13 Ocak 1921

Atlı birlikler, 4 gün önce Yunanlıların işgal ettiği Bilecik'i ve Domaniç'i kurtardılar. Yunanlıların çekilirken Yerköy, Aşağıköy, Küplüce ve Bilecik istasyonunu yaktıkları anlaşıldı. Yunanlıların İnönü'nden çekilirken yaptıkları ileri sürülen zulüm ve yağma üzerine Meclis'te heyecanlı konuşmalar yapıldı. Yunanlıları kışkırtan İngiltere'ye ve medeniyetine lanet edildi. Mustafa Kemal, Namık Kemal'in bir beytini değiştirerek "Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini/Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini! " dedi, bu söz sürekli alkışlarla karşılandı. Fevzi Paşa, genç Türk ordusunun ilk rüştünü ispat ettiğini söyledi. İnönü savaşlarına katılan erlere tütün ve para gönderilmesi, subayların birer derece terfi ettirilmesi istendi ve istekler, gereği yapılmak üzere Bakanlar Kurulu'na havale edildi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Ethem kuvvetleriyle Batı Cephesi birlikleri arasında Kütahya'da şiddetli çarpışmalar devam etti. Askerlerin durumu kritik. Ethem kuvvetleri de istemeyerek savaşıyor. Güney Cephesi Komutanı Refet Bey, Ethem'in kuvvetlerine saldırmaktan kaçındı.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Vakit: Yunan saldırısı durduruluyor


İleri: Millicilerle savaşan Yunanlılar, kendi kayıplarını her zamanki gibi hiç mesabesinde gösteriyorlar.


Peyamı Sabah'ta Ali Kemal, Ankara'nın Türkiye'yi felakete sürüklediğini, Ankara'nın sözünün

dinlenmemesi gerektiğini yazıyor.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Antep Merkez Kurulu, İaşe İşleri, Belediye ve ileri gelenler, güvercinlerle çevre kasabalara gönderilmek üzere bir "açlık bildirisi" hazırladılar. Bildiride şöyle denildi: "Düşman Antep'i açlıkla almak istiyor. Eyvah diyoruz. On aylık fedakarlığın neticesi, bu açlıkla yenilmek midir? Vatan, namus, din duygularıyla kalpleri titreyen din kardeşlerimiz, sizlerden yardım bekliyoruz.


Üç gün içinde imdat ulaştıramazsanız, bu size son selamdır... "Antep Kuvayı Milliye Komutanı Ôzdemir Bey de 9.Tümen ile 2. Kolordu'ya Antep'te hüküm süren korkunç açlığı anlatarak ne yapıp yapıp yiyecek yetiştirmelerini istedi, dışarıda hazır bekletilecek yiyeceği, çemberi yanıp alabileceğini bildirdi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Nutuk’tan/


İzzettin Paşa, 11 Ocak 1921 öğlesinden 13 Ocak gece yarısına kadar devam eden şiddetli ve kritik çarpışmalar sırasında, süvari gruplarının da taarruza katılması zamanının geldiğini Genelkurmay Başkanlığı’na bildirmişti.


Refet Paşa, Güney Cephesi’nden getirtmekte olduğu 8’inci Tümen yetişebildiği takdirde, 14 Ocakta taarruza geçmek niyetinde olduğunu, birliklerine bildiriyordu. İzzettin Paşa, 11, 12, 13 Ocak günlerinde yalnız başına düşmanla savaştıktan sonra, akşam gün batarken yaptığı bir karşı taarruzla âsîleri yenerek kaçmaya mecbur etti.


Refet Paşa, muharebeye seyirci kalmak suretiyle büyük bir fırsatı kaçırdı; Ethem’i ve kuvvetlerinin geri çekilmesine elverişli bir durum yarattı. 14’üncü günü emri altında bulunan bütün süvari kuvvetlerini Süvari Tümen Komutanlarından Derviş Bey’in (Kolordu Komutanı Derviş Paşa’dır) emrine vererek, onu, Ethem’in takibi ile görevlendirdi.


