17 Aralık 1919 Çarşamba

Mustafa Kemal, yayımladığı genelgede, Temsil Kurulu’nun İstanbul’a yakın bir yere taşınacağını bildirdi. Genelgede, her ilden seçilen mebuslardan birinin Temsil Kurulu temsilcisi olması istendi ve adı bildirilecek bu mebuslarla iki gün toplantı yapılacağı açıklandı. (Nutuk, ves. 213; Atatürk Özel Arşivinden Seçmeler: 55) Mustafa Kemal, Nazilli’de bulunan Refet Bey’e çektiği tel­grafta, İstanbul’dan verilen bilgilere göre, Kütahya’da Kuvayı Milliye başkan- lan sıfatıyla çalışan iki kişinin halktan zorla para aldığını bildirdi ve bu duru­mun önlenmesini istedi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 2 / Zeki Sarıhan / Syf 282)


Nutuk’tan/


Efendiler, Hey’et-i Temsiliye’nin merkezinin Ankara’ya nakli düşüncesi oldukça eskiydi. Bu düşünce ilk defa söz konusu olduğu sıralarda, Kâzım Karabekir Paşa’dan gelmiş olan bir telgrafı burada olduğu gibi aktaracağım:


Şifre Erzurum, 3.10.1919

3’üncü Kolordu Komutanlığı’na


Hey’et-i Temsiliye’ye: Kuvayı Milliye’yi temsil eden yüksek hey’etin, değil Ankara’ya, hatta Sivas’ın batısına bile geçmemesi görüşündeyim. Çünkü, Doğu illerinin Kuvayı Milliyesi demek olan bu hey’etin bütün bütün uzaklaşması, dolayısıyla bu illerin teşkilâtsız kalmasına yol açacaktır.

Şimdiye kadar pek meşru ve mantıklı olarak yönetilmekte olan Millî Mücadele’nin, öteden beri her zaman her teşebbüsümüzü kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlarımıza karşı da eskiden olduğu gibi bir yerden yönetilmesi için, Hey’et-i Temsiliye’nin Sivas’tan batıya geçmemesi görüşünde bulunduğumu arz ederim.


15′ inci Kolordu Komutanı

Kâzım Karabekir


Böyle bir telgrafın asılsız olduğu yargısına varmak istedim. Fakat, ne çare ki, şifre telgraf Erzurum’dan Sivas’taki 3’üncü Kolordu’ya çekilmiştir. Çözülen şifrenin altında «Açıldı. Fethi 4/5 Ekim» ilgiliye yazı ve imzası olduğu halde 3’üncü Kolordu’dan bize gönderilmiştir.


Efendiler, Kâzım Karabekir Paşa, davetimiz üzerine Sivas’a geldikten ve bizimle görüşmelerde bulunduktan sonra, şüphesiz bu telgrafla daha önce bildirdiği düşünce ve görüşünün yerinde olmadığını anlamış olacaktır.


Ancak, bu düşünce ve görüşündeki isabetsizliği anlamak için, mutlaka yüz yüze gelip görüşmeye hiç de ihtiyaç olmayacağı açıkça bellidir. Bu düşünce ve görüşün dayandırılmış olduğu sebeplere şöylece bir göz atmak bile, onların yanlışlığını anlamaya yeter sanırım.


Bir defa, Hey’et-i Temsiliye’nin yalnız Doğu illerinin millî gücünü oluşturmadığı veya temsil etmediği ve belki bütün memleketin -Anadolu ve Rumeli’nin- millî güçlerini temsil ettiği çoktan bilinmiş olmak gerekirdi. Kaldı ki, bu nokta üzerinde, günlerce süren telgraf başı tartışmaları olmuştu.


Bir de, Hey’et-i Temsiliye’nin Sivas’tan Ankara’ya taşınması, Doğu illerinde teşkilâtsızlık doğuracak bir sebep olamazdı. Hey’et-i Temsiliye’nin Doğu illerine Sivas’tan telgrafla verdiği emirleri ve talimatı, aynı şekilde Ankara’dan verebileceğine de şüphe yoktu.


Buna karşılık, Hey’et-i Temsiliye’nin Doğu illerinden çok Batı illerine ve İstanbul’a yakın bulunmasını gerektiren ve haklı gösteren mantıklı sebepler elbette çoktu.


Önce, Batı ve Güney-Batı illerimizden doğrudan doğruya düşman eline geçmiş olanlar vardı. Bu illerimizi işgal eden düşman karşısında sağlam savunma cepheleri kurmak ve onların kuvvetlendirilmesini sağlamak gerekirdi.


Oysa, Doğu illerimizde böyle acıklı bir durum yoktu. Kesin olarak yakın bir fiili tehlike de doğabileceğe benzemiyordu.


Uzak bir ihtimale göre, diyelim ki, doğudan Ermenilerin doğrudan doğruya bir saldırıya geçecekleri kabul olunsaydı bile, onun karşısında Kuva-yı Milliye ile desteklenmesi kararlaştırılmış olan 15’inci Kolordu, kendilerinin komutası altında hazır bulunuyordu.


Ne var ki, İzmir cephelerinde çeşitli komuta yöntemleri, değişik nitelikte kuvvetler ve türlü türlü olumsuz kaynaklardan gelen değişik yapıda türlü zararlı etkiler vardı. Adana’nın işgaline karşı daha cephe kurulamamıştı.


Bu bakımdan, uyulacak yol ve yöntem şudur ki, genel durumu yönetip yürütme sorumluluğunu üzerine alanlar, en önemli hedefe ve en yakın tehlikeye elden geldiği kadar yakın yerde bulunmalıdırlar.


Yeter ki, bu yakınlık genel durumu gözden kaybettirecek derecede olmasın! Ankara bu şartları kendinde toplayan bir noktaydı. Her halde cephelerle ilgileneceğiz diye Balıkesir’e, Nazilli’ye veyahut Afyonkarahisar’a gitmiyorduk.


Fakat, cephelere ve İstanbul’a demiryolu ile bağlı bulunan ve genel durumu yönetme bakımından Sivas’tan hiçbir farkı olmayan Ankara’ya gelecektik.


Meclis-i Meb’usan’ın İstanbul’da toplanması zarurî görüldükten sonra ise, Ankara’ya gelmenin ne kadar yerinde ve yararlı sayılmak lâzım geldiğini açıklamayı gereksiz bulurum.


Efendiler, Hey’et-i Temsiliye’nin Ankara’ya taşınmaması için sebepler ileri sürülürken, bu arada, hele öteden beri her zaman her teşebbüsümüzü kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlardan» söz edilmiş olmasına hiçbir anlam veremedim.


Gerçekten, kendisinin dediği gibi, düşmanlar bizim hangi davranışımızı, hangi teşebbüsümüzü iyi görmüşlerdir veya görebilirler ki, ona göre hareket edelim!


Eğer bu düşünce ve görüşe yol açan: «İstanbul’da, millî dâvâya inanan bir Ali Rıza Paşa Hükûmeti vardır. Meclis-i Meb’usan da orada toplanarak millet ve memleketin mukadderatını denetlemeye başladıktan sonra, Hey’et-i Temsiliye’nin batı cepheleriyle, Meclis-i Mebusan ile ilgi ve ilişkisine ne lüzum kalır? Bu takdirde, Hey’et-i Temsiliye’nin yalnız Doğu illerinin teşkilâtı ile ilgilenmesi ve yetinmesi daha yerinde ve daha yararlı olmaz mı?» şeklindeki bir düşünce ve görüş idiyse, bir dereceye kadar üzerinde durulabilir.


Fakat, böyle olunca da, genel durumu, olayların iç yüzünü ve gerçek şartları görüş ve anlayış bakımından, Hey’et-i Temsiliye ile Kâzım Karabekir Paşa arasında doldurulması imkânsız bir hendek olduğunu kabul etmek gerekir.


Hey’et-i Temsiliye’nin Ankara’ya gelmesini düşmanlar kötü görecektir, noktasında daha çok durularak, belki ileri sürülmüş olan düşünce ve görüşün çıkış kaynağı daha iyi kavranabilirse de, bizim şimdilik buna ayıracak fazla zamanımız yoktur.


Ingiliz Savaş Bakanlığı, Milne, Allenby ve Marshall’a, İngiliz savaş mahkeme­leri hakkında bir talimat göndermeyi kararlaştırdı. Buna göre işgal altındaki yerlerde işlenen bazı “suç”lara askerî mahkemelerde bakılacak; diğer suçlular uluslararası bir mahkemede yargılanmak üzere Malta’da bekletilecek. Lordlar Kamarası’nda, Türkiye üzerine yapılan uzun görüşmede, Türkiye’nin Afganistan’a ve İran’a sınırdaş olmaması istendi, aksi durumun Hindistan için güvensizlik doğurduğu anlatıldı.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 2 / Zeki Sarıhan / Syf 282)


İleri: Yarın Payitaht mebuslarının seçimi ya­pılıyor. İkinci seçmenler! Sön ümidimiz Mebuslar Meclisi’ndedir. Seçeceğiniz kişiler namuslu, faziletli, olgun ve muktedir, vazifeperver olsun.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 2 / Zeki Sarıhan / Syf 282)


(4 Aralık 1919 tarihli gönderinin devamı)


Mazhar Müfit anlatıyor:


Herşey hazırlandı artık yarın hareket ediyoruz. Fakat mevcut nakdimiz ancak yol için yirmi yumurta, bir okka peynir ve on ekmeğe kifayet ettiğinden bunları aldırdık. Zira banka müdürü bugün de gelmezse yolda bütün bütün aç kalmak ihtimali de vardı.


Bugünde direktör gelmedi; gönderdiğim habere yarın biz dokuzda hareket edeceğimizden sabah hemen karanlıkta yani sekizde bankaya mutlaka gelerek icabını icra edeceği cevabını aldık.

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG