15 Temmuz 1921

Türklerin gece saldırılarından sonra gün, çetin çarpışmalarla başladı. Türkler araziyi adım adım savunarak çekiliyorlar. Birçok ölü ve yaralı verildi. 4.Tümen'in Kurmay Başkanı Şerafettin Bey, esir düştü. Bir Yunan tümeni, Türk 3. Grubu'nun mevzileri karşısında tahkimat yaparak kaldı. Yumruçal ve Nasuhçal çarpışmaları. Türkler, 1799 metre yüksekliğindeki dağ tepelerini savunuyorlar. Afyon yakınlarında Yunanlılara ait bazı mevziler ele geçirildi. Yunanlılar ele geçirdikleri Yumruçal'ı bütün yedeklerini savaşa sokarak koruyabildiler. Bozüyük ve Tavşanlı yeniden Yunanların eline geçti. Önceki gün Yunanlıların işgal ettiği Bilecik geri alındı, ancak gece yeniden Yunanlıların eline geçti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Ankara'da Maarif Kongresi toplandı. Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey'in çabasıyla toplanmış olan kongreye 250 kadar bay ve bayan öğretmen katılıyor. Kongre 2ı'de kapanacak. Türkiye'de öğretmen sayısı ile ilgili kesin bilgi yok. Savaştan önce, bugünkü sınırlar içindeki topraklarda ı 2 .8 ı 2 ilkokul, 153 orta dereceli okul, 17 yüksek okul bulunuyordu. Öğretmen sayısı ise 19.212'si ilkokullarda, ı .815'i orta dereceli okullarda, 368'i ise yüksek okullarda olmak üzere 2 ı .404 idi. İlkokullarda 596.46o, orta dereceli okullarda 27.461 , yüksek okullarda 6.667 öğrenci okuyordu. Şimdi bu sayıların daha da azalmış olacağı tahmin ediliyor. Mustafa Kemal, Kongre'yi açış konuşmasında, eski devrin boş inançlarından, doğunun ve batının etkilerinden uzak, milli bir eğitimin gereğini anlattı. "Çocuklarımızı ve gençlerimizi yetiştirirken onlara özellikle varlığı ile, hakkı ile, birliği ile zıt düşen yabancı unsurlarla mücadele gereği telkin edilmelidir. Büyük tehlikeler önünde uyanan milletlerin ne kadar sebatkar oldukları tarihen sabittir. Milletimiz, silahı ile olduğu gibi, zihni ile de mücadele zorundadır" dedi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Harington'un Londra'ya telgrafı: Yunan gemilerine İstanbul'u üs olarak kullanma izni vermekle tarafsızlığı kendimiz bozmuş olacağız. Milliyetçileri kızdıracağız. Yunan ilerlemesini durdurduktan sonra bize saldıracaklar. Mustafa Kemal'le görüşme kapısının kapanmasına karşıyım.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Moskova Elçisi Ali Fuat Paşa, Dışişleri ve Maliye Bakanlıklarına gönderdiği bir yazıda, Sovyet yardımıyla ilgili bilgiler verdi. Yazıya göre, Türkiye'nin istediği 50 milyon altın rubleye karşı ilk yılda 10 milyon verilmesi kabul edildi. Bunun 4 milyonu bugün alınarak Trabzon Kumandanı Seyfi Bey'le Kars'a gönderildi. 1.600.000 altın Ruble, silah satın alınmak üzere Stockholm'e gönderildi. 14 Mayıs'ta alınan 240.000 altın Ruble ise elçilikte alıkonuldu. Bu yılın alacağından kalan 4.600.000 liranın ise, Avrupa ile girişilen siyasi ilişkilerden ötürü ödenmesinde zorluk çıkarılıyor. Ali Fuat Paşa, Moskova'da elçiliğin açılışından önce yapılan yardımlarla ilgili bilgi topladıklannı da belirtti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Açıksöz: Taarruz gelişiyor.


İ. Habib: Kazanacağımızdan niçin eminiz, çünkü bir gayemiz var. Mutlaka muzaffer olmak! Başka hiç bir ihtimali düşünmemekten doğan bir emniyet.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Bir akşam üstü Halide Edip Hanım ve misafirleriyle sakin sakin çayımızı içip sohbet ederken düşmanın genel taarruza geçtiğine dair aldığımız bir telefon haberi üzerine büyük olaylar karşısında duyulması olağan heyecandan başka bir tesire kapılmamıştım. Hatırladığıma göre bu sırada Halide Edip Hanım’ın yanındaki misafirler arasında Büyük Millet Meclisi Umumi Katibi Recep Bey (Recep Peker) Sıhhiye Vekili Doktor Refik (Refik Saydam) ve sanırım, Malta sürgününden henüz kurtulup gelmiş olan Fethi Bey (Fethi Okyar) Ahmet Ağaoğlu vardı. Bu haberin onlar üzerinde de aynı tesiri yaptığını görüyordum. Halide Edip Hanım ise hemen o dakikada Eskişehir’e gitmeye karar vermişti. Gerçi, henüz ordu da askeri bir vazife almış değildi ama, Kızılay teşkilatı içinde veya Eskişehir Askeri Hastanesi’nde hizmet görmesine hiçbir şey mani olamazdı. Nitekim , öyle yaptı; ertesi gün sabahleyin trene atlayıp Eskişehir’e gitti.


Ben Halide Edip Hanım’a imreniyordum. Hele dostum Ruşen Eşref’in Hakimiyet-i Miilliye’nin harp muhabiri sıfatıyla cepheye gittiğini haber alınca artık yerimde duramaz olmuştum. Öteye başvuruyor, beriye başvuruyor, bir an evvel cepheye ulaşmak çarelerini arıyordum. Nihayet taarruzun ikinci günü trende kendime uygun bir yer bulabildim. Bu üçüncü sınıf bir yolcu vagonunda idi. Vagondan içeri girince güya sözleşmişiz gibi Ruşen Eşref’in haremi Saliha Hanım’ı da aynı vagonun köşesinde otururken buldum. O da bir hastabakıcılık göreviyle Eskişehir’e gidiyordu. Ben ise daha ileride, Kütahya istikametinde bir yerde Batı Cephesi Karargahı’na ulaşacaktım. Bunun için gereken “izin belgesini” Milli Müdafaa Vekaletinden almıştım. Sırf askeri nakliyata mahsus bir trende bize yer ayırtan da zaten başında Refet Paşa’nın bulunduğu bir vekaletti.


Fakat işte tren bir türlü kalkmasını bilmiyordu. Arada bir, başımı vagonun penceresinden dışarıya uzatıyordum. Hiçbir hareket hazırlığı göremiyordum. Bir yandan da vakit ilerliyor, akşam saati yaklaşıyordu. Gidip vaziyeti bizzat şimendifer memurluğundan soruşturmak istedim. Vagondan indim. Bir de ne göreyim? Bizim Kalaba köyünde, hemen her gün birlikte vakit geçirdiğimiz Erkanı Harbiye’nin subayları ve bunlar arasında Recep Bey’le Edip Servet Bey bir grup teşkil etmiş, gayet yavaş sesle konuşup duruyorlar. Hallerinde öylesine bir kaygı ve keder vardı ki, şaşkın şaşkın yüzlerine bakakaldım. Dostum Miralay Salih Bey’in mavi gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gibiydi. Şen ve babacan Edip Servet’in pembe yanakları sapsarı kesilmişti. Konuşkan Recep’in çenesini bıçaklar açmıyordu. Öbürlerinin bana bakışlarından ise yalnız “Burada ne işin var?” sorusunu okuyordum.


Bu durumu, cephedeki bir kötü vaziyet haberinden başka neye yorabilirdim? Sormaya cesaret edemeyerek ben de bir müddet sessiz sessiz önüme bakıp durdum. O vakit içlerinden en az konuşanı ve o anda en üzüntülü görüneni, Miralay Salih Bey, zoraki bir tebessümle gülümseyerek;


“Sanırım ki, sizin için bugün yolculuk nasip olmayacak” dedi.


Bunun üzerine başlayan bir konuşmadan sonra yalnız şunu anlayabilmiştim. Ordu en kıymetli tümen kumandanlarından birini kaybetmişti ve bu, orada bulunanların, özellikle Salih Bey’in pek aziz silah arkadaşlarından Miralay Nazım Bey’di. Ben, gerçi bahsi geçen zatı tanımıyordum. Fakat, harbin ilk günlerinden bir kumandanın, bana anlattıklarına göre, alnından vurularak şehit düşmesindeki mananın fecaatini sezmeyecek kadar da bilgisiz değildim….


(YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU)


NUTUK / 834-835


Mehmet Nazım…

Milli Mücadele’ye ilk katılan subaylardandır.

Miralay Refet Bele Bey emrine verilen kuvvetlerle isyanı bastırmak üzere bölgeye sevk edilir. Bolu Düzce Adapazarı bölgesindeki bu irticai ayaklanma Halil İbrahim Bey (Çolak) ve Mehmet Nazım kuvvetleri tarafından bastırılır. Eşkıyalar bu esnada Teğmen Abdulkadir’in sünnetsiz olduğu yönünde bir söylenti yaymış, halk da buna inanmıştır. Eşkıyalar ‘millicilerin aslında gavur olduğu’ iddialarını buna dayandırmaktadır. Bunun üzerine Binbaşı Nazım Bey, bir doktor ve şehrin ileri gelenleri huzurunda şehit teğmenin kabrini açtırır ve eşkıyaların yalan söylediğini ortaya koyar. Burada Kuveyi Milliye’nin amacının İslam topraklarını düşmandan kurtarmak olduğunu kanıtla anlatmış olur. Bir anda şehirdeki hava tersine döner. Genç teğmeni katledenler ve katillere yardım ettiği kanıtlananlar, katliamı gerçekleştirdikleri yerde kurulan sehpalarda idam edilir. Binbaşı Nazım bey bolu düzce bölgesinde kaldığı süre boyunca Kuvayi Milliye’nin gerçeğini, İngiliz işbirlikçiliği yapanların yalanlarını halka anlatmak için oldukça fazla çaba sarf eder. Yalnızca askeri görevini yerine getirmekle kalmayıp aynı zamanda Kuvayı Milliye’ye sempati yaratma başarısıyla da Ankara’da dikkat çeken Binbaşı Nazım, Türk askerinin itibarını yeniden tesis ettiği için ordu içerisinde de büyük takdir toplar.

Bolu yöresinde kaldığı sürede mümkün olduğunca namazlarını cemaatle kılar. Dört aydır Bolu’dadır ve sadece kontrolü tümüyle sağlamakla kalmamış, halkın güvenini de kazanmıştır.


24 Eylül 1920 günü Cuma namazında Hafız Mehmet Arif Efendi minberde hutbesini okurken ayağa kalkar, ‘Gördüğümüz tahsile rağmen biz bile Arapça hutbeyi anlayamıyorsak, tahsilsiz sokaktaki vatandaş nasıl anlayacak? Bu hutbeyi Türkçe okumak mümkün değil midir?’ diye sorarak cemaatin arasındaki müftü Amasyalı Ahmet Efendi’den fetva ister. Daha müftü cevap vermeden minberdeki hoca, Hafız Mehmet Arif Efendi okuduğu hutbenin Türkçesini tekrar etmeye başlar. Böylece vatandaşın dinini anlamasını, özünü öğrenmesi adına Bolu’da çok önemli bir adım atılmış olur.


İsyanları bastırdıktan sonra Bolu-Düzce-Gerede-Mudurnu yöresi gençlerinden oluşan bir tümen kurar. 29 Ekim 1920 günü kendi oluşturduğu tümenin başında halkın coşkulu vedası ile Ankara’ya uğurlanır. Milli Mücadele’nin en buhranlı günlerinde isyan bastırmaya geldiği yerden bir kahraman olarak uğurlanır. Birkaç gün sonra Meclisin önüne gelen tümeni gören vekiller, askerler mutlulukla birbirine sarılır. Öyle ki o dönemde Ankara’ya gelen yabancı temsilcilerle hep bu tümen gösterilir, geçit gösterileri yaptırılır.


--


Sabah erken saatte Yunan 1 ve 2.kolorduları harekete geçer ve ilerlemeye başlar. Türk ordusunun yaklaşık 7000 savaşçıyla karşılamaya çalışacağı kuvvet 25000 kişiyi geçmektedir. Cephe emrini alır almaz iki alayıyla mevzilerini tutmak için harekete geçen 4.Tümen (Komutanı Yarbay Nazım Bey)’in karargahı da hemen arkalarından harekete geçer. Bölgeye ulaşınca orada bir tuhaflık vardır. Yarbay Nazım Bey ile Binbaşı Şerafettin Bey’le yaptıkları değerlendirme sonucunda tepeyi tutmaya karar verirler. Oysa bu sırada Yunan 5.tümeninden bir piyade takımı cepheye sokulmuştur. Açılan makineli tüfek ateşi Türk 4.tümenini hazırlıksız yakalar. Muhafız takımının da, karargah subaylarının da çoğu orada şehit olur. Tümen Komutanı Nazım Bey ve Kurmay Başkanı Şerafettin Bey ağır yaralıdır.


Yaralı komutanını istasyondaki doktorlara yetiştirmek için atını dolu düzgün süren Ankaralı Zeynel Çavuş ağlayarak ona yalvarır: ‘Gözünü seveyim dayan komutanım’


Yarbay Mehmet Nazım’ın bilinen son sözü dudaklarından burada dökülür: ‘Asıl siz dayanın çocuğum’


(Kaynak: Sakarya / Selim Erdoğan / Syf 84)


Yunanlıların son zaferi bir süreden beri Mekke ve Medine Araplarının İslam dünyası üzerindeki üstünlük iddialarıyla Türkiye’deki bağımsızlık hareketi arasında bocalayarak hangisini destekleyeceğini şaşıran Müslüman dünyasında geniş yankılar yapmıştır.


Bilindiği gibi, Hicaz Şerifi’nin liderliği altındaki Araplar Doğu İmparatorluğu’nu korumak amacını güden İngiltere’nin parmağı ucunda hareket etmektedir. Yunanistan yada başka bir devlet Kemalist’leri alt etmeyi başardığında İngiltere amacına ulaşacak, tüm İslam dünyasının denetimi İngilizlerin eline geçecektir.


Yunanlıların son başarısının Fransızları da bir hayli şaşırttığı ve düşünceye sevk ettiği anlaşılmaktadır.


(Kaynak: AMERİKAN BASININDA TÜRK KURTULUŞ SAVAŞI / OSMAN ULAGAY / syf 140)

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG