20 Ocak 1921

Yeni Türkiye'nin ilk anayasası... Temeli Halk Zümresi'nin programına ve

Hükümet'in ı J Eylül tarihli "Halkçılık Bildirisi"ne dayanan 2 3 maddelik yeni

anayasada egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, idare usulünün de

halkın kendi geleceğini doğrudan doğruya yönetmesi olduğu, seçimlerin iki

yılda bir yapılacağı, Meclis başkanının aynı zamanda Hükümet'e de başkanlık

yapacağı belirtiliyor. Bu anayasanın kabulüne Padişahlık otoritesine

bağlı bazı mebuslar karşı çıktılar. Türkiye'de ilk anayasa 1876'da yapılmış,

1878-1908 yılları arasında yürürlükten kaldırılan bu anayasa, 1908 İkinci

Meşrutiyet'le yeniden uygulamaya konulmuştu. Bugün kabul edilen ve daha

sonra 1921 Anayasası olarak adlandırılacak olan anayasa, 4 yıl

yürürlükte kalacak, 1924'te yapılan anayasa ise 1961'e kadar uygulanacaktır.

Ordunun takip hareketleri karşısında Demirci'yi savunamayarak dün

Gördes'e çekilen Çerkez Ethem'e, eski arkadaşı Binbaşı Derviş Bey, üçüncü

kez teslim ol çağrısında bulundu. Derviş Bey'in Demirci'den yazdığı mektupta,

teslim olduğu takdirde iyi davranış göreceğine ilişkin güvence verildi.

Moskova'ya gitmekte olan Yusuf Kemal Bey başkanlığındaki Elçilik Kurulu,

Tiflis'te Gürcistan Başbakanı Jurdani ve Tiflis Belediye Başkanı ile görüştü.

Yusuf Kemal Bey, Ankara'ya gönderdiği raporda, Sosyal Demokrat Gürcü

Hükümeti'nin önerilerini anlattı ve buna karşı Ankara'nın talimatını sordu.

Rapora göre Gürcü Hükümeti, Sovyetler'e karşı Avrupa'dan maddi yardım

alan bir Kafkas Konfederasyonu ve Türkiye'nin de bu konfederasyona katılmasını

öneriyor.


Rumbol'un İngiliz Dışişleri'ne raporu: Mustafa Kemal'e artık çetebaşı

gözüyle bakılamaz. Onun hükümeti etkin. Yakın zamanda Fransızlar

yüzünden de çökmez. Sovyetlerle ilişkilere önem veriyor. Türklere bazı

ödünler verilirse ılımlı milliyetçiler Batı yörüngesine çekilebilir ama kuvvet

gösterisine de gerek var. Sevr Anlaşması'nda değişiklik yapılırsa bir çıkış yolu

bulunabilir fakat Mustafa Kemal Hükümeti'ni tanımaktan da kaçınmak

gerekir.


Vakit: Bursa cephesinde savaş devam ediyor.

Papulas "mağlubiyet yoktur!" diyor. Yalnız kahraman Yunan ordusu

mağrurca ve mütefahirane surette geri çekilmiş!


Peyamı Sabah'ta Ali Kemal: Ankara'dakilerin Çerkez

Ethemlerden, Demirci Efelerden ayrıldıklarına bakılırsa küçük bir uyanış eseri var. Bu uyanış ciddi ise İzzet Paşa heyeti başarıyla döner.


Açıksöz: İstanbul gazetelerinin meserreti.


Nutuk’tan/


Saygıdeğer Efendiler, bu telgrafımda temel maddeleri bildirilmiş olan Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, bu tarihten henüz on gün önce, yani 20 Ocak 1921’de Meclis’ten çıkmıştı. Bu kanun, Meclis’in ve millî hükûmetin durum ve yetkisini, şekil ve niteliğini tespit ve ifade eden ilk kanundur. Meclis, 23 Nisan 1920’de açıldığına göre, bu ana kanunun Meclis’ten çıkarılabilmesi için dokuz ay kadar bir zamanın geçmesi zarurî olmuştu. Bu zaruretin nereden doğduğu hakkında bir fikir verebilmek için, müsaade buyurursanız kısa bir açıklamada bulunayım:


Bilindiği üzere, Meclis’in açılmasından hemen sonra, pek gerekli esasları içine alan bir önerge vermiştim. Meclis ve onun Bakanlar Kurulu, bu esasları ilk günden yürürlüğe koymuş ve uygulamaya başlamıştı. Bir yandan da, kurulmuş olan Temel Haklar Komisyonu (156), bu önerge metni esas almak üzere, bir kanun tasarısı hazırlamaya başladı. Nihayet dört aylık bir süre sonunda, bu Komisyon, «Büyük Millet Meclisi» nin Kuruluş ve İşleyişi ile İlgili Kanun Maddeleri (157)» başlıklı sekiz maddelik bir tasarıyı Meclis’e getirdi. 18 Ağustos 1920 tarihinde çok acele görüşülmesi kararıyla gündeme alınan bu kanun maddelerinin uzunca bir gerekçesi vardır.


Komisyon tutanağının, Büyük Millet Meclisi’nin tarifini yapan satırları arasında şu cümleler yazılıydı: «Halife ve Padişah’ın esareti ve diğer olayların da buna eklenmesi ile ortaya çıkan güçlük karşısında, kurulan Meclis’imizin sonsuz olarak bugünkü şekli ile devam etmesini kabul etmek, aşırı ve özel durumlara tabiî bir şekil vermek olur.


Halbuki, olağandışı durumların süreklilik kazanamayacağı bir kuraldır. Buna göre, çiğnenen hilâfet ve saltanat hakkı ile, millet ve vatanın istiklâli yeniden kazanılıncaya ve kabul ettirilinceye kadar bu durumun devamı, ancak, ana hedef olan bu kutsal gayelerin gerçekleşmesiyle Meclis’in tabiî bir duruma girmesi uygun görülmüştür. Onun için ikinci maddenin birinci fıkrası «amacın gerçekleşmesine kadar» şartına bağlanmıştır.


Gerçekten de, Meclis’in ne zamana kadar toplanmakta devam edeceği konusunda belirli bir süre ve sınır konmamıştı.


Bu sebepler ve bu görüş dolayısıyla, daha 1920 Ağustosunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin durum ve niteliği bakımından devamlı olmadığı inancının hâkim olduğu anlaşılıyor.


Kanun maddelerinin birincisi de, «Büyük Millet Meclisi, yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplar, devlet idaresini doğrudan doğruya ve tek başına ele almıştır» şeklindeydi. Bu madde ile Meclis’e verilen yetkinin bile, gerekçeye göre geçici olması lâzım geleceği tabiîydi. Niteliği bakımından geçici olan bir kuruluşun yetkisi de, var olduğu sürece mevcuttur.


Temel Haklar Komisyonu’nun görüş ve kararı Meclis’te olduğu gibi benimsendi. Hattâ Meclis üyelerinden birçoğu, maksadın açıklanmasında, Komisyon’un ifadelerini eksik bularak, bu ifadelere açıklık getirilmesi teklifinde bulundular. Dediler ki, birinci maddenin başına «Hilâfet ve Saltanat ile vatan ve milletin istiklâli kurtarılıncaya kadar…» şeklinde açıklık verecek ibareyi eklemek gerekir.


İkinci maddedeki «amacın gerçekleşmesine kadar» ifadesi yerine de, aynı açıklığın verilmesi gerektiği ileri sürüldü. Bu konu hayli tartışmalara yol açtı. Bazı milletvekilleri, yalnız, «hilâfet» kelimesini koyalım, «saltanat» ı da içine alır, dediler.


Bazı hoca efendiler, buna razı olmadılar. «Hilâfet manevî bir görevdir» görüşünü ileri sürdüler. «Hilâfet’te ruhbanlık yoktur» itirazına, hoca efendiler: «Saltanat, yalnız hükmettiği memleketleri içine alır. Hilâfet ise, bütün dünyadaki Müslümanları kapsar» diye cevap verdiler.


Bu tartışmalar günler ve günlerce devam etti. Çatışan görüşlerden biri açıktı: «Halife ve Padişah vardır ve var olacaktır. O var olunca, bugünkü durum, şekil ve yetki geçicidir. Hilâfet ve Saltanat makamı otoriteyi ele alıp faaliyete geçme fırsatını bulunca, siyasî teşkilâtla ilgili esasların ne olduğu bellidir, bilinmektedir.


O bakımdan yeni bir şey düşünmek söz konusu değildir. Hilâfet ve Saltanat makamı yeniden işler duruma gelinceye kadar, Ankara’ya toplanmış olan birtakım insanlar, geçici tedbirlerle çalışacaklardır.»


Buna karşı olan görüşte açıklık yoktu. «Saltanat millete geçmiştir, saltanat kalmamıştır; Hilâfet de saltanat demektir, o halde onun da varlığının bir anlamı yoktur» şeklinde açık ve kesin konuşulamıyordu. Otuz yedi gün sonra, 25 Eylülde, bir gizli oturumda, Meclis’e bazı açıklamalar yapmayı yararlı saydım. Ortaya atılan duygu ve düşüncelere gerekli cevapları verdikten sonra, başlıca şu görüşleri ileri sürmüştüm:


«Türk milletinin ve onun tek temsilcisi bulunan yüce Meclis’in, vatanın ve milletin istiklâlini, hayatını kurtarmaya çalışırken, hilâfet ve saltanatla, halife ve sultanla bu kadar çok meşgul olması sakıncalıdır. Şimdilik bunlardan hiç söz etmemek yüksek menfaatlerimiz gereğidir.

Eğer maksat, bugünkü Halife ve Padişah’a bağlılık ve sadakattan ayrılmadığını söylemek ve belirtmekse, bu zat hâindir.


Düşmanların vatan ve millet aleyhinde kullandıkları bir maşadır. Buna halife ve padişah deyince, millet onun emirlerine uyarak düşmanın emellerini yerine getirmek mecburiyetinde kalır.


Hâin veyahut makamının kudret ve yetkilerini kullanması yasaklanmış olan zat, zaten padişah ve halife olamaz. O halde «onu tahttan indirip yerine derhal diğerini seçeriz» demek istiyorsanız, buna da bugünün durum ve şartları elverişli değildir. Çünkü tahttan indirilmesi gereken zat, milletin yanında değil, düşmanların elindedir.


Onun varlığını yok sayarak bir diğerine itaat etmek tasavvur ediliyorsa, bugünkü halife ve sultan haklarından vazgeçmeyerek İstanbul’daki kabinesiyle, bugün olduğu gibi makamında oturup faaliyetini devam ettireceğine göre, millet ve yüce Meclis, asıl gayesini unutup da halifeler davasıyla mı uğraşacaktır? Ali ile Muaviye devrini mi yaşayacağız? Özet olarak, bu konu geniş, nazik ve önemlidir. Çözümü, bugünün işlerinden değildir.


Meseleyi kökünden çözmeye girişecek olursak, bugün içinden çıkamayız. Bunun da zamanı gelecektir.


Bugün koyacağımız kanunî esaslar, varlığımızı ve istiklâlimizi kurtaracak olan Millet Meclisi’ni ve milli hükûmeti güçlendirmeyi hedef almış bir anlam ve yetkiyi içine almalı ve ifade etmelidir.»


Efendiler, bu açıklamalarımdan bir hafta önce, ben de Meclis’e bir tasarı vermiştim. 13 Eylül 1921 tarihli olup siyasî, sosyal, idarî, askerî görüşleri özetleyen ve idarî teşkilât ile ilgili kararları içine alan bu tasarı, Meclis’in 18 Eylül 1921 tarihli toplantısında okundu. İşte, bu tarihten daha dört ay geçtikten sonra yürürlüğe giren ilk Teşkilât-ı Esasiye Kanunu bu tasarıdan çıkmıştır.


1.İnönü savaşı hakkındaki tartışmaların basında bu denli sürdürüldüğü sırada 12 Ocak 1920 tarihli Morning Post gazetesinde ilginç bir makale yayınlandı. Yazıda açık bir anlatımla Sevres Antlaşması’nın İngiltere için yaşamsal bir önemi olan bölgede başarı sağlayamadığı, çünkü antlaşmanın kusurunun psikolojik olduğu belirtiliyor, bunun da verimli geniş bir toprağın Yunanistan’a verilerek Türkiye’nin büyük ve ekonomik yönden son derece önemli bir limandan yoksun bırakılmış olmasından kaynaklandığı açıklanıyordu. Öte yandan Yunanistan’dan beklenen işlevin devletçe yerine getirilmemiş olması ve ordunun uzun zaman seferde kalması, Yunan seçimlerinin kralcıların lehine sonuçlanmasına sağladı. İktidara gelen Konstantin’in duygular ile dolu bir politika ardında koştuğunun belirtildiği İngiliz gazetesinde, Mustafa Kemal’in çevresinde Türkiye’nin güçlü bir ordusunun toplanmış olduğu, bunun yanında Yunanistan’ın dışarıda bulunan ordularının her geçen gün etkinliğini yitirdiği öne sürülüyordu. Aynı yazıda çok daha önceden denenmiş olan Sevres’in onaylanmasını İstanbul’dan ısrarla beklemenin bırakılarak, Türk sorununun çözümünde Türklerin şu isteklerinin kabul edilmesinin yeterli olacağı belirtiliyordu. Türkler Anadolu’nun tek çıkarının, Trakya’nın özerkliğini, kapitülasyonları, Sevres Antlaşmasının mali koşullarının ve Boğazların denetimine ait olan maddelerinin değiştirilmesini istiyorlar. 1. İnönü savaşının bitiminde yayınlanmış olan Morning Post’un bu önemli yazısı 20 Ocak 1921 tarihli İkdam gazetesinin başyazısına konu edildi. Burada İngiliz gazetesinin yukarıda belirttiğimiz görüşlerinde haklı olduğu ilgili yazıdan alıntılar yapılarak yineleniyor. Türk kamuoyunun öteden beri devrin ilkelerine uygun olarak “ Türk hudud-ı ırkiyesi dahilinde istiklal” istediği eklenerek, bunun da önemli bir takım değişikliklerin Sevres Antlaşmasında yapılmasıyla olanaklı olabileceği İngiliz gazetesinin düşüncesine katılınarak tekrarlanıyordu.


KURTULUŞ SAVAŞINDA TÜRK BASINI / Dr. İzzet ÖZTOPRAK / 259-260


Yıl 1920 günlerden 18 Kasım 1920 Perşembe, saat 13.35 Türkiye Büyük Millet Meclisi 99. Toplantısını yapıyor ve yine önemli günlerden birini yaşıyor.


Başkanlık kürsüsüne, İkinci Reis Vekili Hasan Fehmi Bey çıkıyor. İçtüzük uyarınca bir önceki toplantının tutanak özeti okunup kabul edildikten, bazı yasa önerileri komisyonlara gönderildikten ve kimi milletvekillerinin izin istekleri karara bağlanıp Meclis’e gelen bazı telgraflar da okunduktan sonra Anayasa Özel Komisyonu’nun raportörü Burdur Milletvekili Soysallıoğlu İsmail Suphi Bey’in konuşmasıyla Teşkilatı Esasiye Kanunu Layihası’nın ( yani Anayasa tasarısının ) görüşülmesine geçiliyor. Bu görüşmeler Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın bütün cephelerde bütün kanlılığı ile sürüp gittiği bir dönemde – bir kısmı gizli oturumlarda olmak üzere – tam iki ay sürecektir.


Birinci maddesinde “ Hakimiyet bila kayd-ü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir” diye başlayan 85 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunu, Meclis’in ancak 20 Ocak 1921 tarihli 135. Toplantısının ikinci oturumunda kabul edilecektir. Böylece 23 madde ile bir geçici medde’den oluşan bu 85 sayılı anayasa, Meclis’ten tam iki ayda çıkabilmiştir. Bu iki aya ait Tutanak Dergilerinin 4,5,6 ve 7. Ciltleri yalnız anayasanın görüşülmesine ilişkin sayfaların toplamı 242’dir. Ayrıca gizli oturumlarda da çok uzun görüşmeler yapılmıştır.


İLK MECLİS / Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet VELİDEDEOĞLU / 72 – 73


Yunanlıların yayılışı, bir yandan müttefiklerin aralarında çıkan görüş farkları, bir yandan Yunan ordusunun politikayla çalkalanması, öte yandan Türklerin gösterdiği direnç nedeniyle bir noktada durduruluyor. Yunanistan’da Venizelos taraftarlarıyla, Kralcıların çekişmesi var. 1920 yılının son aylarında, bu çekişme son noktasına varıyor. Venizelos’un seçimlerden başarısızlıkla çıkması sonucu, Kralcılar iktidarı alıyorlar. Bu arada Ankara’daki Büyük Millet Meclisi Hükümeti, doğu cephesini, Kafkasya sorununu çözmek için uğraşıyor. Bu konuda Sovyetlerle ilişkiler kuruluyor. Bu ilişkiler bir ara Sovyetlerin, Van ve Bitlis hakkındaki istekleri nedeniyle bozuluyor. Sonradan düzeliyor. Sonuçta Kars, Ardahan, Artvin alınıyor. Gürcistan’la anlaşma yapılıyor. Doğu bölgesindeki sorunlar çözülüyor. Batı cephesinde ise İsmet Paşa’nın bu cepheye atanışı ile birlikte çetelerle düzenli kuvvetler konusunda tartışma patlak veriyor. Çarpışma ve sürtüşme Çerkez Ethem’in Yunanlılara sığınmasıyla son buluyor. Böylece, düzenli orduyla Yunanlıların karşısına çıkma olanağı bulunuyor. Büyük Millet Meclisinin kurduğu ilk düzenli ordunun sınavı oluyor Birinci İnönü Savaşı… Bununla ilgili belgelere bakalım şimdi:


Telgraf 20 Ocak 1921 , İstanbul


Küçük Asya’da Yunanlılar ve Türkler arasında çarpışmalar konusunda, burada birçok haber ve söylenti dolaşmaktadır. Yunanlıların Bursa cephesinden Eskişehir çevresine kadar gelip, ondan sonra eski hatlarına geri çekildikleri kesinleşmişe benzemektedir. Yunanlılar kendi raporlarına göre, geri çekiliş zecri ve çabuk olmuş ve çok sayıda kayıp vermişler. Ayrıca çok sayıda Venizelos taraftarı Yunan subayının orduyu bırakıp İstanbul’a gelecekleri söylenmektedir. Türklerden gelen haberlere göre, Bursa geri alınmış ve Afyonkarahisar’dan İzmir yönüne doğru büyük başarılar elde edilmiş. Bu haberler teyit edilememiştir, belki de abartılmıştır.


Kemalist kuvvetlerin Fransızlara karşı Suriye’de yığınak yaptığı yolunda haberler ve belirtiler gelmektedir. Bu belki de Fransız askerlerinin ölümüne ve masrafa yol açan, Kemal aleyhindeki mücadele konusunda Fransa’da halk arasındaki hoşnutsuzluğu arttırmak için siyasal davranış olabilir. Sevres Antlaşmasının değiştirilmesi bunların hepsinin önüne geçebilir.


Siyasal nedenlerle Türklerin şimdilik Yunanlılara saldırıda bulunacaklarını sanmıyorum.


Bristol


AMERİKAN GİZLİ BELGELERİYLE TÜRKİYE’NİN KURTULUŞ YILLARI / ORHAN DURU /100 - 110


Ankara bayraklarla donatılmıştır.. İstanbul ile ne kadar farklıdır. Her ay, maaşlarının bir kısmını almak üzere gösteri yapmaya mecbur kalan askerlere ve polis memurlarına ödemede bulunmak için Osmanlı Bankası’nın iyi niyetine bağlı olan Başkent, mali yönden çok güç durumdadır. Ayrıca Wrangel felaketinin acıklı şahitleri, yaklaşık 150.000 Rus mültecinin gelişi, o kadar da hoşa giden bir hediye olmamıştır. Ayasofya önündeki Türk memurlarının engellemesini aşmak için Fransız askerinin tek kelime söylemesi yeterlidir; Ruski,. Güvenliğe gelince, İttihatçıların zamanını bile aratacak haldedir! İstanbul genç hasmı tarafından tehdit edilen bir yaşlı eş gibi mevkiini kaybetmektedir. Tazeliği yitmiş çekiciliği, artık üstlendiği görevin düzeyinde değildir ve Hükümeti can çekişmektedir: milliyetçi boğalar için tam bir kırmızı bez olan Ferit’in uzaklaştırılmasını sağladıktan sonra, Yüksek Komiserler, artık kimsenin yaşını bilmediği ihtiyar Tevfik Paşa’yı bir kere daha dolaptan çıkarmışlardır; perde arkasındaki gerçek adamın adı, Kemal’in eski akıl hocası İzzet Paşa’dır. Robeck, sonra da Defrance, “ Kemal’i görmesi ve onu Bolşeviklere karşı kendi saflarında olmaya ikna etmesi” için İzzet’in etrafında gerçek bir göbek dansına başlarlar.


Uzun oyalamadan sonra İzzet nihayet kabul eder. Tevfik’in Hükümetinde Harbiye Nazırı olan İzzet, tekrar Nazır olan Salih Paşa ile birlikte, verilen görevde başarı şansının 10 da 6 olduğunu söyleyerek Aralık başında İstanbul’dan ayrılır. Eskişehir’e varmadan, Bilecik’te İzzet ve Salih, kendilerini Kemal ile karşı karşıya bulurlar. Kemal hemen İstanbul Hükümeti elçilerinin üzerine atılır: “ Kendimi taktim edeyim: Ben Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve onun Hükümeti’nin başıyım. Kiminle şerefyab oluyorum?” İzzet ve Salih şaşkına dönmüşlerdir: acaba bu “ kiminle şerefyab oluyorum?” u doğru mu duymuşlardı? Onlar ki Kemal’in en iyi tanıdıkları idi. O İzzet ki iki sene evveline kadar Kemal’in sık sık görüştüğü kimse idi, ya o Salih, daha çok yeni onunla Amasya’da buluşmuştu.


İzzet Mütarekeden bu yana olup biteni anımsatarak, Bolşevik tehlikesini hatırlatarak ve barış tavsiye ederek uzun bir süre cevap verir. Kemal ikinci darbeyi indirir: “ İngilizler sizi aldatıyor, safsınız ve söylediklerinizin içinde hiçbir teklif görmüyorum. Tekrar ediyorum, bizim için İstanbul Hükümeti mevcut değildir.” Henüz ağzını açmamış olan Salih’e dönerek, “ Size gelince paşa, Osmanlı Meclisinin dağılmasından siz sorumlusunuz, zira, Amasya’da bize söylemiş olduklarınıza inandık” der.


Yerin dibine geçmiş, şaşkına dönmüş olan İstanbul’un iki aracısı, dünyalarının karardığını anlarlar. İstanbul’dan ayrılırken “ Mustafa Kemal’in başkaldırmasının, “ Müttefiklerin barış antlaşması ile Türkiye’yi ezmesine mani olmak için tertiplemiş olduğunu” açıklıkla beyan etmiş olan İzzet bu şekilde karşılanmayı hak etti mi? Ama bununla beraber, İstanbul’a dönmek yerine iki görevli Kemal ile birlikte Ankara’nın yolunu tutar. Milliyetçiler, böylece milliyetçi gerçeği onlara yakından tanıtmayı uygun bulmuşlardır. Onların rızası ile mi yoksa rızalarına karşı mı, işte Bilecik’in sırrı burada başlamaktadır.


Anadolu’nun olayı anlatışı hiçbir şüpheye yer vermemektedir. Hakimiyet-i Milliye şöyle yazar: “ Buraya gelmiş olan heyet, bu güne kadar İngiliz baskısına ve despotluğuna uğramış ve Anadolu topraklarına ayak basmaları engellenen vatanseverlerden ibarettir. Ankara Hükümeti ile müzakere bahanesini ileri sürmüşler ve memleketimizin iyiliği ve refahı için bizimle işbirliği yapmak üzere İstanbul’dan ayrılmışlardır. Anadolu hareketine katılacaklarını resmen bildirmişlerdir.” Ayrıca İzzet bu resmi bildiride “ Biz müşterek düşmanla savaşmak ve halkımızın mukaddes davasını savunmak için geldik” diye ilave edecektir.


Ne başarı! İstanbul’un aracıları ve tanrının lütfuyla hidayete ermiş birkaç aracı, Anadolu’daki kardeşlerine katılırlar. Oysa Hakimiyet-i Milliye’de yayınlanan resmi bildirinin yazarı daha sonra altmışlı yıllarda, İzzet ve Salih’in “ Başkent’e dönmek istediğini” bizzat açıklayacaktır.


Tam da zamanında, Teşkilat-ı Esasiya Kanunu’nun oylamasında bulunmak üzere 20 Ocak günü gelirler. Bundan böyle milliyetçi İdare. Teşkilat-ı Esasiyesi’ne güzel bir Anayasa’ya sahiptir. Altı aya yakın bir zamandır Kemal ve çevresi, aşırı sağcı ve solculara karşı mücadele vermişlerdir. Kemal ilk önce, Halife Sultan’a hiçbir atıfta bulunmadan, milli hakimiyet ilkesini yerleştirmiştir; tek taviz “ dini düzenlemeler” Meclis’in çalışmalarında hukuki düzenlemelere “ ilham kaynağı olacaktır” dan ibarettir., açıktır, Kemal Sultanı gömmek üzeredir, ama henüz Halife’ye dokunmaya cesaret edememektedir. Sol daha iyi muamele görüyor değildir: nispi temsili kenara itmek için Kemal bizzat müdahale etmiştir, zira “bu temsil mebus sayısını arttıracaktır” bu da Meclis’in çalışmasını güçleştirecektir: işte çarpıcı bir argüman. Sadece Fransız yeni Yüksek Komiseri Pelle“ mutlak demokratik ilkeler. (…) Bolşevik fikirlerin artan nüfusunun işaretidir” diye yazabilecektir. Askeri okulların anayasa hukukunda ihtisas sahibi olmadıkları gerçektir!


Evet, Millet Meclisi tarafından kabul edilmiş olan Teşkilat-ı Esasiye kanunu. Meclis’in doğuşundan dokuz ay sonra vardığı olgunluğun şahididir.


Ayrıcalıklı şahitler İzzet ve Salih de İstanbul’u rejimini, dünyalarını öldürten bu damardan kan çekme işleminde bizzat hazır bulunurlar. Böylece gidiş hızlanır: 26 Ocak’ta Müttefikler, Millet Meclis’ini müzakere masasına oturtmak üzere Londra’ya davet ederler. Milliyetçi bir gazetenin başlığı “ ilk adım atılmıştır“ olur.


KEMAL ATATÜRK BATI’NIN YOLU / ALEXANDRE JEVAHOFF / 158-159-160

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG