16 Nisan 1921

Doğu Cephesi birlikleri, Hükümet'in önceki günkü kararı üzerine, Ermenistan topraklarını boşaltarak 16 Mart tarihli Moskova Anlaşması'nda belirlenen sınırın batısına çekilmeğe başladı. 11.Kızılordu Kumandanı, 13'te verdiği notada, Türk birlikleri çekilmezse Gümrü'ye kuvvet göndereceğini bildirmiş, bunun üzerine Hükümet, Sovyetler'le bir çatışmaya meydan verilmemesi için buraların boşaltılmasını dün Karabekir'den istemişti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Yunanlılar, Orhangazi halkını Gemlik'e sevk ettiler. Sevk tamamlanınca evlerdeki eşya toplandı. Askerlerle çeteler arasında bölüştürüldü. Binden fazla evin, 3 büyük caminin, 3 mektep, 12 medrese, 2 hamam, 1 ipek ve 4 zeytinyağı fabrikasının bulunduğu kasaba ateşe verilerek yakıldı. Birçok insan öldürüldü. Gemlik'in Karacaali köyünü basan Yunan askerleri ve yerli Rum çeteleri yağma yaptılar. 10-18 yaşları arasındaki 5 kızı dağa kaldırarak onların ırzlarına geçtiler. Ölü cesetleri ile dolu köy, baştan aşağı yakıldı.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İstanbul Hükümeti'nin Harbiye Bakanı, Askeri Adliye Dairesi'nin 16 Aralık 1920 tarihli sorusuna verdiği cevapta, Kuvayı Milliye ile ilgili suç dosyalarının kaldırılmasını emretti. Askeri Temyiz Meclisi, 9 Aralık'ta Padişah'ın 11 Nisan 1920 tarihli iradesinin geçerli olup olmadığını Askeri Adliye Dairesi'ne, daire de Harbiye Bakanlığı'na sormuştu. Bakan cevabında, Kuvayı Milliye'nin alkışlanacak bir hareket olduğunu da bildirdi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Curzon, Atina Elçisi'ne, İtilaf Devletleri'nin Türkiye'ye silah satamayacaklarını, Yunanistan'a karşı da başka türlü hareket etme imkanının olmadığını bildirdi. "İtalyan firmalarının Türkiye'ye silah sattıkları iddiaları üzerine İtalya'nın dikkatini çektik" dedi. İngiltere, Türk-Yunan savaşında tarafsız olduğunu Yunanistan'a 14'te bildirmişti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Fransız kadın yazar Berthe Georges-Gaulis Afyon'da


İleri: Türkiye ile aralarında arabuluculuk istemediklerini söyleyen Yunanlılar, şimdi İtalya aracılık yaparsa memnun olacaklarını söylüyorlar. -Dumlupınar'da 5 günlük savaşın mesut sonucu. Türk ordusu İzmir'e yürüyor.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


AFYONKARAHİSAR


Yunanlılar büyük bir hızla geri çekildiler. Arkalarında küçük bir tepe oluşan yığınları bıraktılar. Bunlar bölgedeki bütün kanatlı kümes hayvanlarının tüyleridir. Bunların yanında yün yığınları var. Bunlar da kesip yedikleri koyunların yünleri. Bunlardan başka yer yer mermi çukurları, kağıt yığınları, konserve tenekeleri, hayvan leşleri görülüyor. Burası tam bir savaş alanı. Bunun gibi daha başkalarını da gördüm ama, burası çabuk çekilen bir düşmana aitti. Milliyetçiler kendi mallarına yeniden sahip oluyorlar, düşman bunları tamamıyla tahrip etmeyi başaramamış. Birkaç yanmış ev, toz duman olmuş bir istasyon, dinamitlenmiş bir köprü. Köprü çabucak onarıldı. Ve hayat yeniden eski temposunu aldı.


Afyonkarahisar siyah bir kale, daha doğrusu Afyon’un kalesi. Burası Anadolu demiryollarının belli başlı kavşak noktası. Fakat bugün Haydarpaşa yoluyla İstanbul’a akan büyük transit faaliyetinden eser yok. Bağdat hattı bir süre kesik parçalar haline gelmiş. Afyonkarahisar’daki antrepolar bomboş. Geriye kalan enkazdan, milliyetçilerin pek çabuk bazı tesisler kurduklarını taktirle gördüm. Burdur’daki genç telgraf müfettişi, hiçbir şeyden yılmadan, tahrip edilmiş telgraf hatlarını büyük bir çabayla onarıyor.


Yanlarında kaldığım, şehrin tanınmış Müslüman aileleri son tedhiş hareketinden çok korkmuşlar, ama mobilyalarını ve mallarını yağmadan kurtarabilmişler. Bu bakımdan şanslılar.

İsmet /İnönü ) Paşa’nın yaveri, ulaştırma subayı, beni özel bir vagona yerleştirdi ve yola çıktık. Uzun trenimiz tamir edilmekte olan bir köprüye yaklaşınca durdu. Subaylar, askerlerin trene binmesine nezaret ediyorlar. Onarım işi ve vagonların dolması bittikten sonra tekrar yola koyulduk. Demiryolundaki makaslar mermi isabetiyle yamru yumru olmuşlardı. Bütün gece yol boyunca istasyonlarda, yaralı taşıyan ya da cepheye asker götüren trenlerle karşılaştık, artık savaş bölgesinin tam içindeyiz.


ESKİŞEHİR


Gecenin saat iki buçuğu. Şimdi on sekiz ay önce, İngiliz subaylarının alaylı bakışları arasında ayrılmış olduğum aynı gardayım.


Ne büyük değişiklik. Buradaki askeri çalışma, Fransız cephesindeki görünümü hatırlatıyor. Her yerde silahlar çatılmış her taraf insan ve askeri teçhizatla dolu. Bölükler burada oluşturuluyor. Bu arada İsmet ( İnönü ) Paşa’nın genç pilotu yanıma yaklaştı, mantomu ve valizlerimi aldı. İki dakika sonra arabadaydım. Biraz sonra da gardan uzaklaştık. Elime bir program tutuşturuldu: Doktor Faruk Bey’in evinde kalacaktım. Yol boyunca bani karşılamayı çok arzu etmesine rağmen, buna imkan bulamayan İsmet Paşa, yarın öğleyin burada olacak. O zamana kadar da ben. Askeri hastahaneleri ve yaralıları barındıran diğer tesisleri ziyaret edeceğim.


Gece, hafızamda çok iyi yer etmiş olan gerçek Eskişehir’i tekrar bulmaya çalıştım. Ama ne gezer, şehrin bütün meydanlarına çadırlar kurulmuş, yeni mahalleler inşa edilmiş. Araba doktorun evinin önünde durdu. Haftalarca kamp hayatı yaşadıktan sonra, birdenbire önüme çıkan fırsattan yararlanarak biraz konfora kavuşacağım. Biraz lüks bir yemek salonunda güzel bir şekilde hazırlanmış masada yemek yiyeceğime ve şehrin göbeğinde bir evde oturacağıma seviniyorum.


Sabahın saat dördü. Bu saate kadar durmadan konuştuk. Saat dokuzda yola çıkmam gerekiyor. Yaver, “ Şayet alarm düdükleri duyarsanız fazla telaş etmenize gerek yok, bu bir Yunan uçağının ziyaretidir. Bunlar o kadar beceriksizler ki, fazla bir kötülük yapamadan çekip giderler” diyor.


Eskişehir’de, Gündüzbey savaş alanından getirilen yaralılarla dolu sağlık tesislerini gezdim. Kızılay ekipleri durmadan çalışıyorlar. Her yer çok temiz. Ameliyathaneleri, pansuman odalarını dolaştım. Hastaların sabır ve tahammüllerini, doktorların ve hemşirelerin gayretlerini taktir ettim. Her tarafta çok temiz beyaz çarşaflar, temiz battaniyeler bulunuşuna şaştım. Havalandırma tesisleri de mükemmel, herkes çok sakin.


Yaralıların bulunduğu büyük koğuş de çok düzenli ve sessiz. Ağır yaralıların bulunduğu bir koğuşa girdiğimde içlerinden biri diğerleri adına benimle konuşmak istedi. Yüzü sapsarıydı ve yakında öleceği belliydi. Usulca onu yatırmaya çalıştılarsa da, doktor ve hastabakıcıları eliyle iterek bana döndü; “ Yakında öleceğim. Vatanım uğruna hayatım feda olsun. Bu bana sizinle açık konuşma fırsatı verdi. Özür dilerim, burada çok kötü ve haksız şeyler göreceksiniz. Bunlar sizin müttefikleriniz tarafından yapılmıştır ve biz Fransa’nın bunları protesto ettiğini duymadık. Yunanlıların bizim yaralı askerlerimize, ölülerimize neler yaptıklarını gözlerinizle göreceksiniz. Sivil halkın da bunlardan neler çekmiş olduklarını, şehrin ileri gelenleri ve kadınlar size anlatacaklardır. Camilerimizin kirletildiğini göreceksiniz. Eskişehir’deki imamların ve Söğüt’teki Ertuğrul Gazi Türbesi’ndeki sarıkların çöp yığınları arasından ve köpeklerin ağzından toplandığını göreceksiniz. Arkadaşlarım adına sizden şunu istiyorum: Gördüklerinizi ülkenizde anlatınız”


Eskişehir’in nüfusu, göçmenler ve askerlerle birlikte iki katına çıkmış. İsmet Paşa’nın karargahında geçirdiğim birkaç saatlik zamanda, sükunetle ve enerji ile sürdürülen bu müthiş mücadelenin büyüklüğünü anladım. Bunu yaparken hiçbir şans ve fırsat kaçırılmıyordu. Her şey mutlak ve kesin bir emirle yapılıyor, fakat ileri hatlarda durumun gerektirdiği şekilde hareket ediliyordu.


İsmet Paşa’nın karargahındaki büyük, fakat çok sade çalışma odasında konuşuyorduk. Bu ilk görüşmede, yarından başlayarak cephede yapacağım gezinin güzergahını tespit ettik. Savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. Paşa, aradaki birkaç günlük bir sessizlikten yararlanmamı istiyordu. Bana “ yaralıları gördünüz. Bunlar gerçekten cesur askerler değil mi? Bu kadar çok evladımı kaybetmekten dolayı kederim sonsuzdur ve kendimi bir türlü teselli edemiyorum, ama onların intikamını aldım.”


İsmet Paşa’yı cesareti, neşesi, inceliği, nüktedanlığı, güzel konuşması ve kendisini övenlerden kaçması nedeniyle Anadolu halkı çok seviyor. Henüz otuz yedi yaşında olduğu halde askeri teşkilattaki rolü çok büyük ve önemli. 1921 Şubat’ında İngilizler milliyetçiliğin hakkından geldiklerini sandılar; zira Konya isyanını başarmışlardı. Ama İsmet Paşa orduyu yeni baştan düzenlemiş ve son çeteleri temizlemişti.


Benim izleyeceğim yolu, her şeye gösterdiği dikkat ve özenle çizdi: Bu yol son günlerde yapılan savaşların cereyan ettiği yerlerden geçiyordu. Buralarda nelere rastlayacağımı şimdiden tahmin ediyorum. En çapraşık sorunların birkaç sözle çözümlendiği buradan çok uzak yerlerde, savaşın neler getirdiğini göreceğim.


KURTULUŞ SAVAŞI SIRASINDA TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ / BERTHE GEORGES – GAULİS /132-133-134-135-136


16 Nisan 1921. Baştan başa savaş içinde geçen bin bir maceradan sonra İsmet Paşa’nın askeri trenleri özel komiseri, beni Afyonkarahisar’dan alıp Eskişehir’e götürecek. Bu yolculukta uzun trenlerle karşılaştık. Bunlar vagonların damlarında tünemiş askerlere varıncaya kadar doludur. O kadar insanın, silahların, teçhizatın, yük hayvanlarının (mekkaleler) kendilerinden ayrılmış yerlerde, öylesine sükunetle, bir disiplin içinde sevk edilişi büyük takdirle karşılanan olaylardır. Eskişehir, İsmet Paşa’nın karargahı olarak, Anadolu’nun en güzel şehri olmuştu. Şefinin on sekiz saat devamlı çalışması sonucu, bu şehir tanınmaz hale gelmişti. Ben orayı 1919 Ekim ayında ziyaret etmiştim. O zamanlar İngilizler Bağdat hattını işgal etmekte idiler.


Toplarını kent üzerine çevirmiş, arasını sarmışlar. Şimdi ise onu hürriyet, kalkınma ve tam huzur içinde görüyorum.


İsmet Paşa gerçek bir şeftir. Bunu sivil organizasyonları da cephe organizasyonları da kanıtlar.


Şehrin üzerine kolonlar halinde göçmen yağıyordu. Orada onlar için hazırlanmış kamplar vardı. Tam on gün, ilk hatlarda koşuşacaktım. O bölge ki, savaşların meddine ve cezirine maruzdur, yolları ve huruçun izleri ile doludur, o izlerle çizilmiştir.


Büyük çadırlar altında şehir ve kasaba itibariyle toplanan felaketzedeler, orada biraz dinlendikten sonra, ya doğu vilayetlerine ya da yeniden inşa edecekleri harap bölgelere sevk ediliyorlardı. Bu işler bir tahkim ve yardım komitesi emrinde yapmakta idi. Her yerde acil ihtiyaçlara cevap verecek yiyecek ve elbise dağıtımı vardı.


Eskişehir hastanelerinin bakımı da felaketzedelere yapılan yardım gibi muntazamdı. Büyük camiler, Katolik kilisesi, şehrin başlıca binaları sağlık kuruluşları haline getirilmiş, Kızılay ekiplerinin eline verilmişti. Doktorlar, operatörler, hastabakıcıları ve hanım hastabakıcıları vardı ki, sakin , kararlı bir gayret içinde idiler. Benim oraya varışımda, binaların hepsi, Gündüzbey’den yeni getirilmiş yaralılarla dolu idi. Hatlardan geri dönüşümde, ameliyatlıların çoğunu ayakta görmüştüm.


İsmet Paşa’ya askerler kadar sivillerde hayrandı. Tabiatındaki iyimserlik ve hoş hava bütün Eskişehir’e yayılmıştı. Yaralı olsun, göçmen olsun, savaşçı ve her çeşit militan, ondaki gülümsemeden hayli etkilenmişti. Çalışma hiç durmuyordu. Gece gündüz, uzun kervanlar görülüyor, mandaların çektiği arabalar, bazen top, çok defa da cephane taşıyarak şehirden geçiyordu.


Pazar, sonsuz bir saha üzerine yayılmıştı. Esnaf ciddiyetle denetleniyor, yiyecekler narha tabi tutuluyordu. Her yarda düzen vardı, adalet vardı, sükunet vardı.


Eskişehir etrafında kocaman tatar köyleri oluşmuştu. İstilalar sonunda Sovyetler diyarından göçmüşlerdi.


Şehir uçak kampı, İsmet Paşa’nın büyük başarılarından biri idi. Benim yolculuk programımı, o bizzat yaptı ve bir sabah şafak sökerken vaktiyle hiç şüphe yok Bükreş’in tadını çıkarmış olan bir zarif açık araba ile savaşın gerçekleri içine girdim. Şimdi orada Anadolu’nun şahane ilkbaharı ile en korkunç görüntülerinin acı tezadını yaşayacaktım. Bunlar anılar içinde sonsuza kadar kalıp sabitleşen unutulmaz net tablolardır.


Savaş meydanının şöyle bir incelemek, son savaşların anlamına varmak için yeterdi. Burada, Yunanlılar üç defa dört defe saldırıya geçmişlerdi. Biraz toprakla örtülü cesetlerin yaptığı tümsekler bunların delili idi. Yunanlı esirlerin söylediklerine bakılırsa, İngiliz subaylarınca kullanılan mitralyözler, kaçakları yakalıyor, tekrar ileri hatlara sürüyordu. Daha sonra o dayanılmaz panik başladı.


Yunan askerleri, karşılarında sadece birkaç bin kişi bulacaklarını sanmışlardı. Ama perde arkasında, İsmet Paşa kuvvetlerinin büyüklüğüne çarpıyorlardı. O zaman düzensizliği önlemeleri kabil olamazdı, Sel geldi aktı, geçtiği yerleri biçti durdu ve kilometreler boyunca toprak, terkedilmiş malzeme ile dopdolu olmuştu. Kasklar, elbiseler, konserve kutuları, ilaçlar, kurmay vesikaları, sedyeler, kamyonetler.


Hiç durmaksızın, Türk askeri, topları, tüfekleri, mitralyözleri topluyor. Günler boyunca, deşilmiş cephane kasalarına baka baka geçeceğiz. Oralarda, yeşillik üzerinde dum-dum kurşunları bile buldum, topladım. Bu be kırtasiye keşmekeşi, kaçarken oralara atılmış nice teçhizat karmakarışık!


İleri geçen Türk topçusu ile karşılaşıyoruz. Malzeme ve yiyecek toplamalarının korkunç gel gitleri. Düşman köprüleri atmış, köyleri yakmış, her yerde üstleri hala tüten kararmış taşlar. Yok edilmiş yuvaların yerinde oturmuş zavallı insanlar, ölü meyveliklerine, harap olmuş tarlalarına bakıp duruyorlar. Bütün bunlar Anadolu’nun o muhteşem ilkbaharının yeşermesi içinde oluyor.


Akşam bu bölgenin şahane kasabası olan Söğüt’te, Ertuğrul’un türbesine bekçilik eden kasabada, mahalli kumandanın yanında kalıyoruz. Eşraf geliyor, yanımızda oturup yer alıyorlar. “ Ne yapalım, İngilizler istedi bunu” diyorlar.


Yunanlı İngiltere’nin uşağıdır. Yurdun tamamen harap olmasını asıl isteyen İngiltere’dir.


Ay ışığında, Söğüt hala kanayan yaralar üstüne inen bir kasaba karartısından başka bir şey değildi. Geceleri dahi temizlik devam ediyordu. Kasabadaki 1054 haneden 800 adedi yıkılmış yatıyordu. Camiler, okullar, dükkanlar, Alman Pastilleri ile ateşe verilmiş belediye binaları, o sessizlik içinde, sanki durumlarını öyküleştiriyorlardı. Harabeler altında kalmış kadavralar, pis kokularından belli oluyordu.


İhtiyarlar öldürülmüş, kadınlara ve kızlara tecavüz edilmişti. Şurada burada görülen bir kısım insanlar dağdan çıkıp gelen insanlardı. Sürülerini alıp dağa kaçmışlardı. Bunlar ayrıcalıklı kişilerdi. Hırsızlıklar, yağmalar, tecavüzler, öldürmeler korkunç ve tek sesli hikaye, yalnız Söğüt için, zarar ve ziyan çok büyük rakama ulaşmıştı.


Bölge Müslümanlarına, Yunan askerleri: “ Bizden parola, yıkmak yok etmektir” diyorlardı. Düşman kaçar kaçmaz, halktan geri kalanlar şikayet ve haklarını belirtiyorlardı. Belediyeler, derhal çalışmaya başlıyor, daha önemli merkezlere yazılı bilgi gönderiyor, kağıdın altına da : “ Bu zararların öcünü almak için bir şeyler yapılmayacak mı?” diye yazıp soruyorlardı.


Söğüt şirin kasabadır ki, münbit bir bölgesinde, diğer kasabalarla birlikte Anadolu’nun en refahlı ziraat merkezlerinden birini teşkil eder. Nesilden nesile, köylüler, servetlerini orada toplamışlardı. Orada tam yerli bir halk uzun zamandan beri yaşardı, örfleri adetleri değişmez türdendi. Yunanlılar, bunları yok etmeye çalışmışlardı, çünkü bu tabaka, Türkiye’nin öz güçlerindendi, onun büyük insan deposu refahının başlıca kuvveti idi.


Anadolu köylüsü, insanların en sakini en disiplinli olanı, en çalışkanı, en iyi askeridir: seçtiği şefe daima en sadık adamdır. Mustafa Kemal Paşa da, İsmet Paşa da onda adalet duygusunu yaratmışlardı. Her ikisi de ondaki bu özlü cevheri inanılmaz bir temkinle yönetmiş, düşmanı, vakit vermeden, derhal kapı dışarı etmenin ., gerçek Türk ocağını temsil eden bu insanların feda edilmesine değmeyeceğini iyi hesaplamışlardı.


Öte yandan, Yunanlılar için öz unsurların yok edilmesi, Anadolu’yu sömürgeleştirmenin tek şartı idi. O sebeple, bütün gayretleri, bu iptal işleminde, kutsal binaların, belediyeye ait yerlerin, hasılı Türk milletinin yerinde kalmasını sağlayan her şeyin yok edilmesinde toplanıyordu.


Ne kadar da çok görmüşümdür; bu insanlara maddi zararlardan bin defa daha çok elem veren şey, kadınlara, çocuklara edilen tecavüz ile kutsal yerlerin kirletilmesi idi. Ellerinden gidip yok olan malları için, oradaki muteber ahali elbet bazı şeyler söylüyorlardı ama, öteki şeni fiiller için affa delalet edecek hiçbir söz söylenemezdi.


Öylesine bir manzara karşısında, yabancı şahit ne yapabilir ki? Gördüklerini dile getirmek, tekrar söylemek, onu yaymak ve bu suretle akışını durdurmak değil mi? Nankör bir görevdir bu. Sokakta adım başına, herkes benden, gördüklerimi Fransa’da anlatmamı istemiştir.


Ertuğrul’un türbesine edilen küfür ve zararları gösteren yaşlı imam da, benden bunu istiyordu.


Öldürücü taarruzlar, din duygusunun ve ülke içindeki entrikalar ile milli duygunun çileden çıkarılması! İşte Anadolu’yu işgal kuvvetine karşı pekişmiş blok haline getiren iki sebep bunlardır.


Bu tahripler arasında, milli düzenleme her yere sızıyor, her şeye hayat veriyor, sonsuz nimetler getiren bir nehir gibi yararlı iş görüyordu.


Bu teşkilat, toprağı, halka, onların kaynaklarına sıkı sıkıya bağlı. İlk zamanlarda, bu halk tabakaları, şeflerin istediklerini fazla sayacaktır. Bugün ise, kapsamı kendilerince ölçülememiş büyük tehlikelerden uzak durmak dikkati sebebiyle, aynı şeflere sitem etmektedir. Bir kaç gün önce, ben oradan henüz geçmeden İnegöllü kadınlar, ihtiyarlar ve çocuklar, ellerinde birer balta, şeflerini ve mallarını korumak amacıyla düşman karşısına dikilmişlerdi. Dava kazanılmıştı.


ÇANKAYA AKŞAMLARI II / BERTHE G GAULİS / 8-9-10-11-12-13


16 Nisan’da Army and Navy; Anadolu’daki durumu yine askeri bir yetkiliden aktardığı haberinde Konstantin’i eleştiriyor. Konstantin’in Seferberliği başlığı atan gazete, Kral’ın bütün kariyeri boyunca gösterdiği tek sağduyunun, Kayser’in onu savaşa teşvik etmesi karşısında savaştan kaçınması olduğunu yazıyor. Hatırlanacağı üzere 18 Kasım 1920 tarihli haberde Kral’ın açıklamalarına yer verilmiş ve Kral’ın Dünya Savaşı’na girme konusunda kimsenin tarafında olmadığı açıklaması aktarılmıştı. Gazete bunun sebebi olarak Kral’ın Dünya Savaşına girmekten korktuğu cevabını verdiğini ve Yunanistan’ın donanmaların saldırılara açık durumda olduğunu gördüğünü yazarken; Kral’ın tarafsızlığının onun tahtta kalmasına destek sağladığına dikkat çekiyor. Gazete Kral’ın bugün oturduğu koltuğun sağlamlığının Anadolu’daki başarısına bağlı olduğunu ifade ediyor fakat o çetin savaşları /yani Türkleri ve Kemal’i) yense bile İngiltere, Fransa ve İtalya ile uğraşacağını ve masraftan başka kendi halkına vereceği hiçbir şeyin bulunmadığını ekliyor. 3 Nisan’da İstanbul’dan gelen bir telgrafta Türklerin, Yunan kuvvetleri başladığı yere geri gönderdiğinin bildirildiğini fakat geçen hafta ise bir The Times telgrafının Yunanlıların Türklere üstünlüğünden bahsettiğini yazan gazete ekliyor. “(…) Açıkçası General Papoulas ve Times muhabiri dahil birçok insan tarafından gücü tahmin etmede ciddi bir hata yapılmış (…)” Böylece Yorkshire Post and Leeds gazetesinin sayıları nasıl farklı verdiği anlaşılabilir. Dört gün boyunca neredeyse hiçbir direnişle karşılaşmayan ve 24 Mart’ta Bursa’dan Bozüyük’e gelen Yunanlılar dört günün sonunda kaybının 10 bini bulduğu yazılıyor. “ Bursa’dan yola çıkan ordunun büyüklüğünü bilmiyoruz fakat Türklerin Eskişehir çevresindeki ordusu sandığımızdan daha büyük diyebiliriz” yazan gazete, şu ifadelere yer veriyor:


“ (…) Burada, Mustafa Kemal’in kendisi tarafından ortaya çıkmış bir mesele var; Yunanlılar, Marmara Denizi’nde tarafsız kılınmış limanları hangi hakla kullanıyorlar? Mudanya ve Bandırma kuşkusuz Yunan toprağı değil. Müttefikler Kemal’in suçlamasını kabul edecek mi? Bu. Yunan olanaklarını aniden mahveder.


İNGİLİZ BASININDA MİLLİ MÜCADELE VE MUSTAFA KEMAL PAŞA / ERTÜRK ÖZEL /144

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG