13 Mayıs 1921

İtilaf Devletleri'nin Üç Yüksek Komiseri, Boğazlar'ın tarafsız bölge olduğunu kararlaştırdılar. Böylece Boğazlar'da İngiliz, Fransız ve İtalyan işgali bulunacak ve buralarda Türklerle Yunanlılar çarpışamayacak.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Malta'dan salıverilen İttihatçılardan Gazeteci Hüseyin Cahit Bey'le Maliye eski Bakanı Cavit Bey, İsviçre sınırında buluştular. Cavit Bey, not defterinde buluşmadan ötürü mutluluğunu dile getiriyor. Malta'da kalanlar, kalışlarının nedeni olarak Cavit Bey'i (salıverileceklerle ilgili seçmeyi onun yapışını) görüyor ve aleyhinde bulunuyorlarmış.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Anadolu'da Başbakan ve Savaş Bakan'ıyla birlikte yaptığı inceleme gezisinden dönen Yunan Genelkurmay Başkanı Dusmanis, verdiği raporda, Yunan ordusu da birlik olmadığını, örgütlenmenin kötü olduğunu bildirdi. Kral'ın ordu üzerindeki denetiminin artırılmasını önerdi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Dün Gemlik'e gelen Uluslararası Kızılhaç temsilcisi Gehri, kasabada Yunan zulmüne uğramış olanları dinledi. Bunlar arasında ırzına geçilmiş 12 yaşındaki bir kız ile 60 yaşlarında bir kadın da var. İtilaf Devletleri Araştırma Kurulu da 1.000 evden ancak 5'inin yanmadığı Orhangazi'ye gidip döndü. Yol da rastladıkları yanmakta olan köylerin, insan kemiklerinin fotoğraflarını çekti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Subay, memur, mebus, vekil, asker, kervancı hep birbirine karışıyor. Süvarilerin, yayaların ve arabaların iç çeşit izi ile dolu büyük yol üstünde biraz ilerleyince, devletin, dayanıklı, çok özel bir biçimde inşa edilmiş binaları görülür. Parlamento karşısında, set üstünde bir halk bahçesi şehre hakim. Bu bahçe, çok defa taşacak gibi doludur, tüm Ankara orada toplanır.


Şüphesiz, burada hep genç adamlara, güç dolu, cesaret dolu adamlara rastlanır, fakat tecrübe sahibi kimseler de yok değil. Hepsinin, yüksek yaylalar tonuna intibak etmiş halde, sert ve acı olan bu işe rağmen yüzleri, tavırları iyilikle dolu, Hepsi, yahut hemen hepsi, yarı sivil yatı asker kıyafetinde, kahve rengi ya da koyu renk üstüne giyilmiş. Külot pantolon, astragan kalpak, bir simge oluyor.


Hepsinde, aynı canlı hal, aynı açıkgöz, manalı ve okkalı söz, aynı delici, iradeli bakışlar. Ah! Eski Türkiye, bu yeni dünyadan ne kadar uzak, bu kupkuru, keskin, elektrikli havadan öyle uzak ki, her defasında bundan kopabilmek için de aynı derecede çaba harcamak gerekecek. Belki de hayat, akla gelmez şeylerle, tehlike ile dopdolu ve Asya’nın derinden duyulan o gürültüsü, orada her yerdekinden fazla duyulmakta.


İşgalin gülümsemeyi unutturduğu, onun yerine acılı bir sevimliliği getirip koyduğu İstanbul’dan sonra, Ankara, hayatiyeti ve sapsağlam mizacı ile dikkatleri çekiyor. Birinde karanlık bir mücadele, ötekinde hareketin yuvası var. Birincisi gülümsemeyi unutmuş, gölgesinden korkuyor, ikincisi bir hiç, bir mücadele, ötekinde hareketin yuvası var. Birincisi gülümsemeyi unutmuş, gölgesinden korkuyor, ikincisi bir hiç, bir gülücük, bir canlı söz ile oynaşıyor, zira gevşeme anları kısa ve çabaları devamlı. Yoğun çalışmadan gayri hiçbir şey kafaları meşgul etmiyor, tehlike ise daima hazır. Sağlam yapılı insanlar için, bu durum toparlayıcı türde benzersiz nitelikler taşıyor.


Buraya kadar varmanın zor oluşu, Türkiye başkentinin civarı şiddetle muhafaza edildiği için, evet bu bile, oraya varabilenlere, başkaca yerlerin hiç tanımadığı, bir kolaylık hissi, bir söz serbestliği telkin ediyor.


Yeryüzünde yedi sekiz şehir vardır ki, her birinden bir dünya kuruludur. Bunlar, insanca birleşmenin fikir yapısını temsil eder, gelgeç bir yolcuyu ya da her şeyi gözlemeye kararlı bir misafiri eşit derecede etkilerler. Ankara o şehirlerden biridir. Bir pota ki, kişiler onun içinde erimeye gelir ve içinden bambaşka kişilikler çıkar. Onun verdiği damga, her menşeden simalarda görülür. Başlar kalkıktır, bakışlar parlaktır ve Ankara’dan geliyor olmak, bugün tüm İslam dünyasında, kendini dinletme imtiyazını vermektedir.


Dönüş yolu üstünde, size yüzlerce defa: “Ankara ne diyor buna?” diye sorup duracaklardır.


Hava acıdır, kurudur, enerji ile dopdoludur, besin maddeleri bol ve sağlıklı; şehir bir kovan gibi, doğal sınırlarından taşıyor, ırmak boyunca kayıyor, civar tepelere tırmanıyor. Mesken meselesi yine de hallolunamıyor ama, her yerde hummalı inşaat var. Tamamen taştan, büyük büyük yeni evler birbiri yanına sıralanıyor. Yakında Roma duvarları içinde büyük cami var. Her yerde hala canlı duran harabeler, hayata karışıyor.


Eski surlar dizisi Roma taşından yapılma. Bu taşları Timurlenk, Selçuklu ve Osmanlı sıra ile yerleştirmişler. Beyaz minareler, kurşuni-beyaz karışımı evlerin birikimi arasından, çiçekler gibi fışkırmakta.


Her sokak dönemecinde, temelde çok kuvvetli bir eski duvar, bir eski çeşme ve her yerde, her zaman kağnıların ağır geçişi. Tekerleri tüm taştan, öküzlerin çektiği, kadınların güttüğü ilkel arabalar-kağnılar yolun efendisidir. Bunlar kader gibi gözleri görmez halde, uzun sık diziler ki, hiçbir şey birini ötekinden ayırtamaz. Süvariler acele ile sıraya giriyor, arabalar kaldırıma çıkıyor ya da köşe taşlarına bindiriyor, küçük eşekler, sıpalar yüklerini boşaltıyor, otomobillerin yolları ister istemez engelleniyor.


Kağnılar kutsaldır. Onlar, herkesin gözünde, milli ordu cephesinin, halkın iradeli çabasının sembolü. İki yüz kilometre ötede, Türk hatlarının seddi vardır, bu teker gıcırdaması da, tek sesli bir nağme halinde, Anadolu’yu baştan başa sarar.


Burada herkes savaş için yaşıyor. Takviye kuvvetleri Ankara’dan geçer, her yerde acemi erler talim ederler, sivillerin her biri çift tayın alır. Bütün bunlardan, bu çalışmalardan bir güven, birgenlik hali yayılır ki, sirayetine engel olunamaz: Hafif bir istihza; bunu tarife imkan yok, kendini ve etraftakiler korkudan alıkoymak için başvurulan bir çeşit tebessüm, Avrupa adaletsizliği karşısında kısa kısa infialler ki, enerjisinin egemenliğine derhal girmekte.


Bu sert savaşçılar;


-Biz intiharlık insanlarız, biz yok olmaya mahkumuz! Ölmüş kişilerin güç hayatını yaşarız, diyorlar, sonra ekliyorlar:


-İngiltere bizleri mahkum etmiş, bizi dinlemek bile istememiştir. Biz de karşı çıktık, kafa tuttuk ve her gün nasıl da hayretle görüyoruz şu gerçeği: Biz ondan daha güçlüyüz. İngiliz adaletsizliği olmasa idi, bir millet haline yeniden gelme fırsatını bulamayacaktık. Köylülerimiz mukavemeti, birleşik olmayı, nasıl öğreneceklerdi ki?”


Bir Türk subay hatlardan gelmiştir. Arkadaşları, yeni Yunan zararlarını sorarlar “Evet var, cevabını verir, bize Yunan eldiveni ile vuruyorlar ama, onun içinde İngilirin eli var”


Hiç şüphe yok, İstanbul’dan gelme hikayeler de Ankara’da çalkalanır durur. Yöneticiler olsun, aydınlar olsun hepsinin İstanbul’da aileleri ve elde kalan malları mülkleri var. İki merkez arasında gitgeller devam etmekte. Yakın bir tarihe kadar, İstanbul’daki aşırı davranışlardan ötürü sadece İngiliz şark sömürgecilerinin takımı suçlanırdı. Bu inancı, Bir yeni olay geldi değiştirdi.


ÇANKAYA AKŞAMLARI II / BERTHE G. GAULİS / 37-38-39-40-41-42-43-44

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG