15 Kasım 1921

Malta'dan dönen Rauf Bey, Meclis'e takdim edildi. Şiddetli alkışlar arasında yapuğı konuşmada, 20 ay rehin tutulduklarını anlatu. (ZC 1 4: 2 1 8; HM: 1 6; Söylev il: 462; Yak.Tar. III: 337)


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Çukurova Hıristiyanlan temsilcileri, Türklerin isteği üzerine Kelebek İstasyonu'na geldiler. Suphi Paşa, Ermenilerin kaçmamalarını istedi. Kemalist hükümeti övdü. Yasaların İslamlara ve Hıristiyanlara eşit olarak uygulanacağını söyledi. Ermeni temsilciler, Türk-Fransız Anlaşması'nın Hıristiyanların hayaunı garanti eden bir maddesinin bulunmadığını, resmi yetkisi olmadığı için Suphi Paşa'nın söylediklerinin bir güvence sayılamayacağını söylediler. Ermeniler, hızla Çukurova'yı boşaluyorlar. 22 Kasım'da yeni bir görüşme yapılacak, ancak bu görüşmelerin ve Fransızların ısrarları bir sonuç vermeyecektir. (Ener: 1 52; Ener 2: 285; Veou: 52 1 , 619)


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Fransız Yarbayı Sarrou, Türkiye'nin Paris Temsilcisi Ferit Bey'i Tarsus'ta karşılayarak onunla birlikte Mersin'e geldi. TBMM'nin pek adil hareket edeceğinden şüphesi bulunmadığını belirterek asayişi bozacak harekette bulunanları Ankara Hükümeti'ne teslim edeceğini ilan etti. Fransızların Çukurova'yı boşaltmalan hükmünü taşıyan Ankara Anlaşması'na karşı Ermeniler, Adana'da bir gösteri düzenlemişler, Fransız komutanı Dufieux, Hıristiyan ileri gelenleriyle hükümet konağında bir toplanu yaparak sıkıyönetimi haurlauruşu. (Ener: 1 5 1 ; Ener 2: 284)


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Meclis'te bucak ve köylerin yönetimi ile ilgili kanun teklifi görüşülürken Hüseyin Avni ve Tunalı Hilmi Beyler, kadınların da oy kullanmasını istediler. Kadınlann bugün bir esir hayau yaşadığını bildirdiler ve kurtanlmalannı istediler. Bazı mebuslar, bu öneriye şiddetle tepki göstererek kadınların oy kullanmasının şeriata aykın olduğunu ileri sürdüler. Başkan, öneriyi geçiştirdi. (ZC 14: 22 1 ; HM: 16)


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Kazım Karahekir, Mustafa Kemal'in 1 3 tarihli yazısına cevap verdi ve cevabının bir örneğini de İsmet Paşa'ya gönderdi. Karabekir, Doğu'da hükümet organlannın zayıf olması nedeniyle askeri işlerden başka işlere de müdahale etmek zorunda kaldığını anlatarak Meclis'te orduya dil uzatan kişilerle uğraşmaktansa, bu kuvvetleri dağıtmak gereğini savundu ve kendisinden şikayet edenlerin adlarını ve şikayet konularını istedi. Mustafa Kemal, Meclis'te ordu kumandanları ile uğraşıldığını belirterek komutanlardan yalnız askeri işlerle uğraşmalarını istemişti. (Karabeldr l: 979) .


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İngiliz Haberalma raporu: 1 Ek.im'den beri, Fransız tüccarları ve İstanbul'dak.i bazı ajanlar, Ankara'ya çok sayıda silah sauşı anlaşması yapular. 9-19 Ek.im günleri arasında da İstanbul'dan Anadolu'ya 1 048 subay gönderildi. (Şimşir 3: 307) İngiliz Askeri Haberalma Örgütü'nün Refet Paşa hakkında notu: Ilımlıdır. Geniş gönişlüdür. Milliyetçilerin en yetenekli liderlerinden biridir. Özel yaşamı kötü.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Ankara'ya gitmekte olan Ukrayna Kurulu Başkanı Frunze, Tiflis'te Sovyet Temsilcisi Legran'dan 1 . 100.000 Alun Ruble'yi Ankara'ya götürmek üzere teslim aldı (Yerasimos: 342)


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Malta tutuklularıyla 1 Kasım'da İnebolu'da değiştirilen İngiliz tutuklulardan Albay Rawlinson, İstanbul'dan Londra'ya hareket etti. Rawlinson, Türk ordusunu silahsızlandırmak amacıyla 22 Mayıs 191 9'da Erzurum'a gelmiş, 1 6 Mart 1920'de İngilizlerin İstanbul'u işgal edip yurtseverleri tutuklamaları üzerine, evinde gözalbna alınmışu. (Qaescbke 1: 1 66)


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Hakimiyeti Milliye'de Mahmut Esat: 1 908 Devrimi halk egemenliğini gerçekleştiremedi. Bu son ve ulusal üreticiler hareketi, üreticileri efendi kılacak.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Benim için Garp Cephesinde misafirliğimin son merhalesini, karargâhın ileriye doğru nakli üzerine, Sivrihisar teşkil etmişti. PolatlI’ya ve hattâ Ankara’ya nisbetle çok daha rahat olan bu kasabanın geniş, ferah ve konforlu diyebileceğim evlerinden birinde «Yunan Fecayii» kitabımın son rötüşlerini yapacak ve onu Erkânı Harbiyeye teslim etmek vazifesiyle An­kara’ya dönecektim.

Hareketimden bir kaç akşam evvel bu münase­betle vedalaşmak üzere İsmet Paşanın yanına gittim.

Beni yemeğe alıkoymuş, ayrıca Halide Hanımı da dâ- vet etmişti. Garp Cephesi Kumandanı fevkalâde ne­şeli görünüyordu. Kendine mahsus humour'iyle mek­tepten çıkıp Yüzbaşı olarak ilk vazife başına geçtiği zamanlara ait hikâyeler anlatıyor; sonra Yemen hatı­ralarına, Yemen hatıralarından Cihan Harbinin belli başlı safhalarına geçiyor; bizi kâh güldürücü, kâh hayrete düşürücü, kâh hüzünlendirici şeyler söylü­yordu. Derken duruyor, bir derin düşünceye dalmış görünüyordu. Sonra «Geçmişi bırakalım, biraz da ge­lecekten bahsedelim, ister misiniz?» diyor ve bizimle Millî Mücadelenin askerî safhası kapanır kapanmaz neler yapmamız lâzım geleceğini konuşuyordu. İlk defa, bu münasebetledir ki, o akşam, bizde Batı ör­neklerine göre bir Cumhuriyet rejimine imkân var mı­dır yok mudur meselesine temas etmiştik. İsmet Paşa, bütün samimiyetiyle böyle bir inkılâbın mümkün oldu­ğuna ve «behemehal» yapılması lâzım geldiğine ina­nıyordu.

İsmet Paşanın, arasıra edebiyattan, güzel sanat­lardan bahs açtığı da oluyordu ve dikkat ediyordum, hangi bahse dair olursa olsun, sözlerinin, ifâde tarzı­nın üstünkörü veya harcıâlem denilebilecek hiçbir tarafı yoktu. Bütün görüşlerinde, düşüncelerinde uya­nık, ince ve işlenmiş bir zekânın özellikleri ve orijinal­liği göze çarpıyordu.

O akşam, İsmet Paşa'da dikkatimi çeken diğer bir hususiyet de bize bıkkınlık vermemek için herhan­gi bir konu üzerinde fazla durmaktan çekinmek sure­tiyle gösterdiği evsahipliği nezaketi ve sohbet sana­tıydı. Bu iki terbiye ve zekâ hususiyetine Frenkler «tacte» ve «charme» adını verirler. Bu kelimelerin. birincisini Türkçe olarak «her şeyi yerinde yapip her ■sözü yerinde söylemek» İkincisi de OsmanlIca olarak «füsunkârlık» diye ifade edebiliriz. Nitekim, ben o ak­şam İsmet Paşadan tam mânasiyle böyle bir zekâ füsununun tesiri altında ayrılmıştım.

Hiç unutmam, konuşmalarımıza devam ederek sokak kapısının önüne kadar çıkmıştık. Elimi sıkar­ken «Yarın gidiyorsunuz, tekrar gelmiyecek misiniz?» diye sormuştu. Ben, hazırladığımız kitabı bastırmak için İstanbul'a gitmek mecburiyetinde olduğumu söy­leyince: «Öyleyse, İzmir'de görüşeceğiz» demişti. O dakikadan itibaren tâ İzmir zaferine kadar benim bir Kanatlı mahluktan hiç farkım kalmamıştı.


(Kaynak: Vatan Yolunda / Yakup Kadri Karaosmanoğlu)


Ankara'ya varışımızın üçüncü, 15 Kasım cumartesi günü sabahı, Mustafa Kemal Paşa misafir olduğum daireye geldi. Fethi Bey'le birlikte idik. Biraz görüştük. Sonra Fethi Bey va­zifesine, biz de paşa ile birlikte Meclise giderek, Umumî He­yet müzakeresine iştirak ettik. Mebusların çoğunu, İstanbul Meclisinden tanıyordum. Şahsen tanımadığım yeni mebusla­rı, Mustafa Kemal Paşa tanıttı. Bundan sonra bir de, Umumî Heyete resmen takdim töreni yapıldı. Riyaset makamım işgal etmekte olan birinci Reis Vekili Haşan Fehmi Bey:

"Sivas Mebusu kahraman Rauf Bey'in, Malta'dan gelerek yüksek Meclisinize iltihak ettiğini arzeylerim." deyişi üzeri­ne, mebuslar hep bir ağızdan: "Kürsüye buyursunlar, kendi­sini görmek isteriz." arzusunu izhar ettiklerinden, kürsüye çıkıp, birkaç söz söylemek zorunda kaldım ve dedim ki:

"Hepinizce malûm olan, İstanbul'un 16 Martta işgali hadi­sesiyle, bu milletin istikâl içinde hür yaşamak kat'î karar ve imanını birtakım oyunlarla boğmaya çalışan düşmanlar, mu­kaddes mücadelemizin milleten gelmeyip, birtakım kimsele­rin şahsî teşebbüsleri imiş gibi gösterip, bunu akıllarınca kö­künden kazımak maksadıyla İstanbul'daki Meclisi basarak, bazı arkadaşlarla beni de tevkif ve Malta'ya sürmüşlerdi. Ta­rihte, devlet adını taşıyan herhangi bir teşekkülün bu gibi ha­reketlerde bulunduğunu ben şahsen hatırlamıyorum. Bu ta­arruza cüret eden düşman, bize ne esir, ne de tutuklu mua­melesi yapmaya cesaret edemedi. Elinde bulunduğumuz yir­mi ay müddet içinde herhangi birimizin izzetinefsimizi inci­tecek her türlü teşebbüsten çekindi ise de, İstanbul'da tevki­fimizin ertesi günü yayınlatmış olduğu beyannamede, o za­mana kadar cereyan eden ve ileride cereyan edecek vakalara karşı bizleri rehine olarak aldığını ve bu maksatla elinde tu­tacağını ilân etti. Biz buna güldük. Benim, muazzez milletim azim ve kararına, vatanın binlerce yıllık tarihini ve bihakkın lâyık olduğu şerefli hayatı idame edeceğine olan kanaatim bir gün bile sarsılmamıştır. İşte bugün, arkadaşlar bunu idrak et­mekle müttehir ve mesudum.

Mübarek milletimizin itimadını haiz olarak, onu liyakatle temsil eden siz vekil arkadaşlarımın gösterdiği metanet ve ce­lâdet tarihimize istiklâl hakkımızı müdafaa yolunda pek kıy- metli bir misal kaydederek, bu suretle imhaya çalışan düş­manların elinden, şan ve şerefimizle kurtardı. Şimdi, aranız­da bulunmakla şerefyabım. Bunun için şükranlarımı arzede- rek, Allah'tan cümlenizi her işinizde muvaffak eylemesini di­lerim. Gösterdiğiniz teveccühe kalbimin bütün samimiyetiy­le tekrar tekrar teşekkürler ederek, Cenabı Hak'tan, yakın bir zamanda vatanımızı düşman taarruzlarından tamamen tah- lis, milletimizi bütün emellerine ve gayelerine kavuşturması­nı tazarrû eylerim."

Bu sözlerim, amin sesleri ve alkışlarla karşılandı. Mebus arkadaşlar, o gün yüzlerini ilk defa görüp tanıdıklarım da da­hil olmak üzere, hakkımda hararetli tezahüratta bulunurlar­ken, ezcümle Amasya Mebusu Ömür Lütfü Bey'le, Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey gibi bazıları, Hamidiye seferinden de bahisle, uzun uzadıya sitayişlerde bulundular. Bilhassa Çankırı Mebusu Hacı Tevfik Efendi'nin:

"Muhterem Raufumuzu bizim bildiğimiz gibi, bütün ci­han da bilir. Bir ayeti kerimede buyurulduğu gibi, onu gece de bilir, gündüz de bilir, silâh da bilir, deniz de bilir, Rauf Bey, milletin her fedakârlık istediği gün, bihakkın, fedakârlığını ibraz etmiş ve her zaman fedakârlıkla, en önde bulunmuş­tur." tarzında konuşması beni o kadar mütehassis etti ki Mal­ta'da geçen sürgün günlerinin bütün acılarını unutturdu. Meclisten ayrıldıktan sonra o akşam yemeğini Mustafa Ke­mal Paşa'nın Çankaya'daki köşkünde yedik. Davetli olanlar arasında benden başka Fevzi (Çakmak), Cevat ve Yakup Şev­ki paşalarla, Tiflis mümessilliğine tayin edilen Muhtar ve Doktor İbrahim Talî beyler de vardı. İbrahim Talî Bey, Battım Başşehdenberliğine tayin edilmişti. Sofrada, Cemal Paşa'nın yarandan gelmiş, Abdürrahman isminde bir gençle de tanış­tım. Bizi Afganistan'da temsil ediyormuş.


(Kaynak: Siyasi Hatıralarım / Rauf Orbay / Syf 475)

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG