlı sollu herhangi bir dükkanına girecek olursanız işiteceğiniz ilk söz ya Rumca ya Fransızca’dır. Geçen gün şekerci Löbon’un karşısındaki “Kolaro” mağazasına gitmiştim. Mağaza hizmetkarları pekala Türkçe anlamakla beraber bana mütemadiyen Fransızca cevap veriyordu. Hem da- ne Fransızca yarabbim-Rum Fransızcası… O ve ben inadımızdan karşı karşıya tir tir titriyorduk zannederim. Ben sonuna kadar Türkçe söylemekte. O sonuna kadar Fransızca cevap vermekte devam ettik.


İki dille bu acayip konuşma tarzı nihayet o kadar tuhafıma gitti ki kendi kendime gülmeye başladım. Esasen Beyoğlu’na mecburiyet düşüp de çıktığım zamanlar gülmekle ağlamak arasında asabi bir ruh haline düşerim. İçime bazen derin bir gurbet çöktüğü de olur. Bazen hiç bilmediğim bir şehre henüz çıkmışım gibi şaşırır kalırım. Bir zamanlar – ilk gençlik yıllarımda – bu soğuk kasvetli Kervansaray’a eğlenmek için nasıl gittiğimize hayret ediyorum. Gerçi orası bundan beş-on yıl önce bugüne kadar alacalı ve yabancı değildi, asıl şimdiki Türk gençlerinedir ki o yerin havası ile nasıl bağdaştıklarını sormalıdır. Mutlaka son nesil sinir itibariyle bizden daha dayanıklı ve daha kuvvetli olsa gerek.


Geçen akşam Galata’da - Kulenin civarında – oturan bir dostuma misafir olmuştum. Bütün gece dışarıdan gelen yabancı sesler ortasında, pencerelerden gördüğüm yabancı yabancı manzaralar karşısında, kendimi, ya Marsilya’nın ya Napoli’nin veya Pire’nin işlek bşr sokağında bir otele henüz inmiş sanıyordum. Karşı tarafın ışıklarına baktıkça bir türlü İstanbul’un bu kadar yakınında olduğuma ihtimal vermiyordum. O kadar ki sabah olup da kulağıma aşağıdaki sokaktan birden bire bir ses “ Salebim kaynıyor” sesi aksediverince sanki bulutlardan düşüyor gibi sersemleştim. İşittiğim sesin bir Türk sesi olduğuna bir türlü ihtimal veremedim.


- Salebim kaynıyor!


Hiçbir ses hiçbir söz bana ne kadar zamandan beri bu derece tatlı gelmemişti. Uzun bir gurbetten sonra bir gemi içinde yavaş yavaş kendi vatanının toprağına yaklaşan ve bu toprağın kokularını duyan bir zavallı gibiydim. Yatağımın içinde doğruldum, dinledim; şimdi başka sesler Galata’nın çeşitli köşelerinden, sabahın sessizliğini hafif hafif yırtıyorlardı.


- Süt kaymak!... sıcak simidim.!


O dakika hiçbir şiir, hiçbir şarkı, hiçbir müzik parçası benim için bu adi satıcı sesinden daha belagatli, daha tesirli değildi. Manyetizma olmuş bir adam gibi yavaş yavaş yatağımdan çıktım ve sokağa bakan pencereye yaklaştım. Bu yüksek yerden, bütün Galata sakil, galiz ve kirli bütün o yamru-yumru Galata görünüyor.. Evet bu şehre bir Türk şehri denilemezdi. Fakat hala durmayan bu Türkçe seslerin burada ne işi var? Nereden geliyor? Kimlere söylüyor? Böyle düşünerek gözlerimi sağa sola çeviriyordum. Bir de ne göreyim: Bulunduğum evin ta önünde küçük bir cami duruyor; beyaz minaresi, suyu çekilmiş sebili ve yanı başında kafesli harap bir Türk evi ile eski bir cami… Başımı çevirince ötede bir cami daha gördüm. Galata’nın pis ve mekruh sokaklarının bir köşesine sinmiş ve küçücük, üslupsuz, zarafetsiz, kasabada mabetler bana karşıkilerden, yedi tepelerin üzerindekilerden daha muhteşem daha güzel göründü. Bu camilere kim bilir ne zamandan beri hiçbir Müslüman ayağı basmıyor; Sokak sokak dolaşan salepçi, sütçü, şu simitçi belki Lehli fahişelerle Yunanlı tayfaların parasıyla geçiniyor. Fakat asırlardan beri adım adım, sinsi sinsi zorlu bir istilaya karşı bu sessiz minareler, bu kapalı camiler, bu kurumuş çeşmeler ve bu satıcı sesleri bana müdafaasız ve avare Türk’ün son koruyucuları gibi göründü. Acaba bizim gördüğümüz facialar bir şeyin sathı mıdır? Acaba bütün bu bulanan suyun dalgaları altında gene bizim manevi hazinelerimiz mi saklı duruyor?


ERGENEKON MİLLİ MÜCADELE YAZILARI / YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU / Syf 24

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG