15 Aralık 1920

Albay Kazım Bey, Batı Cephesi karargahına giderek Kuvayı Seyyare ve 61. Tümen'in kendi emrine verilmesi şartıyla Kolordu Komutanlığı'nı kabul edeceğini bildirdi. Mustafa Kemal ve Fevzi Paşa, yarın verecekleri cevaplarda bu isteği reddedeceklerdir.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Güney Cephesi Komutanı Albay Refet Bey, Demirci Mehmet Efe'ye telefon ederek kendisini bastırmak üzere geldiğini haber verdi. İğdecik köyündeki evinde bulunan Mehmet Efe, bu telefon üzerine yanındakilere bile haber vermeden 100.000 liralık servetini Refet Bey'e bırakarak yarın sabah köyden savuşacaktır.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


İngiliz gizli servisinin Dışişleri'ne yazısında, Dimitri Atchkofrla yapılan bir başka görüşmede, Atchkofrun, Fransa ve İtalya'nın yanında Rumların da Mustafa Kemal ile anlaşmaları için çok çaba harcadığını, bu gerçekleşirse İngiltere'nin fırsatı kaçıracağını söylediği belirtildi. Atchkofl'a atıf yapan rapora göre birçok Arap şeyhi yardım ve himaye için Mustafa Kemal'e başvurmuştur.


Mustafa Kemal bunları kabul etmemiştir. Mustafa Kemal'e göre, bu yalnızca bir Türk sorunudur ve Halep'in hemen kuzeyinden çekilecek bir sınır Türkiye için yeterli olacaktır.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Genelkurmay Başkanlığı'na bağlı olarak, haber alma ve ikmal işlerini yürütmek üzere 23 Eylül'de kurulan gizli Hamza Grubu, Mücahit Grubu adını aldı. Grup'un adı 23 Şubat'ta Muharip'e çevrilecek, 15 Ağustos 1921 'den sonra Felah Grubu adıyla savaşın sonuna kadar çalışmaya devam edecektir.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Lloyd George, Avam Kamarası'nda yaptığı konuşmada, İzmir'in Türk milliyetçilerine verilmesinin ardından Trakya ve Edime için de taleplerin gelebileceğini, Arapların da Şam'ın geleceğini gündeme getirebileceklerini söyledi. Parlamentodan Yunan seçimleri yüzünden Doğu politikasının değiştirilmemesini istedi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Hamza Grubu üyelerinden Şakir Muzaffer Bey’in saraya ve İngilizlere bilgi vermesinden şüphelenilmesi, Grup şifrelerinin İngilizlerin eline geçmesi ve Ankara’dan beklenen kurye çantasının kaybolması dolayısıyla, 15 Aralık 1920’de grup isim değiştirerek “ Mücahit Grubu” adını almıştır.


Mücahit grubu da yazışma ve faaliyetlerini 23 Şubat 1921 tarihine kadar sürdürebilmiş ve bu tarihten sonra “ Muharip Grubu “ adını almıştır.


Fevzi (Çakmak ) Paşa, Grubun isminin sık sık değiştirilmesi hususunu “… Grubun ara sıra ismini değiştirmek gerekiyordu. Çünkü İngiliz İstihbaratının tuzağına düşüyorlardı…) şeklinde izah etmektedir. Grup mensuplarından bazılarının da bu meyanda değiştirilerek Anadolu’da görevlendirilmeleri bu fikri kuvvetlendirmektedir.


MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ İSTİHBARAT FAALİYETLERİ / SERDAR YURTSEVER / 59-60


Fransızların Sevres’in değiştirilmesi konusundaki görüşleriyle bunun Türkiye basınındaki yankılarına değindikten sonra aynı konuyla ilgili olarak Lloyd George’un 15 Aralık 1920 tarihli Avam Kamarası’ndaki söylevini söz konusu edelim. Yukarıda Fransız Senatosunda Leygues ‘in yanı sıra General Gouraud’un İzmir’i Türklere vermek suretiyle Türkiye’de barışın gerçekleştirileceğini ileri süren söylevine değinmiştik. İngiliz Başbakanı bu söylev hakkında gazetelerde yayınlanan 3- 5 satırlık haber dışında bilgisi olmadığını söyleyerek, İzmir’in Ulusçulara verilmesinin ardından bununla kalınmayarak, Trakya ve Edirne için de bir takım istemlerin söz konusu edilmeye başlanacağını ileri sürüyor ve İzmir’in bırakılmasının kendileriyle ilgili olmadığını, ora halkıyla Yunanlıların tutumuna bağlı bulunduğunu savunuyordu. İzmir’in Mustafa Kemal’e verilmesinin Araplar arasında Şam’ın geleceğinin gündeme getirilmesine neden olacağını da ekleyen Lloyd George, Doğu Anadolu’daki bazı güçlerle (Ermeni sorununun İngilizlere göre başarısızlıkla sona ermesini kastediyor olmalı) sonuçlarına üzüldüklerini belirttiği Yunan seçimleri için Doğu politikalarının değiştirilmesini İngiliz Parlamentosundan ısrarla istiyordu. Bu arada İngiliz Başbakanı, Boğazların korunması işini İngiltere, Fransa ve İtalya’nın devam ettireceğini kaydediyordu. Çünkü İngiltere için Akdeniz’in yaşamsal bir değeri vardı. Bu konuda Yunanistan’ın dostluğuna gereksinim duyuyordu. Bütün bunlar Fransa ile İngiltere’nin Doğu politikalarını biçimlendiriyor ve her geçen gün çıkar çelişkileri, gelişen olayların etkisiyle gün ışığına çıkmaya başlıyordu. Bu ikilem, bu bölümde incelenen Türklerin başarıyla sonuçlandırdıkları Ermeni sorunuyla, Sevres’in onayı ve değişikliğe tabi tutulması noktasında kendisini daha belirgin duruma getirmişti. Bu gelişmeler ileride Anadolu Hükümeti’nin İtilaf Devletleri’nce tanınmasını sağlayacak uluslararası gelişmelere neden olacaktır ki. Onlar da 4, bölümde incelenecektir.


TÜRK KURTULUŞ SAVAŞINDA TÜRK BASINI / Dr. İzzet ÖZTOPRAK / 252 - 253


Harp sırasında hususiyle ( özellikle) Mütareke gününden beri üzerine çöken bütün elemlere ve bütün müşküllere rağmen İstanbul şehrinin hala birçok gülünç tarafları vardır. Hatta diyebilirim ki, umumi görünüşü bakımından keder verici olmaktan ziyade komik ve acayiptir. Bu şehir, tıpkı ayağı kayıp da yuvarlanan bir şişman adam manzarasını gösteriyor. İnsanı için için acındırmakla beraber kahkahalarla da güldürüyor. Zavallı İstanbul, zavallı büyük ve muhteşem şehir, günü birinde senin bu hale gireceğine kim ihtimal verebilirdi? Siyah serviler ve beyaz minareler diyarı; ey, yedi tepesi yedi tane şaheserle taçlanmış cihan başkenti! Üç-dört yıldan beri senin artık bir “sirk” meydanından farkın yoktur. Tozların ve çamurların içinde birçok soytarı sabahtan akşama kadar tepiniyor, haykırıyor, zıplıyor, takla atıyor! Dünyada bir “sirk” meydanında bu yüzü boyalı, başı külahlı madeni sesli ve mihaniki (mekanik) hareketli palyaçoların tuhaflıklarından daha korkunç ne olabilir? İnsana öyle gelir ki, halkı güldürmeye çabalayan bu biçarelerin her birinin ayrı bir derdi, ayrı bir ıstırabı vardır. Kimisi bir fukara aile başı, kimisi bir genç kızın aşığı, kimisi çocuğu henüz ölmüş bir ana, kimisi içinde bir gizli kanser taşıyan hastadır. Veyahut Debanville'in o meşhur şiirinde olduğu gibi, kim bilir belki bazısı da derin hisli, ince kalpli birer şairdir. Daima bulutların üstünden baktıkları insanları yerlerde güldürmeye mahkumdurlar. Kırmızı boyadan yapılmış geniş sırıtışları kanayan bir yara gibidir, yüzlerinin kireci bir ölü beyazlığını andırır ve kalın sürmeler çekilmiş gözleri bir çukurun korkunç ve karanlık ağzıdır. Bununla beraber nedir o sır ki. “sirk” te hiç kimse ağlamaz, herkes güler, çocuklar ve kadınlar kahkahadan kıvranır? İşte İstanbul tıpkı bu tarzda gülünçtür. İşte İstanbul o süslü, boyalı kadınlarıyla, o sefih (zevk ve eğlence düşkünü) , züppe erkekleriyle, o kayıtsız ve gurursuz ihtiyarlarıyla, o sıska ve arsız çocuklarıyla, o soğuk kalpli bilginleri ve soğuk kafalı düşünürleriyle insanı böyle ve bu tarzda güldürüyor.


Bundan birkaç ay önce “ İstanbul Eğleniyor” başlıklı bir makale yazmıştım. Hayır, İstanbul eğlenmiyor. İstanbul eğlendiriyor. Cihanın dört köşesinden gelmiş bu kadar yabancı var, lazım değil mi ki, biraz avunup eğlensinler? Türkler misafirperverdir. İstanbullular ise hem misafirperver hem rind (kalender) ve naziktir. Onun için dünkü yangınlara rağmen, bugünkü göç sellerine rağmen bütün o sefaletlere, o açlıklara, o çıplaklıklara ve bahtın bütün o siyahlığına rağmen bu zehirli bozgun havasında, halk dişlerini sıkmış çalıyor, oynuyor, giyiniyor, süsleniyor, kırıtıyor.


Bazı şairler ve şair yaradılışlı bazı tarihçiler, imparatorlukların yıkılış devirlerini pek severler; en şayanı hayret zekaların, en dayanılmaz güzellerin ve en ince, en derin, en sarhoş edici hazların bu devirlerde geliştiğini söylerler; bunun içindir ki, yalnız yıkılış devirlerini terennüm eden şairler, yalnız yıkılış devirlerini hikaye eden tarihçiler vardır. Birçok tatlı günahlardan, şarap kokularından, musiki seslerinden ve şuh kadınların tebessümlerinden yapılmış bu yüzyılların dışında her yüzyıl onlara karanlık ve kasvetli görünür. Gerçi Roma’nın, Babil’in, Bizans’ın yıkılış devrini, şevket ve kemal devirlerinden üstün tutmamak için ortada hiçbir sebep yoktur. Şüphesiz ki, her Batı, Doğu’dan daha renkli ve daha ihtişamlıdır ve uzun, derin hülya saatleri fecre (tan zamanına) değil guruba aittir. Kalplerimizde ölmüş sevdaların uyandığı, başımız içinde kuru gül renkli esvaplarıyla el ele vermiş hatıraların raksa başladığı, gönlümüzün her türlü çerçeveden sıyrılıp bütün vücudumuzda bir coşkun sel halinde aktığı saat o saattir. Biten günle beraber her şeyin bittiğini hissetmek, haşmet ve ikbalin boşluğunu anlamak ve kendini bahtın haşin aşkına bırakmak ve biricik hikmet, biricik gerçek olarak yaşanılan saniyenin zevkini duymak; hayata tatlı tatlı, doya doya veda eylemek… İşte yıkılış halinde bir şehrin ilham ettiği şeyler bunlardır. Yaptıklarına gelince onları azametli bir sefalet, hakimane(hükmeden) bir delilik ve ahenkli bir coşkunluk tabirleriyle ancak anlatabiliriz.


İstanbul’un havasında böyle hisler mi dolaşıyor? İstanbul halkı böyle şeyler mi yapıyor? Ne gezer? İstanbul’da yalnız sırıtan, durmadan sırıtan bir halk var. En bayağı şeylerle eğleniyor, anlamadığı şeylere gülüyor, bilmediği şeyleri istiyor ve inciden boncuğa, altından tenekeye kadar her şeyi süs ve ihtişam sayıyor.


Bir akşam Kadıköy’ünde bir sinemada idim. Salon bayağı, pis ve soğuk, tıpkı bir ahıra andırıyordu. Localarda birçok süslü, lavantalı, pudralı, sürmeli kadınlar… Bunlardan birçoğunu tiyatroya giderken gördüm; buraya, içinden aydınlıklı büyük ve mükellef otomobillerde, bir operaya gelir gibi geldiler. Hepsinin sinema şeritlerinde görülen kadınları taklit eden bir halleri var. Manşonlarını tutuşları o kadar iğreti, kürklerine sarılışları, sağa sola bakışları o kadar yapmacık ki, insanın bunların kurulmuş birer büyük bebek olduklarına hükmedeceği gelir. Hepsinin elinde bir program ara sıra dikkatle okuyorlar, bu programlarda gösterilecek şeridin (filmin) mevzuu hakkında verilen tafsilat yalnız iki dilde değil, Fransızca ve Rumca olarak yazılırdı. Eminim ki bunların hiçbiri Rumca bilmiyordu, Fransızcayı da anlayan pek azdı; nitekim oyun sırasında her locadan, oyunun mevzuu ile ilgili öyle acayip, öyle yanlış öyle aslından uzak görüş ve düşünceler söylenmeye başladı ki, oturduğum yerde bu hale kızmak mı, gülmek mi gerektiğini bilmiyordum. Şerit tarihi bir olayı gösteriyordu. Kıyafetlerin antikalığı, kişilerin o zamana mahsus tavır ve hareketleri, ne seyrettiğini bir türlü anlamayan bu halkı filmin en acıklı yerinde bile kahkahalarla güldürüyordu.


Hayatımda halk denilen insan kitlesinin bu kadar ahmaklaştığını, bu kadar bayağılaştığını hiç görmemiştim. İçimden şeritleri Türkçe yazdırmak, hiç değilse dağıttığı programlarda gösterilen oyun hakkında Türkçe bir hülasa (özet) yaptırmak lüzumunu hissetmeyen nankör, kaba ve kayıtsız sinema sahibine lanetler ediyordum. Çünkü bu halkın bu tarzda eğlenmeye mecbur olmasına, yani anlamadığı, bilmediği bir dille, anlamadığı, bilmediği sahneleri seyretmek derecesine düşmesine sebep, biraz da sinema sahibi idi.


Müşterilerin büyük bir kısmı, hatta hepsi Türklerden ibaret olan bu adam, acaba hangi mazerete dayanarak bir Türk memleketinde Türk dilinin Rumcadan daha lüzumsuz olduğuna kanidir? Ve bu iğreti kadınlar ve bu sırıtkan efendiler acaba ne gibi kaçınılmaz bir ihtiyaç üzerinedir ki, kendilerini bu kadar gülünç bir hale sokan böyle nezaketsiz bir müesseseye doğru koşuyorlar ve bunda, belki, biraz da zevk buluyorlar.


Mutlaka Orta Afrika zencileri eğlence bahsinde bizden bin kat daha zevk sahibidirler. Zavallı gülünç İstanbul!


ERGENEKON MİLLİ MÜCADELE YAZILARI / YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU / 35-36-37-38


Ethem Bey hazırlığını süratle tamamlamaya çalışırken yeni meseleler çıkarmaktan da geri durmuyordu. Aralık ayının ortalarında Kütahya Mutasarrıf Vekilini haksız olarak ağır bir şekilde cezalandırmaya kalkıştı. Mutasarrıf Vekilliğini bir Kadı Efendi yapıyordu. Kuvayı Seyyare Kumandanlığı vatan haini saydığı bazı kimselerle, birtakım firarinin Kütahya’daki ailelerini tehcir etmek ve mallarına el koymak için Mutasarrıf Vekiline emir veriyor. Mutasarrıf Vekili Kadı Efendi bu muameleyi yapmak istemiyor. İstiklal Mahkemeleri teşkiline dair kanuna göre, techir kararı ve yetkisi İstiklal Mahkemelerine aittir diyor. Bunun üzerine Kuvayı Seyyare Kumandanı, Mutasarrıf Vekilini kendisine karşı itaatsizlik yapmış telakki ederek cezalandırmak üzere cepheye, karargahına celbediyor. Adamı saatlerce yürütüyorlar. Tekrar Kütahya’ya gönderiyorlar. Ne düşündülerse, bu defa da, Kütahya’dan kovuyorlar. Adam kalktı Ankara’ya gitti.


Yine aynı günlerde Ethem Bey bir başka mesele daha çıkardı. Sağa sola irtibat zabitleri gönderiyor, asker toplamaya çalışıyordu. Bunlarla şifre ile muhabere ederdi. Şifreli muhabere edemezsiniz, yahut şifrenin bir suretini Cephe Kumandanlığına vermelisiniz demiştik. Ancak muhabere de yapıyorlardı, şifreli muhabereye de devam ediyorlardı. Tabi biz de Ethem’in muhaberelerini kontrol ediyorduk. Bir gün Garp Cephesi Kumandanlığı irtibat zabitlerimizle muhaberemize mani oluyor, diye kıyamet koparmaya başladı. Halbuki biz açık muhaberelerini kontrol ediyorduk ama telgrafların karşılıklı gidip gelmesine mani olamıyorduk. Hulasa hadiseler birbiri ardından süratle gelişiyordu.


Biz de hazırlanıyoruz, Kuvayı Seyyare ile bir muharebeye tutuşmamız kaçınılmaz görünüyor. Bu ihtimale göre her türlü tedbiri almaya çalışıyorum. Söylemiştim Aralık başında bir ara, Yenişehir bölgesinde Yunanlıların bazı hareketleri sezilmişti. Durumu yakından görmek için cepheye giderken Kütahya’daki 61. Tümenin İnönü mevzilerine intikalini emretmiştim. Yunan ileri harekatı gerçekleşmeyince, Eskişehir’e intikal eden bu tümeni Eskişehir’den tekrar Kütahya’ya göndermek istedim. Kütahya’da Ethem Bey’in nüfusunu kırmak ve havaliye hakim olmak istiyordum. Tümen Kumandanı İzzettin (Çalışlar) Bey kıymetli bir askerdi. Kendisine güveniyorum. Ona sordum: Kütahya’ya gidip oraya hakim olmak mümkün mü? Bunu yapabilir misin dedim. Mümkündür, yaparım dedi. 61. Tümenin Kütahya’ya intikali için gerekli emri verdim. Fakat bu esnada Kuvayı Seyyare Kumandan Vekili Tevfik Bey’in Garp Cephesi ile münasebeti kesmiş olduğunu, raporlarını doğrudan doğruya Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verdiğini öğrenince, muhtemel gelişmeleri hesap ederek, bir emniyet tedbiri olmak üzere Eskişehir’de kuvvet toplamak istiyorum. Cephe emrindeki 11. Tümen Pazarcık mıntıkasındaydı, onu da Eskişehir’e celbettim. Ethem Bey’in mıntıkasında nizamiye kuvveti olarak yalnız 61. Tümenin bir alayı vardı. Bu alay cephede düşmanla temas halinde ve Ethem Bey’in emrinde bulunuyordu.


İSMET İNÖNÜ HATIRALARI / 222-223

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG