14 Ocak 1921

Gökbayrak Taburu, Yunanlılara yaptığı bir baskınla Yenişehir'i kurtardı. Ardından 5. Süvari Alayı da kasabaya girdi. İkinci Süvari Birlikleri İnegöl'ü savaşmaksızın işgal etti. Yunanlılar çekilirken, Karaağaç\ Saraycık ve Muratderesi kesimindeki köylerle Mezit vadisindeki köyleri yağma ettiler. Türk kaynaklarına göre, yiyecek, hayvan ve ev eşyasını alan Yunanlılar, götüremediklerini tahrip ettiler, halkın ırzına da saldırdılar. Köylerini boşaltan halk, dağlara sığındı. Yunanlıların savaştan önceki mevzilerine çekilmesiyle Birinci İnönü Savaşı sona erdi. Savaş, Yunanlıların bir keşif saldırısı amacıyla 6 Ocak'ta ileri harekete geçmesiyle başlamıştı.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Birinci İnönü başarısı üzerine Konya'da zafer alayları ve şenlikler yapıldı. Refet Bey kuvvetlerinin de katılmasıyla Çerkez Ethem kuvvetlerinin takibine başlandı. Gece Kütahya önlerinden çekilen Ethem, Gediz yönüne gidiyor.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


İstanbul'da İngiliz Karargahı'ndan Savaş Bakanlığı'na gönderilen şifre telgrafta, Çerkez Ethem'in Yunanlılar tarafına geçmek istemesinin Mustafa Kemal ile Yunanlılar arasındaki gizli görüşmeleri kamufle etmek için tertip olabileceği üzerinde duruldu. Rapora göre iki yüzlü olan Mustafa Kemal, İngiliz karargahına da bir adam göndermek istiyormuş.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Yenigün: İnönü Meydan Harbi'ndeki Türk zaferi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Devleti kurmak için Büyük Millet Meclisi’nin itibarını, nüfusunu ve hakimiyetini sağlamak için küçük çapta da olsa, böyle bir muharebeyi kazanmaya mecburduk. Mustafa Kemal Paşa da Birinci İnönü Muharebesinden, bu bakımlardan çok karlı çıktığımızı kabul ediyordu. Onun Milli Mücadele esnasında askeri meselelerle uğraşmaktan mı daha çok eziyet çektiği, yoksa siyasi meselelerin , siyasi ihtilafların düzeltilmesinde, kaldırılmasında veya teskin edilmesinde mi daha çok eziyet çektiği kestirilemez. Büyük davanın siyaset sahasında çektiği ıstıraplar hakikaten tahammül fersahtır. Ben Garp Cephesine kumandan olarak ayrıldıktan sonra, vazifelerim nihayet mahdut sahaya, sırf askeri sahaya münhasır kalmıştır. Mustafa Kemal Paşa ile bu hususta mutabıktık. Bu orduyu teşkil edip, düşmanı muharebe meydanında yenmek lazımdır. Esas mesele budur. Tespit ettiğimiz sade hedef, memleketin bütün kudretini, bütün siyasetini düşmanı yenecek istikamete sevk etmekten ibaretti. Mustafa Kemal Paşa mücadelenin askeri tarafı ile uğraştığı kadar, siyasi tarafını da idare ediyordu. Ben, Garp Cephesi Kumandanı tayin edildikten sonra işin yalnız askeri kısmı ile meşgul oluyordum. Birinci İnönü Muharebesi, askeri safhaya geçtiğimiz ilk eseri sayıldığı için gerek Mustafa Kemal Paşa üzerinde, gerek ordu üzerinde çok olumlu tesir yaptı.


Birinci İnönü Muharebesi ile Milli Mücadelenin gerçek askeri safhasına girmiş bulunuyoruz. Kuvayi Milliye’ye ümit bağlamış, milli harekete karşı çıkmış, padişaha dayanarak isyan etmiş ne kadar düşmanca hareket varsa, hepsi bertaraf edilmiş oldu. Böylece ordu teşkil etmek için gerekli sağlam esaslar konulmuş ve bu sağlam esasların işe yararlığı kabul edilmiştir. Fakat bütün iyi niyetlere rağmen Birinci İnönü Muharebesinden sonra biz, hiçbirimiz, düşman ordusunun hareketine kazandığımız neticeyi, siyasi hedeflerimizi, siyasi maksatlarımızı temin edecek kesin bir zafer diye asla kabul etmedik. Ve halk tarafından da böyle kabul edilmesine çalıştık. Birinci İnönü Muharebesi ile askeri harekat devrinin başladığını. Nihayete kadar bunun böyle devam edeceğini görüyoruz, biliyoruz. Zayıf yerimiz seferberlik yapamamaktadır. Seferberlik yapamıyoruz. Gerek insan, gerek malzeme ve teçhizat bakımından vatan kudretinden istifade edemiyoruz. Harp yüklerinden memleket o kadar yorgun ki, bu hususta bir teşebbüse geçmek mümkün olmuyor. İkinci İnönü Muharebesine de bu şartlar içinde başladık, ancak teşkilat yapabildik. Mümkün olan ikmal efradını, depolarda duran silahlardan ne bulabildiysek onları aldık, disiplinli, talim ve terbiyeli bir ordu yapmaya çalıştık. Ocak ayında Birinci İnönü muharebesi oldu. Ordu için istirahat imkanı olmadığından aralıksız talim ve terbiye ile uğraşıyoruz ve yeni bir taarruz bekliyoruz.


İSMET İNÖNÜ HATIRALAR / 235


İnönü’deki ilk savaş, nizami ordunun birinci galibiyetiydi. Miralay İsmet bunun başımda bulunuyordu. O ve Miralay Refet Bey, bundan sonra Paşa oldular.


Ankara’daki sevinç sonsuzdu, İzzet Paşa’da ilk defa Karargah’a gelerek bu umumi sevince katıldı.


Ankara’daki Hilal-i Ahmer, beni birtakım hediyelerle askerlere gönderdi. Bende Fatiş ve Yoldaş’ı yanıma alarak Karargah’tan bazı zabit arkadaşlarla birlikte cepheye gittim. Orada küçük bir otel vardı ki bir Çek kadını tarafından işletiliyordu. Madam Taida adını taşıyan bu kadın gösterdiği muhabbetten dolayı Mama Tadia diye anılıyordu. Ben yine bir sıtma geçirdiğim için, yaylı bir karyolada yatmak hayalleri içindeydim. Fatiş’e o gece yaylı bir karyolada yatacağımı söylediğim zaman;


- O da ne demektir, diye sordu. Ben de yorgun bir sırt için bunun adeta bir lokum olduğunu söyledim. Güldü.


Şimendiferin durumu dokuz ay öncekinden çok başkaydı. Artık başıbozuklar pencerelerden ateş etmiyor, bağıra bağıra şarkı söylemiyorlardı. Her şey bir disiplin altına girmişti. Eski zamanlarda, önde başıbozuklar görünürdü. Şimdiyse makineli tüfekleriyle, mahmuzlarını şıkırdatarak muntazam ordu fertleriyle karşı karşıyaydım.


Şimdi Binbaşı olan Tevfik Bey bizi kabul ederek Madam Tadia’nın oteline götürdü. Zabit arkadaşlar Karargaha misafir oldular. Yatak odamıza çekildiğimiz zaman hatırladığım şey, Fatiş’in duvarda asılı İsa’nın resmine şaşkın şaşkın bakmasıydı. Yoldaş’ı duvardaki aynaya hücum etmekten zor alıkoyabildik. Çünkü ömründe ilk defa ayna görüyordu. Ben Yoldaş’ı Fatiş’in yanına bırakarak Hilal-i Ahmer Hastahanesi’ne gittim. Doktorla ertesi gün yapılacak işleri konuştuk.


Önü ve arkası düğmeli, geniş eteklikli, kurşuni bir kostüm giydim. Belimde bir kemer, başımda da büyük siyah bir başörtü vardı.


Madam Tadia’nın yemek odasında üç masa vardı. Bir tanesi çiçeklerle süslenmişti. Binbaşı Tevfik ile Binbaşı Şemseddin ve Salih Bey’ler için. Köşede, bize küçük bir masa hazırlamışlardı.


Biz sofraya oturur oturmaz, kapı açıldı, İçeriye Kafkasyalı bir grup girdi. Çok parlak kostümleri vardı. Kurşunları göğüslerinde, geniş omuzlu, ince bellerinden hançerleri sarkan, uzun siyah çizmeli bir gruptu. İnsan onların hemen dans etmeye başlayacaklarını bekliyordu. Fakat, onlar dönüp insana bakmıyorlardı bile. Evet, bu fevkalade yapılı adamlar Osmanlılara çok güzel insanlar vermişlerdi. Nihayet, onlardan sonra, içeriye siyahlar giyinmiş iki diplomat kıyafetli adam girdi. Bunlardan biri Bekir Sami Bey’di. Onu Moskova’ya Rus-Türk dostluğunu imza etmek için göndermiştik. Selam verip geçerken, onun yazılarını yazmak için kırık yazı makinesinde nasıl çalıştığımı, sırtımın nasıl tutulduğunu hatırladım.


Kaymakam Tevfik kulağıma eğilerek:


- Yanındaki Gürcü elçisi Menşeviktir. Bolşeviklerin elçisi yoldaş Midvani’nin kardeşidir. Fakat birbirleriyle kedi köpek gibi kavgalıdırlar. Sovyetler her hangi an Gürcistan’ı istila edebilirler. Bekir Sami Bey onlara yolda rastlamış ve beraber gelmişler. Öteki, ince belli gümüş hançerliler Gürcistan elçiliğinin katipleridirler. Aralarındaki şu yakışıklı adam da bir Gürcistan prensidir, dedi.


Etraftakiler hep Fransızca konuşuyorlardı. Bir Anadolu otelinde bu bize biraz tuhaf geldi. Fakat biraz sonra onları unuttuk. Kaymakam Tevfik yeni almış olduğu bir parabellumu çıkararak masanın üzerine koydu. Ben daima parabellum kullandığım için, fikrimi sormak istiyordu. Kurşunları boşaltarak tabancayı ışığa kaldırdım, baktım. Kaldırırken Menşevik Midvani ile göz göze geldik. O Bekir Sami Bey’e dönerek sordu.


- Est-ce que cette dame est Bolshevik? (Bu hanım Bolşevik mi?)


Bolşevik kelimesini büyük bir nefretle söylüyordu. Hemen hepsinin kaşları çatıldı. Gümüş hançerliler gözlerini bana çevirdiler. Bekir Sami Bey de onlara Rusça bir şeyler anlattı. Ben bu diplomatlar sofrasına hiç bakmıyordum. Fakat Kaymakam Tevfik gülüp duruyordu.


Madam Tadia’nın odasındaki yatak karyola yaylı değildi, fakat şilte kuştüyü olduğu için gayet rahattı. Yoldaş ayak ucuma tırmandığı zaman bu yumuşak şilte hiç hoşuna gitmedi, hırlamaya başladı. Fatiş de gülerek:


- Bu yatak beni gıdıklıyor, dedi


Ertesi sabah askeri mızıka ile uyandım. Pencereden baktığım zaman, bir alay geçiyordu. Önlerinde bayrak tutan kudretli bir asker vardı. Askerlerin kıyafetleri partal olmakla beraber gayet vakur görünüyorlardı. Ne garipti, adeta bir perde eski başıbozukların üstünden kalkmış, aynı sahnede birdenbire muntazam bir Türk ordusu meydana çıkmıştı.


O sabahı Hilal-i Ahmer Hastahanesi’nde dolaşmakla geçirdim. Yaralıların çoğu Kaymakam Nazım’ın fırkasındandı. Çok memnun oldular. Hepsi Nazım’a şiddetle tutkundu. Hepsi ondan muhabbetle bahsediyordu. Kendisi, Konya’da bir sanatoryumda yatıyordu. Öğle yemeğini İsmet Paşa’nın karargahında yedik. Yanındaki askerlerin hepsi eski Türkiye’nin mümessilleriydiler. O kadar tavırları Osmanlı terbiyesini ifade ediyordu ki, büyükannem sağ olsaydı, onlarda bir kusur bulamazdı. Akşamüstü otele döndüğüm zaman, Bekir Sami Bey beni görmeye geldi, yeni Rusya hakkında fikrini sordum. Tamamen hayal kırıklığına uğramıştı. Halbuki, gitmeden önce, Şark mefkuresinin kuvvetli taraftarlarındandı. Dönüşünde yeni Rus rejiminin dünyanın en kötü zulmünü ifade ettiğine inanıyordu. Bolşeviklerin samimiyetine inanmıyordu. Onlara inanmış olan birtakım yeni hükümetler Çarlık zamanından daha kötü muamele ile karşılaşmışlardı. Rusya’nın küçük bir azınlık tarafından idare edildiğini ve kendisine İttihat ve Terakki’yi hatırlattığını söyledi. Artık Garp mefkuresine dönmemiz ve Garplılaşmamız gerektiğini söyledi.


TÜRK’ÜN ATEŞLE İMTİHANI / HALİDE EDİP ADIVAR / 200-201-202-203

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG