2 Kasım 1921


Yunan Başbakanı Gunaris ve yanındakiler İngiliz Başbakanı ile görüştü. Lloyd George, Yunan kahramanlığını övdü. Yunanistan'a askeri kuvvet olarak yardım edemeyeceğini, fakat barışın gerçekleşmesi için elinden geleni yapacağını söyledi. Yapılacak işler için bir konferans toplanması gerektiğini belirterek bu toplantıya kadar Yunan ordusunu geri çekmemelerini öğütledi. "Aksi halde herhangi bir anlaşma imkansız olur" dedi. (Stratigu: 67: Vakit, Ter.Hak. 4; KASÖT: 627 "3 Kasım") * Yunan Hükumeti Başkanı Gunaris, Curzon'la görüştü ve lngiltere'nin arabuluculuğunu kabul etti. Curzon planına göre müttefikler, Türkiye ile Yunanistan arasında arabuluculuk yapacaklar. lzmir'de özel bir yönetim kurulacak. Müttefik Jandarma kuvvetleri kuruluncaya kadar Yunan ordusu Anadolu'da kalacak. (Şimşir 3: 274; KASÖT: 627; Ter.Hak. 2,4; Vakit: 4,7)


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Hataylılar adına Ankara'ya gelen Tayfur (Sökmen) ve Faruk (Cengiz) Beyler, Meclis'teki odasında Mustafa Kemal tarafından kabul edildi (Kocatürk, 1983:297).


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Akşam: Fransa Fevkalade Komiseri General Pelle Cenapları'nın gazetemize pek mühim beyanau: Fransa bu itilafı akdetmekle, iki millet arasındaki ananevi dostluğu ihya ve Türklere karşı itimadını izhar ve ispat ediyor.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


The Tımes, İngiltere'nin Ankara ile anlaşmasını istiyor: Yunanistan'ın Küçük Asya hareketi, kesin olarak başarısızlığa uğramışur. Sevr Anlaşması kaldınlmışur. Yunanlıları Küçük Asya'yı terketmeğe ikna zamanı gelmiştir. Türk-Yunan anlaşmazlığı uzadığı sürece hergün müşkülaumız ve masraflarımız artmaktadır. İstanbul' da Müttefiklerin baskısı alunda bulunan ve kukla durumunda olan Türk hükümetinin hiç bir değeri ve önemi yoktur. (İkdam, Vakit: 4; Ilgar: 169)


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Karagöz: Konstantin'in elinde Sevr kasesinin kırılması.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İleri: Kış geldi. Hepimiz kendimizi soğuktan nasıl muhafaza edeceğimizi düşünüyoruz. Fakat asıl vazifemizi de ihmal etmeyelim. Gazilerimize gönderilecek kış hediyelerini unutmayalım.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)

TÜRKLER MALİ YARDIM PEŞİNDE

Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, geleceğe yönelik hedeflerini ve barış önerilerini açıklamak amacıyla Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa ve İtalya’ya heyetler göndermeye karar vermiştir.


Amerika'yı ziyaret edecek olan heyetin bizden, bazı ik- tisadi imtiyazlara karşılık, uzun vadeli bir kredi isteyeceği sanılmaktadır.


(Kaynak: Amerikan Basınında Türk Kurtuluş Savaşı / Osman Ulagay)


Sakarya Vadilerinde


«Meydan muharebesinden hemen sonra”


Dolaştığımız bu toprakların üstünde henüz dünkü savaş­lar tütüyor. Biz hacca gider gibi her gün ün almış tepelerden birini ziyarete gidiyoruz. Etrafta bunlardan birçok var. Sol­da Karatepe, sağda Duatepe, arkada Kızıltepe; önde Çahtepe gözlerimizin dolaştığı ufukları çevreleyen destanı dağlar zin­cirinin en ünlü halkalarıdır. Kendimizi sabah akşam bu dağ­larla çevrili hissedişimizde sevince, gurura benzer bir şeyler seziyoruz. Bu duygumuza sanki dünkü harbin şanlı âmilleri arasında biz de varmışız gibi bir duygu kanşıyor. Hele o te­pelerden birine doğru giderken kalbimiz, sanki orayı yeni­den zapta gidenlerin heyecanı ile çarpıyor, yüzümüze acayip bir ciddîlik ve tatlı bir sertlik geliyor. Hele düşmanın bıra­kıp kaçtığı siperlere girip çıktıkça askerlerimizin bilinen se­siyle Allah, Allah” diye bağırmaktan kendimizi güç alıko­yuyoruz.

Bu siperlerin içinde düşmanla ilgili bazı eşya artıkları var. ^sasen bütün bu bölge birçok boş mermi kovanları, top ve bise ve *Parçaları’ demir kasklar, eski kunduralar, el- Çamaşır parçaları ve birçok hayvan leşi ile doludur.

Bazı yerlerde ise çürümüş Yunan cesetlerine raslamak müm­kündür.

Geçenlerde Halide Edip Hanım’m bir düğün sonuna ve devrilmiş bir ziyafet sofrasına benzettiği bu savaş sonu man­zaralarında insana her şeyden önce mide tiksintisi veren ve ruhta korkudan çok azaba benzer bir his uyandıran acayip bir hal var. Öyle ki, insan kendi kendine soruyor: Bizi ul­vî bir âleme yükselten şehnameler hep bu malzemeler ve bu unsurlarla mı yazılıyor? Menkıbeleri gözlerimizden yaşlar getiren şehitler, bu kokmuş mezbelenin altında mı yatıyor? Destanları kalbimizin sınırlarını genişleten kahramanların bastığı basamaklar bu et ve kemik yığınları mıdır?

Bastonumun ucuyla, yürürken ayağımı alan bir kaskı yu­varlıyorum ve biraz da bunu giyen adamdan kalan şeylere bakıyorum. Bir an için acımaya meyleden kalbim birdenbire büyük bir nefretle doluyor ve bu nefret aynı hızla büyük bir öfkeye çevriliyor. Düşünüyorum ki, bu leş bundan birkaç yıl, belki birkaç ay önce Akdeniz’in öte yakasındaki kıyıların bir noktasında sakin ve kaygısız bir şehirde bu yanık Ana­dolu ovalarının, hele bu Karatepe’nin varlığından habersiz, Tann’nm kendisine verdiği ömrü gülerek yaşayan bir genç adamdı. Nasıl fena bir sâik, nasıl sefil bir ihtiras onu yerin­den yurdundan etti? Denizlerden, dağlardan aşırdı? Tâ bu­ralara kadar sürükledi, getirdi? Ne yapmak için? Buralarda işi ne idi? Hangi Tann yoluna can verdi? Şu haliyle anlatmak istediği kanlı maceraya hangi hak ve hangi maksat uğruna girmiştir. Eğer bu faciayı kendi şuur, irade ve isteğine aykı­rı olarak oynadı ise, biraz ötede etrafa aynı kokulan yayarak, aynı renklerle ve aynı şekillerle çürüyen şu hayvan leşlerin­den, eğer kendi arzusuna kapılarak geldi ise, kapı eşiklerin­de vurulan mal ve can düşmanı mahlûktan farkı nedir? Ve bunları düşünürken gözlerim, biraz ötedeki yanmış köv ha rabelerine ilişiyor. Yanm.ş köy harabeleri... Dûşmanm bize hâtıra olarak bıraktığı şeyler arasında en ziyade bu harabe­lerdir ki, bizi uzun süre yanlarında alıkoyuyor. Manzaraları bizi kalbimizden kavrıyor.

Yunanlıların geri çekildikleri yerlerden, şimdiki sığın­dıkları noktalara kadar uzayan kilometrelerce bir sahayı dolduran bu yüze yakın viraneden birincisini, geçenlerde, “Duatepe”nin eteğinde ziyaret ettiydik. (10 satır sansür edil­miştir). Biz bu acı tahayyül içinde iken başımızın üstünde sonbahar güneşi büsbütün bulutlarla örtülüyor. Önümüz­deki durgun, ıssız, çıplak ve viran Anadolu yaylalarının üs­tüne derin bir gariplik çöküyor. Bu garipliğin en azap verici bir kısmı da benim kalbimdedir. Bütün dünya bana, baştan başa hep bu ıssızlıktan ibaret gibi geliyor ve biz bu sonsuz çölün ortasında dört insan külünü karıştırmakla meşgul bir­kaç kişiden ibaret mustarip ve çaresiz bir damla insanlığız!


2 Kasım 1921


(Kaynak: Ergenekon / Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG