18 Temmuz 1921

Yunan uçakları çukurlar ve Alanyunt istasyonlarından sonra bugün de Eskişehir İstasyonu'nu bombaladılar. Üç Tepeler'de yapılan savaşlarda ı. Süvari Komutanı da içinde olmak üzere Yunanlılar 4 subay 70 er ölü verdiler. Yunan birliğinde panik ve çekilme... Türkler Üç Saraylar'daki bazı mevzileri işgal ettiler. Yunan 14. Alayı da 4 subay, 57 er ölü verdi. Bu küçük başarılara rağmen savaş Türklerin aleyhine gelişiyor. Türk ordusu düzensiz bir biçimde çekiliyor. Firarlar arttı. Mustafa Kemal, Karacahisar' da İsmet Paşa ile görüşüyor. Savaş kaybedildiğine göre, ordunun Sakarya doğusuna çekilmesi, bunun halkta yaratacağı moral bozukluğunun göğüslenmesi kararlaştırıldı. Orduya çekilme emri verildi. İsmet Paşa öğleyin "ileriye ve geriye" yayımladığı ve son ere kadar duyurulmasını istediği genelgede düşmana karşı yığınak ve hareket planının tamamlanmakta olduğunu, haşan temelinin birliklerdeki düzenin korunması olduğunu, en son ere kadar, askeri hareket sonuçlarının kesin bir güvenle beklenmesine yürekten inandırmak gerektiğini, hiç bir yanlış davranışı bağışlamayacaklarını bildirdi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Yunanlılar Trabzon'u bombaladılar


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Kütahya'nın alındığı, Yunan Parlamentosu'nda bir kanun tasarısı görüşülürken Başbakan Gunaris tarafından müjdelendi. Uzun süren alkışlar oldu, gösteriler yapıldı. Oturuma, yarına kadar ara verildi. Kral'a çekilen telgrafta "Şanlı ve muzaffer milli ordunun Kütahya'yı işgal haberi dolayısıyla Yunan Millet Meclisi, şanlı muzaffer başkumandana şükranlarını, heyecan ve gururla arz eder. Yaşasın milli ordu, yaşasın Kral! denildi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


General Harington, İzmit'teki askeri tedbirlerini bildirdiği raporunda "Yunan saldırısı başarısızlığa uğrayınca Milliyetçiler İstanbul'a gelmekte gecikmeyecektir. Mustafa Kemal'e cevap verip vermeme konusunda hala karşılık bekliyorum" dedi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Felah Grubu, İstanbul'dan, Ankara'ya bir Bulgar subayının gelmek istediğini bildirdi. Sofya'dan İstanbul'a gelmiş olan Bulgar Orduları Süvari Müfettişi General Martofun fırsat bulursa gezisini Ankara'ya kadar uzatacağı belirtilerek bu gezinin kolaylaştırılması istendi


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Hakimiyeti Milliye: Düşman, uğradığı ağır kayıplar karşısında dünden beri hucumlarını gevşetti. -İki cephe: Cephelerde felah ve istiklal ordusu Yunan'la mücadele ederken Ankara'da muallimler ordusu cehle karşı müdafaa programını hazırlıyor.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Selim Erdoğan Sakarya kitabında anlatıyor:


Taarruza sabah dün doğarken 176.alay, daha sonra da 57.Tümen’in tamamı katılır. Grup Komutanı Halit Bey harekatı bizzat kendisi idare etmektedir. Uzun süre şaşkınlığını atamayan düşman savunmaya geçer. Uçhisarı kuşatmaya başlayan Deli Halit Bey taarruzu şiddetlendirir. Tutunamayan Yunan 14.Alayının Dayaklı Dağı’na çekilmekten başka çaresi kalmaz. (Daha sonra iki tarafın lehine de gelişen bazı çarpışmalar gerçekleşir.) Ardından Karapınar Tepesi de Halit Bey’in bizzat komuta ettiği karşı taarruzla düşmandan temizlenir. Öğleden sonra vadiye yine sessizlik çöker.


Ekselans ‘Deli’yi görünce değneğini saklamıştır. Bu haber günlerdir bütün işlerin ters gitmesi nedeniyle alabildiğine kararan yüzleri güldürür. Akşam hava karardıktan sonra Halit Bey’in Cephe Komutanlığına gönderdiği raporda ‘muharebe alanında 500’e yakın düşman ölüsü sayıldığı, 68 esir alındığı, düşmandan bir ağır, 8 hafif makineli tüfek ele geçirildiği, çekilen düşmanın çok miktarda topçu ve piyade mühimmatı bırakmış olduğu’ yazmaktadır. Alınan esirlerden edinilen bilgiye göre Prens Andreas muharebeden çok önce Ilgaz Boğazı’ndan ayrılmış, asıl kuvvetiyle birlikte kuzeye ilerlemeye devam etmiştir.


Ekselans ‘Deli’ Halit’le Boğaz’da randevuyu kaçırmıştır. Bir buçuk ay sonra herhangi bir mazereti olmayacaktır…


18 Temmuz günü Mustafa Kemal Paşa, Ankara’ya dönmeden önce, Cephe Komutanı’na düşüncesini açar:


‘Orduyu Eskişehir çevresinde topladıktan sonra düşmanlara araya büyük bir mesafe koymak lazımdır ki; ordunun düzenlenmesi, ikmali, derlenip toparlanması mümkün olabilsin. Bu çekilme için Sakarya doğusu uygundur. Düşman bu mesafeye takip etmeye kalkarsa harekat üslerinden uzaklaşacak, yeniden menzil hatları oluşturmak zorunda kalacak, bir çok güçlükle karşılaşacaktır. Buna karşılık biz toplu halde bulunacak ve daha uygun muharebe şartlarına sahip olacağız. Bunun tek sakıncası, Eskişehir gibi önemli şehirlerimizi ve çok miktarda araziyi düşmana bırakacağımız için halkın moralinin sarsılması olacaktır. Ama az zamanda bu da ortadan kalkacaktır. Biz askerliğin gereğini çekinmeden uygulayalım, diğer sakıncalara karşı koyarız.’


İsmet Paşa da aynı şekilde düşünmekle birlikte, ordunun komutanı olarak bu şekilde çekilmek yerine, tekrar karşılaşacağı hasmını olabildiğince hırpalamak, eritmek istemektedir. Papoulas mutlaka bir açık verecektir. Aslında iki Kurdun da aklından geçen aynıdır: Avını Sakarya’nın doğusuna, Anadolu’nun derinliklerine çekip oradan paralamak!

Ama İsmet Paşa önce avın iyice yorulmasını istemektedir.


Oysa kimin av, kimin avcı olduğu hala belli değildir.


(Kaynak: Sakarya / Selim Erdoğan / Syf 102)


Hakimiyet-i Milliye’de Müfide Ferit’in yazısından/


Bir kere daha fedakarlık saati çaldı. Bir kere daha ölüm ile karşı karşıya geliyoruz. Düşman hiçbir zaman bu kadar vahşi bu kadar hunhar bu kadar akur olmamıştı.


İlk adımdan beri izini kanla alevle yazarak geliyor. Güneş yakıyor, kızgın kayalar yakıyor, kurşunlar yakıyor. Mehmetçik alnından terler, yeniden kanlar akıyor. Fakat gözleri şevkle, nurla, imanla dolu elinde süngüsü aslanlar gibi çarpışıyor.


Bugün bütün millet bu emniyeti bu intibahı ruhunda duydu. Sanki bir nur bir ilahi emniyet nuru bütün gönüllere indi ve onun için herkes zaferi ruhunda hissederek bekliyor. Zafer! Zafer yalnız bizim olabilir.


Hem yalnız bugünün zaferi değil, yarının zaferi ve bir günün zaferi!


Bu nur kalplerde bürkanlar yaratan, alınlarda iltimalar yapan, gözlere şimşekler çaktıran bu milli intibah nuru bugünün zaferini kazandıracak ve yarının da ebedi istihlası ve nacatını hazırlayacaktır.


(Kaynak: İstiklal Savaşı Edebiyat Tarihi Nesirler / Enver Behnan Şapolyo / Syf 146)


12 Temmuzda başkomutanlığın emri üzerine 3. Tümen Eskişehir’e gitti ve Porsuk nehrinin kuzeyinde muhafızlık görevini aldı.


18 Temmuzda Eskişehir’de Kral Konstantin adına, kralın prensleri, başvekilin milli savunma bakanının temsilcileri, ordu komutanı ve diğer birçok davetlinin huzurunda “ Cesaret Madalyası” dağıtımı yapıldı.


21 Temmuzda Küçük Asya Başkomutanlığının emri ile Güney Tümenler Grubu tekrar kuruldu. Bunun komutanlığı bana verildi ve Afyonkarahisar’da karargah kurmam bildirildi.


23 Temmuz 1921’de 3. Tümenden ayrılışım dolayısıyla aşağıdaki günlük emri çıkardım:


“Küçük Asya Komutanlığının 74774/22/7/21 numaralı telgraf emriyle Afyonkarahisar’da yeni kurulan Güney tümenler grubunun kumandanlığı bana verilmiştir.


Şu anda çok sevdiğim 3. Tümenden ayrılırken 1912 – 1913 yıllarındaki harekattan beri karşılıklı bağlarla merbut bulunduğum ve 1918 şubatında komutasını aldığım kahraman ve şerefli 3. Tümene muvakkaten olsa da veda ederim. 1918 yılındaki o muzafferane hareketten Donau ve Avginsavaş destanına kadar bu tümenin, subay ve erlerinin kahramanlığı Yunan ordusu için şerefin zirvesini teşkil eder.


Ben 3. Tümenden ayrılıyorsam da, kalben daima onun cesur subay ve askerleriyle beraber olacağım. Yalnız 3. Tümen adını duymam beni heyecanlandırmaya yeterlidir.


Subaylar, astsubaylar ve erler, gelecekteki harekatta da, sevgili 3. Tümenimin bu kahramanca ve şerefli tarihini devam ettirmesini candan temenni ederim.”


Kütahya harekatı sırasında Kuzey Grubu karşısındaki Türk Kuvvetlerini Karaköy boğazındaki tepelere kadar sürerek sonuna kadar Türk Yüksek Komutanlığının dikkatini o tarafa çekmeğe muvaffak oldu; bu suretle büyük Yunan taarruzunun gerçek hedefi meçhul kaldığından, Bursa’daki doğu cephesinden vaktinde kuvvet ayırıp Kütahya’da cereyan büyük savaştaki kuvvetlerini takviye edemiyordu. Böylece Kuzey Tümenler Grubu sahte taarruzun başarılı olmasını ve büyük Türk Kuvvetlerinin savaş dışı kalmasını temin işini başarmış oluyordu.


YUNAN GENERALLERİNİN İTİRAFLARI / GENERAL TRİKUPİS VE M. POPULAS / 78-79


Afyon ve Kütahya düşmüştü. Eskişehir’in düşmesi an meselesiydi. Batı cephesi Komutanı İsmet Paşa endişeli ve kararsızdı.


18 Temmuz 1921’de Atatürk, İsmet Paşa’nın Eskişehir’in güneybatısında Karacahisar’daki karargahına gitti. En zor anda Hızır gibi yetişmişti. Cephede durum çok kötüydü.


Atatürk karargaha gelir gelmez oturdu, durumu değerlendirdi. Önce İsmet Paşa’ya moral verdi. Sonra kurmay subaylarını cesaretlendirdi. Ümitsizlik bulutlarını dağıttı. Daha sonra birkaç defa elindeki raporlara, birkaç defa da haritaya baktı. 1918’de Suriye – Filistin’de ordular yenilip dağıldığında verdiği geri çekilme emrini hatırladı. Orada düşmanı Halep’in kuzeyinde durdurmuştu. Şimdi de düşmanı Sakarya’nın doğusunda durdurmayı düşündü. Hiç çekinmeden bütün sorumluluğu üzerine alıp belli bir plan dahilinde Sakarya’nın doğusuna çekilme emri verdi.


Atatürk stratejik akılla hareket ediyordu. Düşmanı iyice Anadolu’nun içlerine çekip İzmir’deki ana karargahına mümkün olduğunca uzaklaştırmayı, böylece hem düşman ordusunun ikmalini zorlaştırmayı hem de Türk ordusunun toparlanması için zaman kazanmayı düşündü. Savaşın yerine ve zamanına düşman değil, kendisi karar verecekti. Sonuçta zamanı geldiğinde, kendi ifadesiyle, düşmanı “ Anadolu’nun harimi ismetinde boğacaktı” Öyle de yaptı.


Anlayacağınız Sakarya savaşında uygulayacağı “ Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.” Stratejisi aslında Kütahya- Eskişehir Savaşı sonrasında fiilen uygulanmaya başlamıştı bile…


Atatürk verdiği bu geri çekilme kararının bazı sakıncalara yol açacağının da farkındaydı. O sakıncaları İsmet Paşa’ya şöyle açıklamıştı:


“Bu şekilde çekilişimizin en büyük sakıncası Eskişehir gibi önemli yerlerimizi ve birçok topraklarımızı düşmana bırakmaktan dolayı kamuoyunda doğabilecek manevi sarsıntıdır. Fakat kısa zamanda elde edeceğimiz başarılı sonuçlarla bu sakıncalar kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Askerliğin gereğini, kararsızlığa düşmeden uygulayalım. Başka türden sakıncalara karşı koyabiliriz.


Çok zor şartlarda yedi düvele karşı Milli Mücadele’yi kazanan şey, Atatürk’ün kurtarıcı kararlarıdır.


İşte benim “ Atatürk Etkisi “ dediğim şey de tam olarak budur.


ATATÜRK ETKİSİ / SİNAN MEYDAN / 149-150-151


Gece Vagonlarında tek tük ışıklar görülen bir tren bozkırda doğuya doğru ilerlemekte. Hızı oldukça düşük. Hızı oldukça düşük. Lokomotif tepeleme insan dolu vagonları güçlükle çekebiliyor. Vagonlarda insanlar üst üste. Bir iki kırık dökük eşyanın üstüne tüneyebilenler kendini şanslı sayıyor. Yolcuların çoğu kadın ve çocuk. Yarı uykulu kadınlar küçük çocukları kucaklarında sallayarak uyutmaya ve susturmaya çalışıyorlar. Bu Eskişehir’den Yunanlardan kaçan halkı Ankara’ya götüren trenlerden biri


Tren Eskişehir’den ayrılalı üç saati aştığı halde 40 km ötedeki Alpu istasyonuna yeni yaklaşmakta. Vagonların en sonundakinden ışık hiç kesilmiyor. Mustafa Kemal Paşa bu sonuncu vagonda. Ankara’ya Kütahya Savaşması yenilgisinin yılgınlığını yenmeye, canını dişine takarak dövüşen komutanların haksız suçlamalarla yıpratılmasını önlemeye gidiyordu. Ama O’nun aklı fikri hala cephedeydi açılan gedikten sızan Yunan tümenlerinin nasıl durdurulabileceğindeydi. Yunanların Kırka Lütfiye yolunu ele geçirmeleri Türk geri çekilişini tümüyle tehlikeye sokabilir onarılmaz bozgunlara yol açabilirdi. Tren Eskişehir’e 45 km doğusundaki Alpu istasyonuna gelince Mustafa Kemal Paşa istasyondaki telgrafhaneden 3.Grup Komutanı albay Arif’e şu telgrafı çekti:


‘kırka Lütfiye yolunun çok önemli olduğunu söylemiştim. Bölgenizde son bulan bu yolun üstünde sabaha dek çok iyi keşif ve güvenlik düzeni almış olduğunuzun bildirilmesini beklerim.


(Kaynak: Sakarya / Alptekin Müderrisoğlu / Syf 192)


Ruşen Eşref Ünaydın ‘Yol Boyunca’ isimli yazısında anlatıyor:


Ben işte yoldayım ve düşünüyorum. Her halde bu yolculuk başka yolculuklardan ayrı: Önümde ateş ve kan ceset ve… Allah büyük, zafer var… Tehlikenin artması harp edeni içinden zırhlandırıyor. Maddeye ancak ruh karşı koyabiliyor. Çanakkale’de düşmanların maddenin kudretini Türler ruhun harikasını temsil ettiler. Taşı su yeyip erittiği gibi çeliği biz aşındırıp usandırdık. Vatanın dört bucağında beş yıl ruhumuzu deneyişimiz galebimizin değilse bile azmimizin lehine olmuştur.


Her mahluka ve her memlekete cinsine ve yaratılışına göre hasılatla dağıtan tabiat ve iklim bizi sonsuz cesurlukla mı cihazlandırdı? Dünya üstümüze çökse bile yılmamak bizim payımızdır. Napoleon’un ‘Türk kırılır fakat eğilmez’ sözü ne kadar doğru olduğunu söylendiğinden yüz şu kadar yıl sonda Anadolu’da bir defa daha gösterdi. İstanbul’da ‘ezip bitirdik’ sanıyorlardı. Ankara’da gördüler ki yine tammışız! Bu saldırış o dinç varlığadır.


Dört yıl İtilaf Devletlerinin arkasında soytarı taklaları atan maskara düşman ölümüze saldırmayı şimdiki krallığının tırıl tarihini zafer kaydetmek için fırsat sanıyordu. Üç haftada Ankara’yı boylayacaktı. Oysa on beş kere üç haftanın sonunda küstah yüzüne hala iki İnönü şamarının kızarıklığı duruyor. Ankara yolunun ne uçsuz bucaksız olduğunu artık sezmiş olsa gerektir. Fakat ne yapsın parasını verdiler bir daha baş vuracak!


Bununla beraber diyebilirim ki Allah o düşmanı Türk’ün şanına vesile etmiştir. Tabiata bakarken büyük şeyler düşünüyordum. Mumu çabucak eriyen kompartımanımın tahta peykesine sırt üstü uzandığım vakit gökyüzündeki müsterih yıldızları görüyordum. ‘Üçüncü kuruluşumuz da birinci kuruluşun topraklarında yine aynı milleti kırınca aşikar olacaktır. O mükafatı bu nesle ilk ümidin rüyasının büyüdüğü şu topraklarda nasip edecek misin Tanrım? O vakit fetih isteniyordu. Şimdi yalnız vatanımızı istiyoruz. Onu verenin bunu esirgemek şanından değildi!’ diye düşündüm.




GUN GUN KUTULUS yazi.JPG