Derviş Paşa, Afşar’da, özellikle Gediz’de Ethem kuvvetlerinin gerilerine doğru, geceleri de yürümek suretiyle indirdiği korkunç darbelerle Ethem, Tevfik ve Reşit kardeşleri sersem etti. Kuvvetlerinin toplanmasına zaman bırakmadı. Derviş Bey, Ethem ve kardeşlerini 14 Ocaktan 22 Ocağa kadar dokuz gün nefes aldırmaksızın durmadan takip etmiştir. Sonunda, bütün Ethem kuvvetleri esir edilmiş; yalnız Ethem, Tevfik ve Reşit kardeşler yine bir görev almak üzere düşman ordugâhına kaçabilmişlerdir.


13 Ocak 1921’de Meclis oturumlarında büyük bir coşku ve heyecan vardı. Ulusal ordu, henüz tam olarak oluşup güçlenmemişken, hem Çerkez Ethem güçlerini dağıtmış hem de İnönü’de Yunan Ordusunu yenmişti. Batı destekli Yunan Ordusu’yla ilk ciddi çatışmada elde edilen bu başarı, tüm ülkede ve doğal olarak milletvekilleri arasında sevinç yaratmıştı. Meclis’teki coşkunun nedeni buydu.


Bursa Milletvekili Muhittin Baha Bey, 13 Ocak’ta söz alan tüm milletvekilleri gibi, coşkulu olduğu kadar duygulu bir konuşma yapar. Milletvekillerinin locaları dolduran izleyicilerin ve Meclis görevlilerinin adeta nefes almadan dinledikleri Muhittin Bey, şunları söylemektedir. “ Efendiler, buraya gelen her birey, her üye, küçük yavrusunu gözyaşları ile bıraktığı, eşi ile helalleştiği, babasının elini öperek evinden ayrıldığı zaman yemin etmişti. Ya bu devleti tam istiklal ile yaşatacak, bu milleti tutsaklıktan kurtaracak ve babasına bıraktığı küçük yavrusuna, yarın şeref ve şan vererek dönecek ya da bu meclisin bütün bireyleriyle beraber düşman önünde ölecek. Efendiler, tam bir inançla söylüyorum, bu millet için ölmek yoktur. En güçsüz zannedildiği ve en yardımsız kaldığı anlarda, düşmanların en güçlü göründüğü zamanlarda bile, akla ve hayale gelmeyen olağanüstü başarılar göstererek insanda hayranlık uyandıran bu millet batmaz. Efendiler, silah yok, top yok dediler; Osmanlı ordusu çürümüştür dediler; genel savaştan yoksul ve perişan çıktı dediler; yaşlıları umutsuz, gençleri korkak, çocukları tutsaklığa layıktır dediler. Yaşlıların gözlerindeki parlayan inanç ışığına bakınız. Meclisinizin içinde o muhteşem insanlar vardır, dışında da vardır. Gençlerin özverisine bakın. Bütün dünyayı karşılarında gördükleri halde, dünyanın bütün fabrikalarının yakıcı silahlarını düşmanların elinde gördükleri halde, ellerindeki kırık tüfekleriyle onların üzerine hücum ettiler ve onları yendiler. Efendiler yenilmiş olan bütün milletler, güçlü ya da güçsüz bütün milletler hayret içinde. Güçsüz olmayan, güçsüzlük hissetmeyen bir millet var. O milleti siz temsil ediyorsunuz, onunla övününüz… Efendiler, bir ölüyorsak on doğuyoruz; bir kişi eksildikçe ruhumuzda on kişilik güç buluyoruz. Zarar yok efendiler; çok yandık, çok harap olduk. Avrupa denen ‘ uygarlık’ kitlesi, bu alçaklar ve benciller kitlesi, üç yüz yıldan beri ellerinden geleni yaptı. Onların bizde yarattığı yangınlar, ruhumuzdaki külleri dağıtmak için şimdi birer rüzgar oldu. Yananlar yanarken, ölenler ölürken; doğanlar daha güçlü, daha dirençli ve daha kararlı oluyorlar. Ben geleceğe bu ümitle bakıyorum”


Muhittin Baha Bey’in konuşmasından hemen sonra Mustafa Kemal kürsüye gelir. Yüzünde anlamlı bir gerginlik vardır, sararmıştır; sesi her zamankinden daha kısıktır. Duyduğu coşku konuşmasına yansır ve şu duygulu sözleri söyler: “ Cennetten vatanımıza bakan merhum Kemal ‘ Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini/ Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini’ demişti. İşte ben bu kürsüden, bu yüksek meclisin başkanı olarak, yüksek kurulunuzu oluşturan bütün üyelerin her biri adına ve bütün millet adına diyorum ki : Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini / bulunur kurtaracak bahtı kara maderini. Ey milliyet duygusu! Sen ey fani insanı ölümsüzlüğe bağlayan büyük olay! Ey insan toplumunun en yüksek ideali! Ey temizleyici düşünce! Ey ölüm korkusu içinde kararmış ruhları aydınlatan meşale! Ey yaratıcı kudret! Bütün bunlar senin eserindir. Yüzyılların yükü altında yorulmuş çorak Anadolu toprağından fışkıran kahramanlar senin çocuklarındır. Sen küçük hesaplar düzenlemesi değilsin. Özgürlüğün tek kaynağı sensin. Kendisini bir milletin parçası hissetmeyen insan, tutsak ve yoksuldur, ona değer verilmez. Kalbi, milliyet ateşi ile yanan insan, iç ve dış dünyadan gelen zulüm, hakaret, tutsaklık ve kölelik ihtiraslarına aynı anda karşı koyar. Bir insanı kayıtsız ve koşulsuz diğer insanlara bağlayan tek duygu sensin.”


ÜLKEYE ADANMIŞ BİR YAŞAM 1 MUSTAFA KEMAL VE KURTULUŞ SAVAŞI/ METİN AYDOĞAN/ 324-325-326


Birinci İnönü Muharebesi umumi itibarı kuvvetlendirir mahiyette bir netice sağlamış oldu. Fakat bir yandan da siyasi bakımdan memlekette kesif bir propaganda başladı. Artık iş hallolundu hallolunuyor, buhranlı günler geçti, gibi laflar dolaşıyordu. Benimle Ankara’da çok kimse bu tarzda konuşmalar yaptı. Tehlikeli bir propaganda. Gevşetici sözler. Ben reddettim. Böyle konuşan herkese, benimle temas eden herkese diyorum ki: Canım ne oldu? Henüz sulh olması için, harbin neticesini aldık elemek için askeri vaziyette hasıl olmuş ne gibi büyük değişiklik vardır? Henüz işgal altındayız. Düşman yakında yeniden taarruz edecek. Ona göre hazır olmak lazım. Ortada halledilmiş, bitmiş hiçbir mesele yoktur.


Kendilerini nikbin bir havaya kaptıranlar farkında olmadan menfi bir propagandaya sebep oluyorlardı. Fakat aslında, mütevazı ölçüde bir zafer de olsa, Birinci İnönü muharebesi ve Ethem’in tasfiyesi gerçekten çok meseleyi halletmişti. Şimdi bu meseleden birini söyleyeceğim. Bizim orduda bugünlere kadar büyük bir hastalık vardı. Yedi sekiz aydan beri asker alırız, getiririz, giydiririz, besleriz, fakat silahını almış, cephanesini beline takmış, firar edip giderdi. Firarileri evine kadar takip ederiz, imkanı yok tutamayız, iş manevi bağlılığa kalmıştı. Aramızda görüşüyoruz, çare arıyoruz. Nihayet karar verdik ki, firarı önlemek için manevi kuvvet ve bağlılık tesis etmek lazımdır. Buna çalışalım dedim. Ancak, manevi kuvvetin, vazife hissinin teessüs etmesi ve firarların önlenmesi için ilk manevi çare bir muvaffakiyet göstermektir, inanıyoruz, biz muvaffak olabiliriz, muharebe kazanabiliriz. Daha doğrusu bunun için muharebe kazanmak lazımdır. Buna karşılık içinde bulunduğumuz güç şartlar içinde umumi şevki yükseltmek ve bir zafer kazanmak için de iyi bir kıta teşkil etmek lazımdır. Muzafferiyet kazanırsak, iyi kıta teşkil etmenin yoluna girmiş olacağız. Ama muzafferiyeti kazanmak için de elde iyi kıtaların bulunmasına ihtiyaç vardı. Böyle bir muammayı halletmeye çalışıyorduk. İşte Birinci İnönü Muharebesi ile bu muammanın hallinde esaslı bir adım atmış olduk.


İSMET İNÖNÜ HATIRALAR / 234

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG