17 Eylül 1921


Sakarya kıyılarında savaş devam ediyor. Dört saat süren çarpışmalardan sonra, dün Türklerin eline geçen Kartal Dağı, yeniden Yunanlıların eline geçti. Yunan ordusu, 13 Eylül'de biten Sakarya Savaşı'ndan sonra yerleştiği mevzilerinden Eskişehir'e doğru çek.ilmeğe başladı(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İktisat Bakanı Meclis'te, onbinlerce işçinin Meclis'e telgraflar çekerek, işçi haklarının çıkarılmasından dolayı teşekkür ettiğini, kanunun kabul edildiği 1 O Eylül'ün işçiler tarafından en büyük gün kabul edildiğini açıkladı. TBMM, 10 Eylül'de Zonguldak kömür havzası işçilerinin genel haklarıyla ilgili bir kanun kabul etmişti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey, Kars Konferansı Türkiye temsilcisine, konferansta izleyecekleri siyaseti bildirmeye başladı. Yarın ve yarından sonra da verilmesine devam edilecek olan talimata göre Türkiye, Moskova Anlaşması'nın esas alınmasını ve devletlerle ayrı ayrı anlaşma yapmak istiyor.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Cepheden dönen Bolu Mebusu Yusuf İzzet Paşa, Meclis'te savaş hakkında bilgi verdi. "Düşman, mezarına yaklaşmıştır. Başkumandanımız düşmanı yerin dibine gömmekle meşguldür" dedi. Meclis'te şehitlerin ruhuna fatiha okundu.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Hakimiyet Milliye: Büyük Kumandan'a: Sakarya'nın kanlı sularından ve Haymana'nın kızıl topraklarından çıkardığın zafer destanını bu ümmetin bütün çocukları, mazi ve istikbalde ebediyyen inşat edecekler. .. Kahraman gazi asker! -Afgan Elçisi'nin Sakarya Zaferi'ni tebriki.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Karagöz: Türk ordusu, şanın yine yükseldi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


«Mukden», daha az tanınmış adıyla «Shenyang», Kore yarımadasının kuzeyba­tısında bir Çin kentiydi. Büyükçe bir kentti, ama adı sanı pek bilinmezdi 1905 yılı­na dek, Rusya içlerinden gelen Trans Sibirya demiryolunun Sarı Deniz’e varmadan önceki önemli bir durağıydı.

1905 Rus-Japon Savaşı sırasında, General Kuropatkin komutasındaki Rus ordusu, Mukden'in güneyinde ve demiryolunun her iki yanında seksen kilometre­lik bir cepheyi tutuyordu. General Oyama ise, Mukden önlerinde altmış beş kilo­metrelik bir alana yayılmış Japon ordusuna komuta ediyordu.

20 Şubat 1905 günü başlayan savaşma, her iki ordunun birbirini yandan ku­şatma amacına yönelik saldırılarıyla tam yirmi bir gün sürmüştü. Güç duruma düşen Rus ordusu, otuz bini tutsak olmak üzere doksan bin kişi yitik vererek geri çekilmek zorunda kaldı. Japon ordusu ise kırk bin kişi yitirmişti ve uzun savaşma sırasında iyice güçsüz kaldığından Rusları kovalayamamıştı..

Mukden Meydan Savaşması böylece en uzun savaşma olarak tarihe geçmişti. Ondan sonra, bütün dünya orduları, uzun sürebilecek savaşmalara karşı hazırlıklı olmak gereğini duymuşlardı. Harp okullarında ve askeri akademilerde okutulan dersler arasında Mukden'den örnekler verilmeye başlanmıştı. Mukden Meydan Savaşması, karşılıklı olarak birbirlerini tüketme yarışı konusunda yeni askeri teo­riler doğmasına neden olmuştu...


Sakarya Meydan Savaşması tam yirmi iki gün, yirmi iki gece sürmüştü. Bir gün farkla Mukden'in rekorunu elinden almış, dünyanın en uzun meydan savaş­ması ününü kazanmıştı. Üstelik Sakarya, yalnızca iki ordunun değil, iki ulusun kar­şılıklı tükenme yarışı biçiminde olmuştu.

Ne Yunan ne de Türk ordusu, cephe yakınında kendilerine uzun süre yetecek yiyecek stoku olmaksızın savaşmaya girişmişlerdi. Üslerinden uzaklaşarak Anado­lu’nun ortalarına dek ilerleyen Yunan ordusunun yiyecek ulaşım kollarını, cephelerine akınlar yapan Türk süvarileri aman vermeksizin sürekli olarak vurmuş­lar varolan desteklemenin cepheye ulaşmasını aksatmışlardı. Bu nedenle Yunan gücü giderek yıpranmıştı. Buna karşılık, Mustafa Kemal Paşa Türk ordusunu Ana­dolu'nun bağrında toparlamış, yayınladığı yasa gücündeki Ulusal Yükümlülük Emir­leriyle (Tekalifi Milliye Emirleri), Türk halkının elinde nesi var, nesi yoksa sefer­ber etmiş böylece ordunun sürekli destek görmesini sağlamış, sonunda daha çok yıpranan Yunan ordusunu Sakarya ırmağı batısına sürmüştük

Mustafa Kemal Paşa'nın düşmanı üslerinden uzaklaştırarak yıpratma ve so­nunda yenme taktiği tarihte yeni değildi. Rus Çarı Deli Petro, İsveç Kralı Şarl’ı Rus İmparatoru I. Alexander, Fransa’nın en büyük askeri Napolyon u bu taktikle, uzun geri çekilişle Rusya’nın ortalarına çekmişler, yıpranmaya zorlamışlar, sonunda aç ve dondurucu soğuğun altında kalan düşmanlarını yenmişlerdi. Ne var ki, Ana­dolu, Rusya gibi uçsuz bucaksız değildi. O yüzden, Mustafa Kemal Paşa ancak Sakarya doğusuna kadar çekilmiş, orada direnişe geçerek, yirmi iki gün yirmi iki gece süren dünyanın en uzun meydan savaşmasını vermişti. Ve en sonunda, yıp­ranan Yunan ordusunu yenerek Ankara önlerinden uzaklaştırmıştı..


(Kaynak: Sakarya / Alptekin Müderrisoğlu / Syf 315)


küçük Asya Ordusu Komutanı Papoulas, aldığı raporlardan kaygıya düşmüştü. Orta Sakarya kesiminde ırmağı geçmek isteyen Türk birlikleri geri püskürtmüştü ama yukarı Sakarya kesiminde biri süvari, iki tümen ırmağı geçmişti. Bu iki Türk tümeninin kuzey kanattan sıkıştırması, Yunan ordusunu güç duruma sokacaktı işin daha da kötüsü gözetleme uçuşundan dönen bir uçak aşağı Sakarya kesiminin batısında uç Türk süvari tümeninin ilerlediğini bildirmişti. Bu süvarilerin yunan ordusunu geriden kuşatmak için kuzeye yöneleceklerinde kuşku yoktu

Papoulas ordusunun kuşatılmak üzere olduğu kaygısına kapılarak daha batıya Eskişehir-Afyon çizgisine çekilmeye karar verdi.


(Kaynak: Sakarya / Alptekin Müderrisoğlu / Syf 315)


Yedek Asteğmen İhsan (Müderrisoğlu) gözlerini açtığında, ilk dikkatini çe­ken alışılmadık bir beyazlık, sonsuza dek uzanıyormuş duygusu veren bir beyaz­lıktı. Biraz kendine gelince, bunun yorgan ve çarşafın mis gibi sabun kokan temiz­liğinden kaynaklandığını anladı. Çevresini gözden geçirmeye başladı. Bir evde, merdiven ağzındaki geniş hole konmuş bir karyoladaydı. Merdivenin basamakların­da yaşlıca bir kadın oturmuş, ellerini açmış dua ediyordu. Duasını sağa sola üfür- dükten sonra yerinden kalktı, beyaz yemenisinin altındaki nurlu yüzüyle yaklaştı:

«Geçmiş olsun İhsan efendi oğlum. Ben Çavuş Mevlüt'ün anasıyım.»

Asteğmen İhsan'ın hâlâ şaşkın bakındığını görünce açıklamasını sürdürdü :

«Burası Konya Mevlevi Ocağı efendi oğlum. Dün akşam geldin. Oğlum Mevlüt Çavuş haber salmış, duyunca koşup geldim. Yorgunluğun çoktu ki sabaha dek de­liksiz uyudun. Bir dileğin var mı oğul?»

«Sağol ana, Allah razı olsun.»

«Hekim uyanınca haber etmemi dediydi. Varıp diyim. Küçük oğlum Akif de kapıda bekler. Taze süt kaynattıydım da soğumasın diye getirmediydim. Isıtıp getirsin derhal.»

Yaşlı kadın ayrılınca, Asteğmen İhsan son haftayı yeniden yaşamaya koyuldu. 10 Eylül günü bölüğünün başında başlattığı karşı saldırıyı, yaralanışını, Mevlüt Ça­vuşun kendisini geriye götürmek için kucaklayışını eksiksiz anımsıyordu. Sonra, Çalış yakınlarındaki gezici hastahaneyi de anımsıyordu. Genç bir doktorun —onun aslında tıp öğrencisi olduğunu sonradan öğrenmişti— ispirto alevine tuttuğu uzun cımbıza benzer bir aletle yarasındaki kurşunları çıkarışını kesintisiz anımsı­yordu. Canı çok yanmıştı, ama doktora o dayanılmaz acıyı duyurmamak için diş­lerini kenetleyip durmuştu. Doktorun çocuksu yüzü sıkıntıdan nasıl da boncuk boncuk terle dolmuştu. Bir ara sormuştu :

«Canını yakıyor muyum?»

«Yok, demişti doktora. Ellerine sağlık. Bizi gören benim senin canını yaktığımı sanacak.»

ağrı dindirici, uyuşturucu hiç kalmadı. İlaçsız, lokal anestezi olmadan zor olu-

«Epey küfür yiyorsunuz bu yüzden.»

«Küfüre alıştık. Senden önceki er önce ana avrat düz gidiyordu. Sonra elime küfretmeye başladı. Sıhhiye eri «Ne sövüyon lan? N’etsin, ilaç yok» deyince bir utandı. Bu kez anasına sövmeye başladı. Benim gibi tabansızı, korkağı ne demeye doğurdun diye. İyi mi? Anestezi olmadan, bayıltmadan insanın parmağı hiç kesilir mi?»

Asteğmen İhsan, kurşunlar çıkarıldıktan sonra rahatlamıştı. Çalış köyü-Kara- hamza-Cihanbeyli üstünden Konya’ya dek yaptığı öküz arabası yolculuğunu dü­şündü. Konya'dan cepheye yiyecek ve yem getiren bir ulaşım kolu geri dönüyordu. Harita üzerinde 220-230 kilometre gözüken yolu tam altı günde bitirmişlerdi. Dura, dinlene, ama günde en az sekiz saat yol almışlardı. Arabanın yanında elinde üvendiresiyle yürüyen, ikide bir «Irahatın eyi ya?» diye soran ihtiyar köylü hiç ak­lından çıkmıyordu. Yaşlı adamcağıza kaç kez gel otur yanıma demişti. O arabaya binmeye yanaşmamıştı bir türlü.

«Efendi, bu öküzler çok çalıştı bu yıl. Bir ay var ki hiç durmadı, dinlenmedi bu zavallıcıklar. Konya'dan cepheye geldi, gitti. Bak, iyice zayıfladılar. Bir de be­nim yükümü taşırlarsa tümden günah olur hayvancıklara. Ekim zamanı yaklaşır. Tarlalarımızı sürecekler. Sürecekler ki biz aç kalmıyalım, askerimiz aç kalmasın.»

Tanıdık bir ses daldığı dünyadan sıyırdı Asteğmen İhsan'ı :

«Şükür kavuşturana İhsan’cığım. Geçmiş olsun!»

Tanımıştı. Ankara’daki yedeksubay talimgahından arkadaşı Bolu'lu Ekrem'di bu. İki ay önce talimgahta beraberdiler. Göğsü kalın sargılar içindeydi.

«Sana da geçmiş olsun Ekrem Bey kardeşim. Yaralandığını duymuştum.»

Ekrem Bey, incitmekten korkarcasına yavaşça eğildi, İhsan’ın yanaklarından öptü. Gözleri ıslaktı.

«Sorma İhsan’cığım, hiç sorma. Kardeşin öte dünyaya gidip gidip geri geldi. Önce Allahın izniyle, sonra gavurun kurşunu sayesinde Ekrem kardeşin karşında duruyor.»

Cebinden küçük bir kurşun parçası çıkardı, dudağına götürdü.

«Günde yüz kere, bin kere öpüyorum bu kurşunu. Eğer bir santim daha sağa gelseydi, kalbimi delecekmiş. O zaman Ekrem kardeşin sîzlere ömür. Üç ameliyat yaptılar kurşunu çıkarmak için. İki hafta çıksın diye bekledim. Ölüp ölüp dirildi­ğim günlerdi o günler. Doktor çıkarınca avucuma koymuş. Bir sıkmışım avucumu.»

Bu sırada beyaz önlüklü, kolları sıvalı, orta yaşlı bir adam geldi karyolanın başına. Yanında, üstünde çeşitli aletler, şişeler, pamuk ve beyaz bezler bulunan bir sehbayı getiren sıhhiye eri vardı.

«Sabahınız hayırlı olsun İhsan Efendi. Ben Tabib Yüzbaşı Ömer.»

Doktor homon Asteğmen İhsan'ın bacağındaki sargıları çözmeye koyuldu.

«En son ne zaman sargı değişti, pansuman yapıldı?(*)

«Önceki gün»

Sargı bezleri açılınca, kalçada üç oyuk görüldü. Ortalığa hoş ol­mayan bir koku yayıldı. Doktor yaraları temizlerken görüşünü söyledi :

«hin akması henüz kesilmemiş. Ama yaralar kendini toplamaya başlamış. Sa­bah vo akşam pansuman tazelersek, bir haftaya kalmaz kapanır. Yalnız şu baştaki yara kemiğe yakın, inşallah komiğe gelmemiştir kurşun.»


(*)

Ne yazık ki, kurşun kemiğe gelmişti. Röntgen cihazı olmadığından kemiğin kı­rık olduğu anlaşılamamıştı. Bacağın alçıya alınması, kalın bir iple karyolanın ayak ucunda sarkan bir ağırlığa bağlanması gerekirmiş. Bu yapılamadığı için­dir ki, rahmetli babam İhsan Müderrisoğlu’nun Konya'daki tedavisi uzun sür­müştür. Ama, yine de iki santim kısalan sol bacağıyla birliğine katılmış, İz­mir’in ve yurdun kurtuluşunu sağlayan büyük saldırıda görev almıştır.

Babam ulusal bayramlarda kırmızı şeritli İstiklâl Madalyasını takarken bizlere: «Madalyayı sağ göğsüme takınca vücudum dengeye kavuşuyor, sol omuzumdaki düşüklük gözden kayboluyor» diye takılırdı.

Bu kitabın yazarının en büyük kıvancı, İstiklâl Madalyası Yasasına göre, mi­rasçı tek erkek evlat olarak madalyayı takma hakkına sahip oluşudur.


(Kaynak: Sakarya / Alptekin Müderrisoğlu)

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG