15 Eylül 1921

Başkomutanlık Yasası'yla Meclis'in yetkilerini kullanan Mustafa Kemal, gece yansından itibaren bütün yurtta seferberlik ilan etti. Seferberlik emrinde, yenilmiş düşmanı Anadolu içinde en son erine kadar imha etmek için ilan edilen bu seferberlikte, amaca varıncaya kadar, gerektiğinde silah altında bulunan sınıflardan başka askerlik yaşındakilerin de silah altına çağrılacağı bildirildi. Seferberlik emrinin uygulanabildiği yurt topraklarında 9.487.939 nüfus bulunuyor. Batı Anadolu ve Doğu Trakya'da Yunan işgali altındaki topraklarda ise 3.911.588 nüfus var. Mustafa Kemal, Milli Savunma Bakanlığı'na, seferberlik ilanının dışarda siyasi bir etki yaratmak için yapıldığını bildirdi. Şimdiye kadar adı konulmamış olmakla birlikte bütün ülkede seferberlik uygulanıyordu


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Sakarya'nın batısına geçiş girişimleri, Yunanların mukavemeti yüzünden başarıya ulaşamadı. İngilizlerin Yunan ordusuna yardım için 300 ton cephane, 30 dağ topu, 20 uçak, 5 tank, İstanbul limanından; 100.000 beygiri İzmir limanından Yunanlılara teslim edeceği haberleri alındı. Yunan kuvvetlerinin saldırısı üzerine Türk kuvvetleri Sivrihisar'ı boşalttı.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Merkez ordusu Komutanlığı, 58.000 Rus altınının, koruyucu tedbirlerle önceki gün Havza' dan Ankara'ya yola çıkarıldığını bildirdi


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Ankara' da görüşmeler yapmak üzere önceki gün Paris'ten İstanbul'a gelmiş olan Franklin Bouillon, bir Fransız destroyeri ile İnebolu'ya hareket etti


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Açıksöz'de 1. Habib: Bu savaşta madde ile ruh birbiriyle çarpıştı. Türk'ün ruhu galip geldi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Zafer müjdesi alındığı günün akşamı Ankara’da şenlik yapılmış mıydı? Hatırlamıyorum. Hangi elektrik aydınlığı, hangi gaz ışığıyla? Ertesi sabah Başkumandan Mustafa Kemal Paşa nasıl bir törenle karşılanmıştı? Onu da bilmiyorum.


Hamdullah Suphi, Ruşen Eşref ve ben Maarif Vekaletinin arabasında O’nu karşılamak için istasyona giderken O çoktan treninden çıkmış, otomobile atlayıp Çankaya yolunu boylamıştı. Kavaklıdere dönemecinde bize rast gelince ilk işi zarif ve güzel elini eldiveninden çıkarıp bize uzatmak oldu:


-İstasyona mı gidiyordunuz? Niye zahmet ettiniz? Dedi.

Sırtında her vakit ki avcı kostümlerinden biri, başında astragan kalpağı, bembeyaz tertemiz bir ipekli gömlek üstünde her vakit ki gibi özenle bağlanmış kravatı. Üzerinde 22 günlük cehennemin tozundan dumanında en hafif bir iz bile yok. Yüzü yıkanıp tıraşını olduktan ve kahvaltısını ettikten sonra çıktığı bir kır gezisinden dönüyordu:

Harp tarihinin en uzun en çetin meydan muharebesinden henüz muzaffer çıkmış bir Başkumandana bir milli kahramana söylemek için hazırladığımız minnet ve hayranlık sözleri içimizde kalmıştı. Hamdullah Suphi gibi bir büyük hatip bile, önümüzdeki adamın hiçbir iş görmemiş, hiçbir medih ve senaya layık değilmiş ve bizden biriymiş gibi duruşu karşısında ne diyeceğini şaşırmıştı.


(Kaynak: Vatan Yolunda / Yakup Kadri / Syf 176)


Hiçbir ordu dünyada Yunan ordusu kadar müsait şerait içinde harbe girmiş değildi ve dünyada hiçbir ordu, bizim kadar en fena şerait içinde harbi kabul etmemişti. Hiçbir milletin tarihinde Sakarya Harbi gibi müsavatsız bir harp, Sakarya Harbi gibi kağnıya bedel tank, tanka bedel kağnı harbi yapılmadı. Öyle iken düşman nasıl oldu da makhur ve münhezim ve biz nasıl oldu da galip ve muzaffer olduk? Oh, bunun bütün sırrı tek bir kelimededir; Ruhun kuvveti.

Düşmanlar her şeyi hesap ettiler, askerlerin miktarını, mühimmatın bolluğunu, vesaitin mebzuliyetini her şeyi hesap ettiler. Fakat onlar Türk ruhundaki enginliği ve o enginlikteki kudreti hesap edemediler. Bu harp yalnız zalim ile mağduriyetin, haksızlık ile adaletin, istila ile müdafaanın bir harbi değil, bu harp aynı zamanda maddiyat ve maneviyatın bir harbi oldu. Bu harpte madde ile ruh da birbirleriyle çarpıştı. Madde ki görünen bir kütle, ölçülen ve hesap edilen bir kuvvettir; görülüp hesap edildiği için, madde bu harpte çok mağrur ve emindi. Ruh ki görünmez bir sır, ölçülmez bir kudrettir; görülüp ölçülemeyen her şey gibi esrarlı ve muammalı kaldı. Madde ki her şeyi hesapla yapar, on Eylül’de Ankara’da vereceği ziyafeti hesaplamıştı, ruh ki yapacağı şeyi söylemez, aynı ziyafetin hesaplandığı günde düşmanı Sakarya’nın garbinde kovalıyor. Sakarya harbinden sonra yalnız biz değil, bütün dünya da anladı ki madde bir kere daha makhur ve münhezim ve ruh bir kere daha galip ve mütealidir!


İSMAİL HABİB SEVÜK’ÜN AÇIKSÖZ’DEKİ YAZILARI / YRD. DOÇ. DR. MUSTAFA ESKİ / 121-122-123


Atlarımızın etrafında bir toz bulutu var. Sağdan, soldan uzun cephane kolları geçiyor. Sağda yamaca sığınmış mütevazı bir hastane çadırı! Biraz sonra bir parıltı, müthiş bir gümbürtü dağlara uzanıyor. Karapınar’ın arkasındaki toplarımız faaliyete geldi diyorlar. Bu uzun ve müthiş inilti, dağlarda birbirine cevap vererek uzayan dev sesleri… Buna top faaliyeti diyorlar.

Karapınardan geçerken çadırlar ve evlerden küçük kızlar ve örtülü kadınlar sarı gergin yüzlerle, istifham işaretine benzeyen gözlerle bize bakıyorlar. Arkasındaki tepenin tarassuduna gidiyoruz. Atları aşağıda bırakmak lazım, kimse konuşmuyor. Yalnız köyün arkasından bir alev tarraka mütehakkim haykırıyor.


Şimdi tepedeyiz. Etrafta daha az sert, fakat daha pes ve engin tarrakalar vadilerde ve tepelerde dolaşıyor. Derin bir siperin içinde kürklü bir gölge var. Telefonuyla kalın bir sesle emirler veriyor. Bu, grup kumandanı Kazım Bey! Duatepe’ye onun fırkaları hücum ediyor.


Başkumandan, ayakta, arkasında geniş bir pelerin, uzaklara bakıyor. İsmet Paşa daha iyi dinlemek için başını telefona doğru eğmiş. Biraz uzakta Fevzi Paşa’nın geniş arkası görünüyor. Omuzları öne mütemayil, dağlara bakıyor. Etrafta gelen giden yaverler, siperin içinde harekat işini devam ettiren zabitler var.


Önümüzde bir ova, karşımızda çepçevre müdevver, iç içe sarı, kızıl, mor ve dumanlı dağlar. En garpta, sarı iki yüksek tepeli bir dağ. İşte bu Duatepe ve biz ona hücum ediyoruz.


Güneşin en yüksek, rüzgarın en kuvvetli olduğu an kavga azıyor. Duatepe’nin üstü birkaç ağızlı yanardağ gibi, dumanları ta gökte’


Yakındaki sırtlardan arkasındaki Kartaltepe’nin dargın ve siyah zirvelerinden topraklar, dumanlar fışkırıyor. Coşkun ve ebedi bir gümbürtü ortasında rengarenk dumanlar, beyaz kandiller gibi uçuşan şarapneller bu semavi teranenin sahnesidir. Bu bir dev dünyasına benziyor. Dağdan dağa devler birbirine eski günlerde böyle haykırmışlar, eski Türk hikayelerinde, dört yüz düşmanın ödünü patlatıp canını cehenneme gönderen nara işte buymuş! Kim bilir, belki topların ağzından Battalgazi de Türk askeriyle Bizans’a, Yunan’a bir daha meydan okumak için gürlüyor, belki bu tepelere tırmanan Türk askerinin hepsi, kalbinde bir Battalgazi, hücum ediyor.


Biliniz ey millet ki, bu cehennemi dumanlar arasında şu karınca gibi ilerleyen avcılar, biçilir gibi, bir sırası düştükçe öteki sırası koşan kardeşleriniz, devlerden, esatiri insanlardan çok büyüktürler. Azaptan, baruttan, heyecandan kararmış yüzleriyle ateşe ve ölüme atılan zabit, nefer, kumandan, bunlar kendileri de anlamayacak kadar, büyüktürler. Bunları görebilmek için elli sene ileri gidip uzaktan bakmak lazımdır. Çünkü onların kalplerini ve yüzlerini görmek için bizim bulunduğumuz yer kafi değildir. Onların o kadar bugün başları göklerdedir. O kadar bu milletin imanlı ve hummalı gayreti bugünün bize hücum eden dünyasının menfaat ve hırs gözlerinin fevkindedir. Bu kızıl hailenin arkasındaki meşakkat nedir Yarab! Bu gayretli millet önünde, bu gayretli millet için yaşamak ve gülmek ne leziz bir akıbettir.


İşte artık bir yer görünmüyor. Topların köpüren, azan, çıldıran ilahileri arasında bir şey işitilmez oldu. Bakıyorum Fevzi Paşa’nın omuzları dua eder gibi bütün bütün eğilmiş, Başkumandanın mavi gözleri yükseklere bakıyor, göğe akıyor gibi, İsmet Paşa’nın siyah gözleri sabit birer ateşe benziyor; biraz ileride, neferlerin yanık yüzlerinde kalbimi yoran bir bekleyiş, bir ıstırap var.

Artık plan, kumanda, sanat, her şey söyleyeceğini söylemiş, sıra Mehmet’e ve alay, hatta fırka kumandanlarına kadar Mehmet’le omuz omuza dövüşen zabitlerden müteşekkil iman ordusuna gelmişti.

Ne ıstırap! Ne bekleyiş! Önümüzde ölümle yüz yüze ateşler içinde boğuşan kardeşlerimiz için ne derin ve insani bir dua var.

Bir otomobil arkamızdan kumandanları hemen aldı, götürüyor. Onlar bu boğuşmayı daha yakından görmek ve belki hakim olmak için gidiyorlar.

Fakat ben zannediyorum ki, bir an için, o cehennem girdabı arasında, o sevgili kardeşlerin arasındayım. Dizlerimin altında taş, başımın üstünde duman ve ateş var. Boş ellerimi kaldırıyor haykırıyorum:

- Ey ulu tanrı! Bir an için Türkün sesini dinle! Sana İbrahim’in İsmail’i kurban ettiği günden beri hangi millet kanını uğrunda ırmaklar gibi böyle akıttı? Hangi millet senen taktis ettiğin istiklal ve senin verdiğin aziz iman için bu kadar ebedi bir meşakkat ve işkence içinde daima gözlerinde iman şulesiyle senin için öldü?

Sevgililerimizin en çoğu yok oldu, kuru topraklar üzerindeki son yurdumuz için bile dünya, cehennemi Anadolu’ya nakletti. Saçı bitmedik yetimler, kimsesiz kadınlar, beli bükük ihtiyarlarıyla altımızda bir avuç toprak, başımızda bir dam bırakmak istemeyen herifler, ve haydutlara karşı bu masum ve şehit millete ne zaman rahmetini bezedeceksin.

Yine zannediyorum ki bütün esarette inleyen kardeşlerimizin hepsi, İstanbul’un minarelerinden. Bursa’nın türbelerinden, İzmir’in harabelerinden ve bu ordu gerisinde bütün varlığı ile çalışan millet kafilesinden hepsi, bu an benimle beraber ellerini göğe kaldırmış, kararmış, katı, rençper elleri arasında gül yaprağı gibi Nermin çocuk elleri kendi halasları için bu cehennem içinde dövüşen kardeşlerinin açacağı necat yoluna dua ediyor.

Hangi an bilmiyorum, uzaktan bir dört nal sesi ve bir zabit arkadaş yanıma geliyor. “ Bir fırkamız arkadan Çekirdeksiz’e girdi. Duatepe’deki Yunan’ın arkasını çevrildi”

Bunu kumandanlara ve Duatepe’nin üstünde dövüşen diğer fırka karargahına haber vermek için koşan arkadaşlarla ben de koşuyorum. Otomobil uçuyor! Top neşidesi bu asil ve sert Anadolu’nun dağ ve tepe dalgası olan topraklarının can dili gibi! Karşımızdan kumandanların otomobili, etrafında uçan süvari yaverlerle toz içinde görünüyor. Harekat şubesi müdürü atılıyor, selam veriyor, anlatıyor, onlar uçup gidiyorlar, biz de ileriye!

Duatepe’yi döven topları geçiyoruz. Bir zabit haykırıyor; Buradan yürüyerek geçilmez eğilin!

Nihayet insanların topla şehit olduğu yerdeyiz; hepimiz gülüyoruz, hepimiz teker teker koşarak fırka kumandanının siperine atlıyoruz.

Kumandan başından miğferini, göğsünden zırhını çıkarmış, on beşinci asırdan bu sipere atlamış tunçtan bir heykele benziyor. O kadar Bülent, o kadar muntazam ve sert hatlarla oyulmuş bir kafası var.

Hepimiz birden müjde veriyoruz. Cehennem içinde boğuşan fırkasının halası demek olan bu haber onun tunçtan yüzünü değiştirmiyor. Yalnız rengi belli olmayan gözlerinde nemli bir dau var zannediyorum Bize halim, fakat kuvvetli bir sesle.

- Siz artık gidin diyor ve beni çok kuvvetli asker kolu siperden dışarı atıyor. Fakat dönüp onun elini sıkmadan gitmiyorum.

- Allahaısmarladık kumandan bey, Allah muvaffak etsin!

Kendi sesim bana topların arasından bütün Türk kadınlarının duasını tekrar eder gibi oldu. Evet şimdi bütün kadınlar, kumandan, zabit, nefer, hepsi için derinden dua ediyorlar. Şimdi topçuların, ihtiyatların, hatta nakliyenin önünden geçerken hep gözden göze, kalpten kalbe selamlaşıyoruz. Bütün ordunun kalbini Duatepe’den çıkan halas şulesi aydınlatmış, bütün ordunun ruhunu Duatepe’den çıkan zafer birbirine vurmuş gibi.

Tepede kumandan, zabit, nefer hepsinin nazarları Duatepe’de toplar susmuş, duman dağılmış, düşmanın kaçan kollarından çıkan toz bulutları ufuklarımızın ziyası parlatıyor. Duatepe’nin üstünde bir tek adam ayakta duruyor. O çıkanlardan ilk sağ vasıl olan neferdir, belki dua ediyor.

“Allah’ım Türk milletini daim koru!”


KURTULUŞ SAVAŞI VE EDEBİYATIMIZ / İNCİ ENGİNÜN- ZEYNEP KERMAN- SELİM İLERİ / 239-240-241-242-243

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG