17 Mayıs 1921

Mustafa Kemal, Karabekir'in 5 Mayıs tarihli yazısına verdiği cevapta, Enver Paşa ve arkadaşlarının çalışmalarına karşı tedbir alındığını bildirdi. Karabekir'den de Doğu'da tedbirli olmasını istedi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Meclis, üzerinde "Milli Mücadele Hatırası" yazılı, İstanbul, İzmir, Balıkesir, Bursa, Adana ve işgal altındaki diğer yerlerin resimlerini taşıyan posta pulları çıkarmayı kararlaştırdı


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Afganistan'ın başkenti Kabil'de bulunan Cemal Paşa, Moskova'da Enver Paşa'ya yazdığı mektupta, Anadolu'dan Afganistan'a gönderilecek subayların kendi emrine verilmesi ve Rusların Hindistan devriminde kendisinden başka kişileri görevlendirmemesi gerektiğini, bazı kabilelerin ona (Cemal Paşa'ya) bağlılıklarını bildirdiklerini ve İngilizlere karşı savaş ilan ettiklerini yazdı; paraya ihtiyacı olduğunu bildirdi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Belçika'nın İstanbul Orta Elçisi De Welle'in raporu: Türk milli hareketi, Ankara'dan Kafkasya, İran, Arabistan, Suriye ve Mısır'a aksetmekle kalmadı, etki alanını Balkanlar, Rumeli ve özellikle amaçlarına uygun bir saha olan Arnavutluk'a kadar genişletti. Arnavutluk'un güneyinde bulunan Tosklar arasında hüküm süren karışıklıkta Ankara Hükümeti'nin parmağı olduğu bilinen bir gerçektir.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Akşam: Bekir Sami Bey, niçin istifa etti? -Lenin nazariyelerinden feragat etti. Mustafa Kemal, Yunan saldırısı ihtimaline karşı "Biz her zaman hazırız" diyor. -Bir daha boylarının ölçülerini alacaklar mı?


Dergah: Kalbi olanların dili yok. Dili olanların kalbi yok. Yoksa bugün Türk şiiri ve nesri taş yürekleri eriten bir şey olurdu. Bu devir, bir taraftan ağlayanlar, sızlayanlar, acılarla, ölümlerle, matemlerle, hasretlerle,


bir taraftan da atılışlar, isyanlarla, ümitlerle, emellerle, harikalarla o kadar feyizli bir devirdir.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Bir iki saat önce murahhaslarımız Saint James’e ruhi ve tarihi olaylarla karşılaşmaya girdiler. Adımlarını eşikten atarken saraydan ne vakit ve ne duygularla çıkacaklarını kendileri de bilmiyorlardı. Onlar içinde iken “Hayd park”ın tunçtan “Aşil”ini, içinde büyük ağaç akisleri, incecik incecik sandallar dolaşan “Serpantien”ı, Picadilli'in renkler ve ipeklerden bir alem gösteren camekanlarını seyrettim. Fakat bütün bu su, tunç ve moda tahassüslerine şöyle düşünceler karışıyordu: Acaba şu dakikalarda –geçen sene Almanlara, Avusturyalılara, Bulgarlara, nihayet bizlere yapıldığı gibi- yine kısa ve sert bir nutkun arkasından bir tarafı mantığı olan yeni bir hükümname mi önümüze sürülüyor? “Düşünün taşının yarın öbür gün cevap ve imza bekliyoruz; yoksa, silahlar gırtlaklarınızdadır” mı diyecekler? “ Adaler bunu emrediyor ki madenleriniz, yollarınız, memleketiniz, bütçeniz bizim olsun; geriye kalan da sizindir” mi diyecekler?


Yine geçen seneki moda ortaya konacaksa, hiçbir yenilmiş milletin vücuduna uymayan o mahut ekli, püklü hazır barış giyimi bugün de meydana çıkacak!... Altından yine kanlar sızacak!... Yeryüzü, nasıl bu umumi harp kadar feci bir felaket görmediyse, insan gözleri de bu harbin sulhü kadar suni ve gülünç bir şey görmedi’… Sözlü müzakereyi nasıl kabul edebilirler?


Bu cayış ve dönüş, eski şiddetlerinde haksız olduklarını, o yüzden bir kısım insanlığın kızgınlığa kurban gitmiş bulunduğunu ispat etmez mi?


Bütün bu ukdeler “ Savoie”un sofrasında halledildi. Murahhaslarımızın yüzünde inşirah vardı. Bizimkiler burada tatlılarını neşe ile yerlerken, düşünüyorum ki başka bir otelde Kalegropulos’unkinler kaşları çatkın; lokmaları boğazlarında büyüyerek, şaraplarından arızi neşve umarak tuhaf bir öğle yemeği yemektedirler.


Türk heyetinin bugünkü başarısı İnönü’nden beri renkleri uçuklamış Yunanlılara daha endişe verecek gibiydi. Zira, her kelimesi besbelli Türk hakkını kanaatle tespit ve izahla şerheden nutkumuz, Mecliste – hiç olmazsa görünürde – gayet iyi tesir bırakmış… Sonra Tevfik Paşanın, sözü hakiki ve meşru millet murahhasları olan Ankara heyetine bırakması, Yunanlılara da, efendilerine de ummadıkları bir siyaset duşu gibi dokunmuş olsa gerektir. Türk gayesini ikiye ayırmak; gözlerinin önünde aynı milleti birbirine karşı iki kavgacı durumuna sokarak Türk meselesini güle güle yine yüzüstü bırakmak, Yunan’a da taraftarlarına da elbette çok keyif ve menfaat verirdi. Tevfik Paşa ise bu hareketi ile müzakerede birliği sağlamış oldu. Demek ki daha dün Lloyd George’un resmi nutuklarında çapulcu, başı bozuk, asi çetelerinden ibaret dağınık kuvvet tabiri ile tarif ettiği Anadolu Büyük Millet Meclisi hükümeti konferansça, yani İtilaf devletlerince fiilen tanındı. Babıali’nin de nice vakittir yutkunup yutkunup da bir türlü. “Hükümet milletten çıkar; milletse meşruti memleketlerde Meclis tarafından temsil edilir. Meclisten kuvvet almayan hükümet, yok sayılır. Öyle ise, hükümet Anadolu’dadır” diye belirtmeye dili varamadığı gerçeği, Tevfik Paşanın medeni cesareti, yurtsever hareketi meydana koymuş oldu. O halde, ilk gün için bu kadar başarı yalnız bizim soframızı değil; bütün Anadolu sofralarını da –ki çoğunda bir lokma ekmeğe bin keder katıktır- şenlendirse yeridir… Ömrümüzde, nadir yemekleri bugünkü kadar keyifle yemişizdir. Neşemiz sariydi. Dilimizi ve dileklerimizi anlamayan garsonlar bile işimizin yolunda gittiğini yüzümüzden anlıyorlar, onlar da memnun görünüyorlardı…


İstanbul’dan gelenlerle, biz Ankara’dan gelenler aynı oteldeyiz, aynı lokantadayız; fakat aramızda billurdan bir cidar var!... Bu billur cidarın iki tarafına iki ayrı akvaryumda iki ayrı cinsten balıklarmışız gibi yerleştirilmiştik. Bugün o billurların arasından karşılıklı selamlar, gülümseyişler, iltifatlar daha bol ve daha sıcak manada gelip gidiyordu…

Yemekten kalkar kalkmaz heyetçe Tevfik Paşanın ziyaretine çıkmaya karar verildi. Bu sabah kürk paltosuna gömülerek, mecalsiz dizlerine kalın örtüler alarak ancak bir müzakere müddeti boyunca kalabilmek için sağlığının kalanını kullanmış olan sayın vezir yine yatağına uzanmıştı.

Yatağının beyaz örtüleri ve aralarından gözüken beyaz ve yorgun yüzü, odasına saygı duyurucu bir yumuşak sessizlik doldurmuştu. Önce Bekir Sami Bey;


-Paşa hazretleri! Milletimize karşı bu tarihi günde ibraz buyurduğunuz teveccüh ve hakperverlikten dolayı heyetimiz zat-ı samilerine millet namına arz-ı şükran eder, diyerek onun titrek elini öptü.


Tevfik Paşa, bundan çok duygulanmıştı. Titreyen elini beyaz örtüde hafif hafif kıpırdatarak, yarı açık parlak gözlerinde bir derin heyecan görünerek,


-Estağfurullah. Ben de bu büyük milletin aciz bir ferdi olmakla müftehirim, dedi.


Gözleri yaşardı… Artık hayatın rütbe ve nişan gibi süslerinden hiçbir bekleyeceği kalmamış bu zata şu birkaç söz; etrafında saygı ile toplanmış bekleşen şu birkaç kişi yeni bir ruh ve vicdan rütbesi, en son ve en değerli bir mükafat gibi tesir etti. Ve onun, canıyla uğraştığı şu ızdırap dakikalarında, temiz ve sağlam ruhundan kopan samimi cümlesi, bize bir asil tevazu dersi gibi tesir etti… Hepimiz onun elini öptük. O da, biz de göz yaşlarımızı birbirimizden saklamaya çalışıyorduk…


Kapıdan çıkınca, herkesin mendilini gözlerinden geçirdiğini gördüm… Şu anda düşmanlar, kimbilir ne türlü entrikalar arkasında konuşuyorlardır. Fakat, içlerinden birisi yanımıza uğrayabilseydi, bizim ne kadar yürek milleti olduğumuzu görürü; kendi riyakarlığından ihtimaldir ki utanırdı!


Bu hususi aile sahnesinde şu ulvi mana vardı: Biz Türkler bir can, bir yurt davasına aşığız. Yunanlılar gibi adi bir sarraf hesabı davasına sürüklenmedik; hepimizde hakkımızın kuvveti var. Bu kuvvet, her başka hesabın butlanını ispat edecektir.


Büyük ve tarihi heyecanlarla başlayan bu günümüz, ümitli bir faaliyet içinde yarınki müzakereler için malzeme hazırlamakla sona erdi.


Londra, 23 Şubat 1337-17 Mayıs 1921 (Hakimiyet-i Milliye)


İSTİKLAL YOLUNDA (7. CİLT) / NECAT BİRİNCİ- NURİ SAĞLAM / 72-73-74-75

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG