13 Aralık 1920

Dün Mustafa Kemal'le görüşen mebuslardan Dr. Adnan, Celal, Kazım Beyler Ethem'e, sorunun çözümleneceğini bildirdiler. Ethem, Mustafa Kemal'e verdiği cevapta, Refet Bey'e güvenmediğini tekrarladı. Ethem'in ağabeyi mebus Reşit Bey, Mustafa Kemal ile görüşerek cephe kumandanlığını kendisinin daha iyi yapabileceğini söyledi. Refet Bey, Kuvayı Seyyare Komutanlığı'ndan Konya'dan rastgele gönüllü toplanmamasını istedi. Konya isyanı üzerine henüz suçlu ile suçsuzun ayrılmamış olmasını gerekçe olarak gösterdi. Ethem, Batı Cephesi Komutanlığı'ndan, telgraflarına müdahale edilmemesini istedi. İsmet Bey yarın vereceği cevapta böyle bir olaydan haberi olmadığını bildirerek kanıtların gönderilmesini isteyecektir. Ethem, ağabeyisi Saruhan Mebusu Reşit Bey'den kendisi için Meclis desteğini sağlamasını istedi. Ethem Bey'in dünkü tarihle Yörük Ali Efe'ye hitaben, Hükümet'e karşı işbirliği teklif eden mektubu Vacit Bey üzerinde yakalanarak Güney Cephesi Komutanlığı tarafından, Mustafa Kemal'e, İsmet ve Fahrettin Beylere sunulduğu belirtilerek Genelkurmay'a bildirildi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Kazım K.arabekir, Doğu Cephesi karargahını geri Kars'a aldı. 15. Kolordu Komutanlığı Vekaleti lağvedildi. Tiflis Camii'nde Türkiye temsilcisi Kazım Bey'in de hazır bulunduğu bir tören yapılarak Türkiye'nin Kars zaferi kutlandı


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold, Sevr Anlaşması'nın onaylanması için Başbakan Tevfik Paşa'ya baskı yaptı. Tevfik Paşa, imzadan başka çıkar yol olmadığına inanıyor. Ancak Dışişleri Bakanı Safa Bey, Fransız ve İtalyan hükümetlerinin de tutumundan cesaret alarak onaylanmamasında direniyor.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


İkdam'da Yakup K.adri'nin başyazısı: İyimser olmanın faydası. Yeni yetişen nesle muhtaç olduğu gönül ferahlığını vermeliyiz. Son iki yıllık inkılap ve ihtilal devri, memleketin üzerinde bir sel gibi gelip geçti. Bize bir takım yeni şeyler getirdi, eski usul bir devlet teşkilatı bitiyor, yeni bir devlet görüşü doğuyor. İçimizde bir şafak, milli şuurumuz doğuyor.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Dün kötümserlikten bir hastalık hali olarak bahsetmiştim. Gerçekten kalplerimizi gitgide kesif bir karanlık gibi kaplayan bu dehşetli illetten kurtulmanın çaresine bakmalıyız ve hiç değilse yeni yetişen nesle muhtaç olduğu gönül ferahlığını vermeye çalışmalıyız. Zira bu ferahtan yoksun nesiller hiçbir şey yapmaya kadir olamazlar. Bütün kısırlar mahzundur ve bütün mahzunlar kısırdır. Buna mukabil en büyük iş adamları, en azimli, en iradeli kimseler mutlaka yüreği geniş, gözü pek ve ümidi sonsuz olanlardır. Her şeyi pembe görmek mutlaka ne cehalete ne de ahmaklığa işarettir. Belki bunun aksine olarak taşkın bir insanlığın belgesidir. Bazı kimseler böyle bir canlılığın taşma halindeki sular gibi önüne ne rast gelirse devirerek, yıkarak, sürükleyerek aktığını görüp yıkıcı ve kaotik bir hadise karşısında bulunduklarını zannederler. Gerçekten gürbüz ve şevkli mizaçlar, biraz kırıcı ve dökücüdürler. Bunun içindir ki, her şeyden önce kendi rahatını seven, özü kıt nebatlar gibi ancak durgun bir aydınlıkta biten, sinirleri zayıf olduğu için gürültüden korkan bazı cılız mizaçlar, cesareti delilik, hareketi bir temkinsizlik ve inadı bir cehalet telakki ederler. Halbuki ne olursa olsun coşkun akan seli durgun suya binlerce defa tercih edenlerdeniz. Zira onda hayat, sıhhat, bunda taaffün (çürüme, kokuşma) sıtma ve ölüm vardır.


İkide bir Abdülhamid devrini hasretle ananlar işte, sükun ve rahatı ölüme kadar sevenlerdir. Bunlar o tembel ruhlardır ki her kımıldanışta bir ıstırap duyarlar ve o zayıf kafalardır ki etraflarında dönen şeylerden sersem olurlar, isterler ki etraflarında her şey daima yerli yerine dursun; evet, küf tutsun, yosun başlasın fakat yerini değiştirmesin. İşte her inkılap hareketini bir İttihatçı hareketi şeklinde göstererek halkı mutlaka geriye doğru çevirmek isteyenler bu gibi kimselerdir. Bunlar her akan suyu sel sanarak önüne set çekmeye kalkışıyorlar. Gerçi, inkar edilemez ki, bu son iki yıllık inkılap ve ihtilal devri memleketin üzerinden bir sel gibi gelip geçti; fakat bu sel, bana öyle geliyor ki, o coşkun akışı sırasında bize birtakım yeni şeyler sürükleyip getirdi. Nitekim, şimdi onun çekilip gittiği yerlere eğilerek dikkatle baktığımız zaman, bıraktığı yıkıntılar arasında ister istemez bu yeni unsurları görüyoruz. Bu unsurlar nelerdir? Ne cinstendir? Hayati bir hassayı mı (özgünlüğe mi) haizdir? Yoksa bir illetin tohumları mıdır?


Bunu tayin ve tahkik etmek için önce millet anlayışı ile devlet anlayışını birbirinde ayırmaklığımız gerekir. Zira zahiren bir görünen ve haddizatında birbirinden hayli ayrı bulunan bu iki mevhumu karıştırmak yüzündendir ki, şimdiye kadar verdiğimiz hükümlerde gereken ilmi isabet gösteremedik ve bundan başka birçok yanlış anlayışlara sebep olduk. Bizde bir sınıf halk var ki bittiğimizi, diğer bir sınıf başladığımızı haber veriyor. Bunların hangisi haklıdır? Bizce her iki taraf da haklıdır, zira biri eski usul bir devlet teşkilatının bittiğini, öbürü milletin bağrından yeni bir devlet görüşünün doğduğunu söylüyor. Birinci bakıma göre selin bıraktığı unsurlar zehirlidir, ikinci bakıma göre şifa ve hayat vericidir. Bunun içindir ki memlekete bir taraftan bakıldığı vakit batma, çökme, çürüme belirtilerinden başka bir şey görülmüyor, öbür taraftan bakıldığı vakit bir dirilme belirtisi seziliyor. Bu belirtilerin başında yıllardan, hatta yüzyıllardan beri yoksunluğunu çektiğimiz “ iyimserlik “ denilen hassanın taze ve can verici ışığı var. Bu ışık yıllardan beri karanlık bir “tevekkül” için durgun ve duygusuz kalan halk tabakalarından başlayarak bir kılı kırk yarar irfan sahiplerine kadar yayılıyor, damarlarda kıvılcım gibi dolaşıyor, kalplerde bir ümit uyanıyor.


Siyasi mukeddaratımızın bir trajik safhasında toplar, tüfekler, seller, istilalar, sefaletler önünde sönmek bilmeyen, hatta gittikçe artan nikbet (felaket) ve afetlere rağmen gittikçe canlanan bu ışık, herhalde ne bir yangının aksi ne de geceleri mezarlıklardan yayılan fosfor pırıltılarıdır.


Mutlak içimizde bir şafak doğuyor, bu şafak milli şuurumuzdur. Gerçi biz bu şuuru birçok gözyaşı ve birçok kan selleri içinde birçok acılar ve ıstıraplar ile kıvrana kıvrana bulduk, fakat yeryüzünde hangi tepeye zahmetsiz varılır? Hangi doğuş kansız, gözyaşsız ve ihtilaçsızdır (çarpıntısız) ? Tarihin bütün şanlı devirleri, milletin bütün muazzam hareketleri hep böyle başlamadı mı ? Her yeni alem bir eski kıyametin mahsulü değil midir? Türk milleti bu hakikatleri her ne kadar ilmi bir vuzuhla (görüşle) anlamıyorsa da seziyor, hissediyor ve bundan dolayı mazisine pişman olmadan ve akıbetine korkmadan bakıyor. Biliyor ki hayır da şer de bize ancak kendi kendimizden gelebilir. İşte bu güven ve bu iman, kara bahtın cilvesine karşı son sığındığımız kale ve son giyindiğimiz zırh oldu. Bunun faydasına ve bunun lüzumuna inanmayanlar acaba neye inanırlar?


ERGENEKON MİLLİ MÜCADELE YAZILARI / YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU / 32-33-34

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG