18 Şubat 1921

29 Kasım'da Bolşeviklerin iktidar olduğu Ermenistan'da İngiliz yanlısı Taşnaklar ayaklanarak iktidarı ellerine geçirdiler. Daşnak iktidarı 2 Nisan'a kadar devam edebilecek, bu tarihte Bolşevikler yeniden iktidara gelecektir. Meclis'in gizli oturumunda Dışişleri Bakan Vekili Ahmet Muhtar Bey, Sovyetlerin Ermenileri koruduğunu, Taşnakların yeniden iktidara gelmesinin Ankara Hükümeti için faydalı olduğunu, çünkü Komünist Ermeni Hükümeti'nin Gümrü Anlaşması'nı tanımak istemediğini söyledi. Ahmet Muhtar Bey, Londra Konferansı'na delege gönderilmesinin Sovyetler'le dostluk politikasında bir değişiklik gerektirmediğini, Londra'ya niçin gittikleri konusunda Sovyetler'e bilgi verdiklerini anlattı.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


14 Aralık'ta yola çıkan İktisat Bakanı Yusuf Kemal ve Eğitim Bakanı Rıza Nur Beyler, 2 aylık bir yolculuktan sonra Moskova'ya vardılar ve askeri törenle karşılandılar. Yardım anlaşması 16 Mart'ta imzalanacak.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Bekir Sami Bey Başkanlığındaki Ankara delegeleri, Roma'da Cavit Bey'le görüşüyor. Bekir Sami Bey, Hükümet'in iler tutar yanı olmadığını ileri sürdü, emrivaki yaparak kuvvetli bir şahsiyet gönderilmesini istedi. Yunus Nadi Bey ise, Mustafa Kemal'in uzun süre ülkeyi yönetecek yetenekte olduğunu söyledi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


L. George, Yunan Başbakanı Kalogeropulos ile görüştü. İngiltere'nin Yunanistan'a dost kalacağı konusunda söz verdi. İzmir bölgesinin Doğu Trakya gibi ilerde Yunanistan'a bağlanmak üzere özerk bölge haline getirilmesinin düşünüldüğünü açıkladı. İzmir'i ve Trakya'yı geri isteyen Kemalistlere karşı kendi meşru haklarından vazgeçmeyecekleri konusunda Yunan halkına güvendiğini söyledi. Yunan Başbakanı teşekkür etti, ordularının Mustafa Kemal'i ezeceğini söyledi. Yunan askerleri çekilince İzmir' de karışıklıklar çıkacağını ileri sürdü, bu konuda hükümetine danışacağını ekledi. İzmir Siyasi Temsilcisi Steryadis, İslam Cemaatı hakkındaki kanunun yayımlanmasına kadar geçerli olmak üzere ilkokulların bağlı olacağı esasları belirleyen yönetmeliği onayladı. Buna göre, ilkokulların giderleri ve öğretmenlerinin maaşları, okulun ait olduğu köy ve mahalleler tarafından karşılanacak; bu işleri yönetmek üzere Maarif Encümenleri ve Mektep Komisyonları kurulacak.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Konferansa çok az bir süre kala, 17 Şubatta, Yunanistan heyeti Londra’ya ulaşmıştır.38

Konferanstan iki gün önce Yunanistan heyeti Başkanı Kalogeropoulos ve İngiltere

Başbakanı Lloyd George arasında gerçekleşen görüşmede Lloyd George, Yunan devlet

adamından konferansta Yunan tezlerini daha etkin biçimde savunmasına yardım edebilmesi

için önemli noktaları kendisine açıklamasını istemiştir.39 Bu bağlamda konferans başlamadan

önce Kalogeropoulos ve Lloyd George arasında ikili görüşmelerin gerçekleşmesi, konferans

esnasında Yunanlar ve İngilizler arasındaki fikir birliğini sağlama çabalarını göstermesi

açısından önemlidir. Venizelos-Lloyd George ve Kalogeropoulos-Lloyd George görüşmeleri

arasında ufak bir kıyaslama yapıldığında, Sevr’in değiştirilmemesi konusunda Yunanistan

Başbakanı Kalogeropoulos’un daha da ileri gittiğini, tavizkar davranmadığını ve kararlı

olduğunu söylemek mümkündür. 18 Şubat tarihinde gerçekleşen Lloyd George-

Kalogeropoulos görüşmesinde, Lloyd George İzmir’e özerklik verilmesi konusunda Yunan

heyetini ikna edici bir konuşma yapmış ve konferansın bu konuda başarısızlıkla sonuçlanması

halinde, sorumluluğu Türk tarafına yıkarak, varılan sonucun Türk heyetinin uzlaşmaz

tutumundan kaynaklandığı gerekçesinin alt yapısını hazırlamıştır.


Bu ikili görüşmede Lloyd George’un, Türklerin olası bir saldırısında, Yunanistan’ın

savunma konusunda yeterli olup olmadığı sorusuna Kalogeropoulos, Mustafa Kemal Paşa

ve kuvvetlerini Müttefiklerce verilecek ufak bir yetkiyle dağıtılabileceği cevabını vermiş ve

Kemalist kuvvetlerin dağılmasıyla Yunanların İzmir’den üç koldan ilerlemeye devam

edeceğini söylemiştir. Lloyd George ise açıklayacağı planını Kalogeropoulos’a sunmadan

önce buna cevap vermek için acele etmemesi gerektiğini belirtmiş ve barış için belki de en

uygun çözümün İzmir’e Hıristiyan bir vali yönetiminde özerklik verilmesi olduğunu ifade

etmiştir.41 “İzmir Sistemi” olarak adlandırılan bu fikrin daha önceki Doğu Rumeli örneğinden

hareketle uyarlanabileceğini belirten Lloyd George, ancak Müttefiklerin çağrısı ya da bir Türk

istilası olduğu takdirde Yunanların Türklere müdahale edebileceğinin altını çizmiştir. Bu

teklife yönelik Kalogeropoulos, hükümetine danışması gerektiğini ifade ederken, İzmir’in

Yunan idaresine bağlanma konusunda büyük aşama kaydettiğini, Türkler tarafından

İzmir’den gönderilen Yunanların geri dönmeye başladığını, İzmir’in de artık Yunanistan’daki

gelişimi kabul ettiğini belirtmiştir. Buna ek olarak Yunanların yaşayacağı olası bir geri çekilme

durumunda mücadele edileceği vurgusunu yapan Yunanistan Başbakanı, geri çekilmenin bir

kere başlaması halinde İzmir’in bir daha Yunanistan’a bağlanmasının çok zor olacağını

sözlerine eklemiştir. Dolayısıyla olası bir Yunan geri çekilişinin İzmir’in özerkliği durumunu da tehlikeye atacağı ve şüpheli hale getireceği açıklamasını yaparak özerklik konusuna olan

mesafesini korumuştur.42 Konuşmasına İtalya’yı kastederek başka güçlerin de varlığının

farkında olduklarını belirterek devam eden Kalogeropoulos, İtalyanların ve Türklerin özellikle

Yunanlara karşı aktif propaganda yaptıklarını belirtmiş ve Anadolu’daki Türk-İtalyan

işbirliğini ima etmiştir. Bu sözlere karşılık Kemalist kuvvetlerin İzmir ve Trakya’yı Türkiye’ye

katmak istediklerini belirten Lloyd George, Kalogeropoulos’tan böyle bir durumun imkânsız

olduğu şeklinde bir karşılık almış ve memnuniyetini dile getirmiştir.43 Lloyd George’un bu

görüşmedeki son sözleri, Yunanların İzmir konusunda bir fedakârlık yapabilmeleri halinde,

İngiliz hükümetine yardımcı olacakları, konferansın Yunanlar yüzünden kesintiye uğraması

ya da sonuçsuz kalmasının olumsuzluk yaratacağı, konferanstan sonuç sağlanamaması

halinde bunun sorumluluğunun Türklere yüklenebilmesi için Yunanistan ile İzmir

konusunda uzlaşmaları gerektiği yönünde olmuştur. 44 Konferans öncesindeki bu ilk

görüşmede Lloyd George’un İzmir konusuna yoğunlaşması, onun, Kalogeropoulos’un

konferansta sergileyeceği tutumun ön izlemesini yaptığı şeklinde yorumlanabilir.


(Kaynak: 1921 Londra Barış Konferansı’nda Yunan Heyeti ve Tezleri / Çağla D. TAĞMAT / Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi Yıl 9 Sayı 18 (Güz 2013))


KONYA İSTİKLAL MAHKEMESİ


Konya İstiklal Mahkemesi, bu bölgede çıkan ve “ Konya İsyanı “ diye isimlendirilen Delibaş ayaklanmasının soruşturmasını yürütmek, çıkış sebepleri hakkında Meclis’i aydınlatmak, bu bölgede Meclis otoritesini sağlamak amacıyla kuruldu. B.M.M. Başkanı M. Kemal’e de bu konuda aydınlatıcı bir rapor verdi. Konya İstiklal Mahkemesi konusu önemiyle diğer İstiklal Mahkemelerinden ayrı bir durum gösterdi. 8.11.1920 tarihinde göreve başlayan mahkeme 19.2.1921’e kadar karar verdi.


Mahkeme Konya’ya varışının ertesi günü yayınladığı bir bildiriyle harp divanlarının çalışmalarına son verip ellerinde bulunan davaları devraldı. Daha sonra İstiklal Mahkemeleri’nin amacını belirten ve asker kaçaklarına Mahkeme Konya’ya varışının ertesi günü yayınladığı bir bildiriyle harp divanlarının çalışmalarına son af tanıyan beyannamesini yayınladı. Tebellüğ listeleri gelmeye başladı. Hakkında delil olmayanların yargılanması ertelendi. Delil olanların davalarına bakılmaya başlandı. Mahkeme şiddetli davranışı uygun görmeyip, yumuşak ve anlayışlı bir uygulamada bulundu. Ayaklanmaya katıldıkları sabit olmayan ve diğer suçlarla ilişkisi bulunmayanların serbest bırakılmasına, şüpheli görülenlerin ise tutuklanmasına karar verildi. Diğer davalarda da aynı anlayış hakimdi.


Mahkeme 1 Ekim 1921’den 18 Şubat 1921’e kadar şu uygulamalarda bulundu:

Mahkemeye gelen maznun miktarı : 3.600

Adem-i mes’uliyet ve beraat : 575

İdam : 2

Müeccelen idam : _

Gıyaben idam : 1

Kal’a-bend ve kürek : 105

Muhtelif cezalarla mahkumiyet : 2917


,İSTİKLAL MAHKEMELERİ / ERGUN AYBARS / 117-120-121


Aramızda pek çok kimseler alabildiğine kötüden daha kötüye gittiğimiz kanaatindedirler. Bazı hadiseler, bazı belirtiler bu kanaati veya bu korkuyu yeter derecede kuvvetlendirecek mahiyettedir.


İktisadi, içtimai, fikri ve ahlaki hayatımızdaki buhran her türlü tarifin üstündedir. Gittikçe daha ziyade fukaralığa, yoksulluğa düşüyoruz. Aile bağlarımız gittikçe daha ziyade çürüyor. Batı yaşayışını yalnız bir tarzda benimsemenin kötü itiyatları ruhumuzu gittikçe daha ziyade zehirliyor. Üzerinde yaşadığımız toprak birdenbire bize nefes aldırmayacak derecede daralmıştır. Bir sürü tehlikeler milli varlığımızı her gün biraz daha fazla bir şiddetle ta temellerinden sarsıyor. Bütün bunları gören ve hisseden bir kimsenin alabildiğine kötüye gittiğimizi haklı bulmaması ihtimal dışındadır. Hepimiz dünkü hayatımızın normal seyrini teşkil eden şeylerin birer birer ortadan kalktığını görmekle üzülüyoruz.


Beş-on gün önce adı edebiyat ailemizde epeyce şöhret bulmuş gençlerimizden birisinin kendisine eski Türk şairlerinden bahseden kelli felli bir zata gülerek “Ben eskilerin hiçbirini okumadım; çünkü okuduğumu anlamıyorum” dediğini işittim. Hiç hayret etmedim. Bundan yirmi yıl önce edebiyatla meşgul gençler arasında böylelerine rastlamak mümkün değildi.


Fakat bütün bunlar neyi ispat eder? Tam manasıyla bir “tedenni”ye (gerilemeye) mi, yoksa düne kadar tabi olduğumuz fikri ve içtimai şartların temelinden değiştiğini mi? Biz ikinci ihtimali daha kuvvetli buluyoruz.


Yaşayışta, düşünüşte, duyuşta, yazıp okuyuşta eski Şark medeniyetlerinin tesiri altında bulunan ve siyasi, içtimai müesseselerini bu medeniyetlerin gelenekleri üzerine kuran Türkler elli yıldan beri yeni bir ufka yönelmiş bulunuyorlar. Bu ufuk Garp medeniyetidir. Daha doğrusu çağdaş medeniyettir. Zira medeniyetleri bir takım coğrafi anlayışlara göre sınıflayıp tarif etmek doğru değildir. Her halde Garp medeniyeti olsun, Şark medeniyeti olsun, bugün Türkler modern bir hayat tarzına katılmak zorundadırlar ve bu hayata katılmak mecburiyetini duydukları içindir ki ruhlarını, fikirlerini, siyasi ve içtimai varlıklarını hapseden eski müesseselerin kalıpları içinden yavaş yavaş sıyrılmaya çalışıyorlar.


Bu kalıplar ne idi? Bu kalıplar düşünüşte Frenklerin “Esprit scolastique” (Ortaçağ zihniyeti) dedikleri medrese zihniyetini; duyuşta bir nevi bulanıklığı, yaşayışta bir laubaliliği, siyasi varlıkta cihangirane devlet, büyük saltanat hırslarını temsil ederler. Öyle ki bugün, asrın icaplarıyla asla bağdaşmazlar ve bağdaşamadıkları için birer birer yıkılmaya mahkumdurlar.


İşte etrafımızda yıkıldığını hissettiğimiz ve bize de yıkıldığımızı hissettiren şeyler kendilerine uymayan bir hava içinde çoktan çürümüş , küflenmiş olan bu müesseselerdir. Yeni yetişen nesiller eski devir adamlarınca klasik kültürden sayılan Arap ve Acem dillerine ve kendi dillerinin bu kalıplara göre dökülmüş şekline yabancıdırlar. Dünkü hayat için elzem olan bu ilim bugünkü ve yarınki hayat için lüzumsuzdur. Yeni yetişen nesil ne manen ne fikren hiçbir nizama ve hiçbir töreye bağlı değildir. Zira bu nesil henüz yeni hayat ile eski hayatın ortasında, bir araf (boşluk) ve değişim devresi geçirmektedir.


Gençlikte maziye geleneklerimize ve şimdiye kadar mukaddes bildiğimiz şeylere karşı saygı ve sevgi kalmamıştır. Çünkü, onda bir inceleme ve araştırma hassası doğmuştur. Bu hassa ki, aslında bizdeki fikri ve manevi huzuru, fikri ve manevi düzeni bozan unsurdur. Fakat bu unsur aynı zamanda Garp anlayışı ve Avrupalı kafası adını verdiğimiz yaratıcı ruhun mayasını terkip ediyor (oluşturuyor). Bu mayaya malik olmak için bizim de herhalde bununla aşılanmamız lazım gelirdi.


“Cihangirane” bir saltanatı temsil eden eski siyasi varlığımız bugün bir küçük hükümetin daracık sınırları içinde sıkışıp kalmıştır. Öyle bir saltanatın şimdiki milliyet ve demokrasi anlayışıyla yan yana yaşamasına zaten imkan ve ihtimal yoktur. İşte bütün bunlar göz önünde tutulursa itiraf etmek lazım gelir ki, kendimizde gerileme, soysuzlaşma, çökme ve dağılma belirtileri şeklinde gördüğümüz şeylerin en çoğuna, bu bakımdan değişme, genişleme ve bir halden başka bir hale geçme adını verebiliriz. Çağdaş medeniyete doğru aldığımız istikamette kolaylıkla yürüyebilmek için bizi maziye bağlayan bazı bağlardan çözülmemiz zaruridir. Zira dün, bugünün ve yarının zıddıdır. Bize hem asrileşmek hem de eski müesseselerimizi muhafaza etmek tavsiyesinde bulunanlar gayet acınacak bir tezat içindedirler. Bunlar bir taraftan Avrupalılaşalım, Avrupalılar gibi yaşayalım, onlar gibi giyinelim, onlar gibi yiyip içelim: memleketimizi onların hendesesine (mühendisliğine), zevkine, fennine göre kuralım, kafamıza onların düşünme usullerini uygulayalım, fakat siyasi ve edebi müesseselerimizde milli gelenekleri devam ettirelim istiyorlar. Kendilerini dünkü “cihangirane” saltanatın içinde hissetmedikleri anda “Eyvah bittik” diye bağırıyorlar. Ve kültürde kendimize aslımıza doğru yaptığımız hareketleri görür görmez “Ne tedenni!” diye ağlamaya başlıyorlar. Bu gibi kimseler yeni hayatın ve çağdaş medeniyetin dayandığı iki büyük prensipten, demokrasi ve milliyet prensiplerinden hala habersizdirler.


ERGENEKON / YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU / 46-47-48-49

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG