12 Temmuz 1920 Pazartesi

İznik, Yunanlılar ve İngilizler tarafından işgal edildi. Kasaba 19 Mayıs 1919'da İngilizler tarafından işgal edilmiş ve 17 Haziran 1920'de kurtarılmıştı. Gölcük İngilizler tarafından işgal edildi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 122)


Meclis'te milli savunmanın güçlendirilmesi görüşülürken bazı mebuslar, Rusya'dan bir an önce Yeşilordu'nun çağrılmasını, hükümetin halkçı olmasını, erlere iyi davranılmasını istediler, subaylardan birlikler kurulması önerildi. Mustafa Kemal, ordu teşkilatının pek mükemmel olduğunu, gerilla birliklerinin kurulacağını, halkçı olacaklarını ve yönetimi halka vereceklerini söyledi. Saruhan Mebusu Celal Bey, düşmanın Bursa'ya girmesinden halkın değil, Bursa burjuvazinin sorumlu olduğunu söyledi. Bazı mebuslar, subayların görevlerini yapmadıklarını ileri sürerek cezalandırılmalarını istediler. Genelkurmay Başkanı İsmet Bey, subayları savunarak, bunların görevlerini yaptığını belirtti ve subaylar hakkında ulu orta konuşulmamasını istedi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 122)


Cepheye gitmek için çağrılan ve 9'da Yozgat'tan ayrılan Çerkez Ethem lehine Ankara'da şenlikler yapıldı. 19'da Eskişehir'e hareket eden Ethem, 25'te Kuvayı Tedibiye, daha sonra Kütahya Mıntıka Komutanlığı'na atanacaktır.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 122)


Meclis'te, milli mücadelede ölenlerin ailelerine, bir üst dereceden maaş bağlanması kabul edildi.


Hakimiyeti Milliye: Bir hamle, bir ayaklanma: Dünya bizim lehimize dönüyor. Doğu ve Batı mazlumlar için çalışıyor. İstanbul'da hainler, tiril tiril titreşiyorlar. Din kardeşlerimiz, silaha sarılmış bulunuyorlar. Bir Yunan ordusuna karşı mı geleceği kaybedeceğiz? Bir hamle, bir ayaklanma lazım.


Hintli delegelerin Paris'te konuşması: Dünyayı Ruslar ve Türkler kurtaracak.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 122)


San Remo Konferansı kararları konusunda Doğu ülkelerinde, özellikle de Sovyet Rusya’da b konuda ne tür bir tepki gösterilmiş olduğuna değinelim. Mustafa Kemal’in 26 Nisan 1920’de Lenin’e yazmış olduğu dostluk ve işbirliği öneren mektubuna 2 Haziran 1920 tarihini taşıyan Çiçerin imzalı mektup yanıt olarak gönderilmişti. Bu mektup 20 Haziran’da Ankara’ya gelmiş bulunuyordu. Basına ise temmuz başında yansımış olan mektup 5 Temmuz’da Albayrak, 12 Temmuz’da Açıksöz ve 8 Temmuz’da da Hakimiyet-i Milliye gazetelerinde yayınlanmıştı. Mustafa Kemal’e hitaben yazılan yanıtta şu esaslara dayanan bir Türk Sovyet işbirliğinin gerçekleştirileceği belirtiliyordu: (özetle) Mektubun başında Mustafa Kemal’in her iki ulusun yabancı emperyalizmine karşı birlikte savaşını vermeden yana olduğunun belirtildiği ve Sovyet Rusya ile düzenli ilişkiler kurmak isteminde bulunulduğunun anlaşıldığı, mektubun alındığından dolayı memnunluk duyulduğu bildiriliyordu. Daha sonra mektubun anlamına uygun Sovyet Rusya’nın aşağıdaki kararları benimsediği açıklanıyordu:


1-Türkiye’nin bağımsızlığının ilanı

2-Türk halkının oturduğu topraklar Türk Devleti’nindir.

3-Arabistan ve Suriye’nin bağımsız bir devlet olarak ilanı

4-Ulusların kendi geleceklerinin saptanması kendilerine bırakılmalıdır.

5-Türkiye’deki azınlıklara, Avrupa’da en serbest devletlerdeki azınlıklara tanınan bütün haklar tanınmalıdır.

6-Boğazlar sorunu, Karadeniz’e kıyıları olan hükumetlerin katılacağı bir konferansa bırakılmalıdır.

7-Kapitülasyonların ve yabancı devletlerin ekonomik ayrıcalıklarının kaldırılması

8-Her çeşit yabancı etkinlik bölgelerinin kaldırılması


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı’nda Türk Basını / Dr. İzzet Öztoprak / Syf 189)


Metin Aydoğan Ülküye Adanmış Bir Yaşam kitabında anlatıyor:


Mustafa Kemal, Milli Mücadeleyi başarıya ulaştırmak için düzenli ordunun bir an önce kurularak cephe savaşına geçilmesi gerektiğini biliyordu. Kuvayı Milliye birimleri, gönderilen subaylar aracılığıyla denetim altına alındı ve merkeze bağlanarak bütünlüğü olan ulusal bir örgüt haline getirildi. Erzurum Kongresi’nden Meclis’in açılışına dek ve açılıştan sonra silahlı birimlerin başına buyruk davranmalarını önlemeye çalıştı. Sivas’ta gerilla mücadelesi yürütecek Milli Kuvvetler’in, kuruluş, çalışma ve merkezle ilişkilerini düzenleyen yarı gizli bir tüzük hazırladı ve Kongre’ye onaylattı. Tüzükte ‘İstiklalin korunması için kurulmuş olan Milli Kuvvetler’in her türlü mücadele ve tecavüzden masun olduğu, milli örgütle ordu arasındaki iş birliğini Heyeti Temsiliye’nin kuracağı söyleniyor ve milli müfrezeler, Askere Alma Dairesi’nin subayları ve mıntıka komutanlarının yardımıyla, MHC’nin yönetim kurulları ve merkez heyetleri tarafından kurulur.’ deniyordu.


Tüzüğün 5 ve 6. Maddeleri şöyleydi: ‘Milli müfrezeler sabit ve gezici olmak üzere iki türlüdür. Ordunun harekatını kolaylaştırmak amacıyla geçici müfrezeler kurulur. Eşkıya saldırılarından ve İslam olmayan unsurların ihtilal ve saldırılarından kasaba ve köyleri korumak için mahalle, köy ve mıntıkalarında sabit müfrezeler meydana getirilir. Gezici müfrezeler, silah altında olanların dışında, bütün milletin eli silah tutan gençlerinden kurulur. Bir tehlike anında, yapılacak davet üzerine, orduda savaşacak olanlar orduya katılır. Kalan kuvvet, yerel tehlikelere karşı durur, bunlara gerektiğinde makineli tüpek ve top dahi verilir. Komutanları disiplin kurabilen yetenekli müfrezeler, haydut kuvveti olmayıp vatanının ve milletin selametine kendini adamış, azla yetinen dirençli kimselerden kurulmalıdır. Müfrezelerin teşkili, emir ve kumandası aynı askeri manga, takım ve bölük gibidir. Ödüllendirilmeler ve cezalandırılmalar tıpkı askerlikle olduğu gibi olur.’


12 Temmuz 20’de Meclis’te yapılan gizli görüşmede, önergeleri ele alan bir konuşma yaptı. Bu konuşmada ulusal ordunun güçlendirilmesi, gerilla savaşı, çetecilikte subayların kullanımı gibi konularda düşüncelerini açıkladı. Ordu örgütlerinin bir an önce tamamlanmasını ve gerekirse ‘yalnızca subaylardan oluşan kıtalar’ kurulmasını isteyen önergeye ‘Benim anlayışıma göre Milli Mücadele demek, ordu örgütü demektir. Kesin olarak söylerim ki, ordumuzun örgütleri mükemmeldir ve dünyada bizim ordumuzun örgütünden daha düzenli bir ordu örgütü yoktur. Diyebilirim ki (çağın) en son örgütüdür.’


Aynı konuşmada asker eksiği olan birliklerin ‘Bulgaristan ve Almanya’da yapıldığı gibi’ subaylarla tamamlanmasını önerisine karşı çıkar ve gerilla savaşı konusundaki görüşlerini açıklar. ‘Efendiler küçük müfrezelerin başında subay bulundurmakla oluşturulan örgütlenme, küçük savaş birliği örgütüdür. Hepiniz hatırlarsınız ki, Uygulama Kurulu’nun savaş konusundaki görüşünü burada açıklarken uzun zaman savaşmak ve ulusun savaşçı ruhunu sürekli diri tutabilmek için harbi sagir yapacağız demiştim. (küçük savaş birliği) Bunu söylediğimde kuvvetlerimizin küçük birliklerden oluşacağını hepiniz anlamıştınız. Bu birliklerin başında subaylar bulunacaktır. Bu, Hükumetin Uygulama Kurulu’nun vermiş olduğu bir karar ve kabul etmiş olduğu bir yöntemdir ve uygulanmakta olduğunu sizlere müjdelerim. (Bizdeki) Bu yöntem Almanlar ya da Bulgarlardan alınmamıştır. Gerçi, Bulgarlar çete örgütleri kurmuş ve Balkan Savaşları başından sonuna kadar çete örgütleriyle doludur ama Bulgarlar vatan kurtarmak için böyle teşkilat yapmamıştı. Ancak biz vatanımızı kurtarmak için güçlü olan düşmanı, sürekli umutsuz kılacak bir biçimde ve kendi umutlarımızın sarsılmaz olduğunu göstermek için böyle bir örgüt yaptık. Almanların, Bulgarların örgütlerini bize önermeye gerek yoktur. Subaylardan kıta oluşturmamak, alay ve tabur oluşturmak, (önerisine gelince) efendiler, size güvence veririm; dünyanın hiçbir ulusu bin türlü güçlükle, para ve yıllar harcayarak sıkıntılarla yetiştirdiği subaylarını hiçbir zaman kitleler halinde ateş altına atmaz. Bu hiçbir koşulda doğru olmayan bir şeydir. Bir subay kolay yetişmez. Subaylarımızın değer ve önemini bilelim. Subaylar, milletin ve milletvekillerinin, kendilerinin sevecen ve içten büyükleri olduğunu hissetsinler ki, zaten vatan için adadıkları bedenlerini, daha da çok, seve seve düşman karşısında kullansınlar.’


(Kaynak: Ülküye Adanmış Bir Yaşam 1 / Metin Aydoğan / Syf 273)


Meclis’te işgalin ardından 12 Temmuz’da yapılan görüşmelerde, İzmir Kuzey Cephesi’nde savaşa katılan ve cephenin çökmesi üzerine Bursa’ya sonra da Ankara’ya dönen Manisa Milletvekili Mustafa Necati Bey bu konuda ağır suçlamalarda bulunarak şöyle diyordu:


‘Eğer efendiler, cephedeki birliklerin biraz arkadan yardımcı olsa idi, örneğin Bursa’daki arkadaşlarımız iki ayda topladıkları dört yüz bin liradan bir bölümünü cepheye göndermiş bulunsalardı, Eskişehir’de bugün yurdu kurtarmak için altı bin silah çıkaran Eskişehir ahalisi, bu altı bin silahı doğrudan doğruya Uşak cephesine gönderse idi, bugün cephelerimiz yıkılmazdı. Üzülerek söyleyeyim ki, Kuvayı Milliye kurulları toplanmış, ulustan topladıkları paraları kendi kendileriyle çatışmak için harcamışlar, birbirleriyle uğraşmaktan başka bir görev yapmamışlardır. İşte Bursa’nın bugünkü durumu efendiler!’


(Kaynak: Kurtuluş Savaşa Yıllarında Bursa / Yılmaz Akkılıç / Syf 348)


Günün ikinci birleşiminde söz alan Refik Şevket (İnce) Bey, cephelerdeki bazı komutanlara ağır suçlamalar yönelterek şöyle dedi:


‘Bendeniz var olan üzüntünün gerçek nedenleri arasında gördüğüm iki noktayı sunacağım. Bunlardan birisi, yapılan her işin karşılığında kesinlikle bir sorumluluk olacağı inancını herkesin bilincine yerleştirmek. Büyük savaşlar oldu, memleketler boşaldı. Ancak biz henüz bir şey yapamadık. Aydın Cephesi’nde kendilerine saygı duyduğum Şefik Bey var. Namuslu olan bu komutan, ne yazık ki 1,5 yıldan beri o çevrede gerektiğince bir başarı gösterememiştir. 150 km’yi boş bırakan komutanlardan herhalde bir şey sormak gereklidir. Rica ederim, yenilenler, yengi kazanmışcasına başımızda bulunmasın. Ben isterdim ki Genelkurmay Başkanımız da, Mustafa Kemal Paşa ve Fevzi Paşa hazretleri de birkaç saat için olsun cephelerde bulunsunlar.’


O karalık günlerde, milletvekillerinin cephe ile ilgili yeterli bilgi sahibi olmadan, derin bir moral çöküntüsü içinde sorumlu bulmaya ve bulduklarını cezalandırmaya çalıştıkları anlaşılmaktadır. Örneğin yukarıdaki konuşmada Paşa’ların cepheye gitmeleri dilenmekteydi. Oysa Yüzbaşı Selahattin’in anılarında açıkça belirtildiğine göe, 9 Temmuz’da Bilecik’e varıldığında, Bekir Sami Bey ve karargahını orada Mustafa Kemal ve Ali Fuat Paşa’larla bazı milletvekilleri karşılamıştı.


Mustafa Kemal’e göre Bursa cephesindeki bozgunun sorumlusu, tek başına Albay Bekir Sami Bey olamazdı. Bozgunun çok daha derin ve gerçekçi nedenleri vardı. Nitekim o, daha sonraki günlerde bu kanısını meclis kürsüsünden açıkça belirtecektir.


Meclisin 3.birleşiminde Saruhan Milletvekili Mustafa Necati cephenin nasıl çöktüğüne ilişkin açıklamalarda bulundu:


’50 Yunan süvarisi Kirmastı’yı, Karacabey’i düşürmüştür. Bu, sırf propagandadır. Çünkü düşman daha gelmeden, düşmanın içerideki adamları düşman için hazırlık yapmıştır. Yunanlılar, Ferit Paşa Hükumeti ile gerçekleşen bağlaşma üzerine, düşmanı karşılamak için içeriden hazırlıklarda bulundular ve bugünkü durumu yarattılar. Ne yazık ki biz propagandamızı yapamadık. Cephede bulunan birlikler görevini yapmıştır. Subaylar içinde belki 40’tan çok şehidimiz vardır. Erlerden binden çok şehit ve kayıp bulunmaktadır. Bu nedenle doğrudan doğruya hata, oradaki birliklerde subaylarda ve komutanlarda değildir.’


Görüldüğü gibi Mustafa Necati Bey gibi savaşı bizzat yaşayan bir milletvekili birlik komutanlarına yerli yersiz suçlamalarda bulunulmasına karşı çıkmıştır. Celal Bayar gibi gerek askeri, gerekse politik olgunluğa erişmiş bir başka milletvekili de, felaketin bir karabasan gibi çöktüğü sırada kısır çekişmeleri engellemek için çaba harcamıştır.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşa Yıllarında Bursa / Yılmaz Akkılıç / Syf 406)

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG