20 Temmuz 1921

Türk kuvvetleri, 13.Yunan Tümeni'nin bulunduğu sisler içindeki Çamtepe doruklarını işgal ederek Yunan kuvvetleri arasında panik yaratmayı başardı. Daha sonra Türkler, şiddetli Yunan saldırısı karşısında tepeden çekilmek zorunda kaldılar. 4 Yunan subayı ve 95 eri ölü, 16 subay ve 407 eri yaralı. Yunan kaynaklarına göre Türkler savaş alanında 560 ölü bıraktılar. Seyitgazi yöresinde Türklerin haşan kazanması bir karşı saldırının başarılı olabileceği umudunu doğurdu. Genel olarak Türk ordusunun Sakarya'nın gerisine çekilmesi devam etti. Papulas günlük tebliğinde çok miktarda araç-gereç ele geçirdiklerini bildirdi. Türk ordusu Eskişehir doğusu-Seyitgazi hattını tutarak savunmaya geçti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Yunan basın bülteninde heyecanlı haberler: 10 gün içinde 100-120 km. ilerledik. Asıl Hedef düşmana mümkün olduğu kadar insan ve malzeme kaybı verdirmektir. Düşman 80 km.lik cepheyi tutamadı, yığdığı malzemeyi terk etti. 16 Temmuz'da Kütahya'yı bombaladık. Mermilerden biri Mustafa Kemal'in önüne düştü. Karargah subaylarından 4'ü öldü, 20'si yaralandı.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Bir Yunan savaş gemisi Trabzon Fındıkkale'yi bombardıman etti. Karşı ateşten ötürü kıyıdan uzaklaşmak zorunda kaldı. Trabzon'da Ruslardan kalma çok sayıda silah ve mühimmat var.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Mustafa Kemal, Karabekir'in 11 tarihli mektubuna verdiği cevapta, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'nun başından ayrılmayacağını bildirdi. Karabekir, Mustafa Kemal'den siyasi partilerden uzak durmasını istemişti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İngiliz Dışişleri Bakanlığı, İstanbul'daki Yüksek Komiser Vekili'ne, Mustafa Kemal ile görüşmeye girilmemesini emretti. Talimatta "Mustafa Kemal'e cevap vermek gerekmez. Kendisi görüşmenin yapılmasına hala istekliyse bundan sonraki adımı atmak ona düşer..." denildi. Mustafa Kemal, Harington'un görüşme isteğine karşılık verirken tam bağımsızlık ilkesinin kabul edilmesi şartını koşmuştu. 6 tarihli bu cevabı İngilizler küstahça bir davranış olarak nitelediler ve cevaba karşılık vermediler. İngiliz Dışişleri, 6 Temmuz'dan beri bu konuyu tartışıyor.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Hakimiyeti Milliye: Ordunun kökleri milletin kalbindedir. Oradan aldığı kuvvetle muzaffer olur.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Kâzım Karabekir Paşa’nın bu telgrafına, 20 Temmuz 1921’de cevap verdim.


Biraz uzunca olan bu cevabın bazı hususları aydınlatmaya yarayacak olan noktalarım belirtmekte yetineceğim. Cevabımda demiştim ki: «Müdafaa-i Hukuk Grubu, memleketin istiklâlini tam olarak sağlamak gibi kısa ve kesin bir maksatla kurulmuştur. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun uygulanma durumu da gayesi içindedir.


Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, bütün idare sistemini ve Türkiye Hükûmeti’nin hukukî durumunu gösteren ayrıntılı ve tam bir kanun olmayıp, memleketin mülkî ve idarî teşkilâtında zamanın şartlarının gerektirdiği halkçılık ilkesini ifade eden bir kanundan ibarettir. Bu kanunda cumhuriyeti ifade eden bir şey yoktur. Raif Efendi’nin, saltanat şeklinin cumhuriyetçiliğe dönüştürülmek istendiği yolundaki düşüncesi, kuruntudur.»


«Meclis’teki Grup merkezinde kendilerine önemli işler verilen kimseler arasında, kişilikleri ve geçmişteki davranışlarıyla, eleştirilebileceklerin bulunduğu yolundaki iddia ise, daha açık bir ifade ile, doğrulanmaya muhtaç bir durumdadır.


Her işi, bütün idarî kabiliyetleri ve şahsî faziletleri ile mükemmel yetişmiş adamlara vermek, pek değerli ve tatlı bir dilek olmakla birlikte, kendi toplumumuz için değil, dünyanın en ileri gitmiş milletleri için bile, her çevre, her bölge ve her meslek sahibi tarafından saygıya değer görülecek bu kadar çok adam bulmak imkânsızdır.


Hayalî ve gerçek dışı düşünce ve iddialarla, memleketin kendisine dayanabileceği tek kuvveti ve teşkilâtı yıpratacak engellemelere başvurmak, eğer cahilce bir çılgınlık değilse, herhalde bir hainlik olarak kabul edilmelidir. Zâtı devletlerince de bilinir ki, ilerleme yolunda girişilecek her önemli teşebbüsün, kendine göre önemli sakıncaları vardır. Bu sakıncaların en alt düzeye indirilebilmesi için alınacak tedbir ve yapılacak girişimlerde kusur etmemek gerekir.»


Bundan sonra Efendiler, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yapılırken, sivil ve askerî devlet adamlarıyla Müdafaa-i Hukuk merkezlerinin düşüncelerini almak konusundaki görüşümü de şöyle açıkladım: «Zâtıdevletlerince de bilindiği üzere, bir hükûmet şeklinde yaşıyoruz ve onun bütün şartlarına uymak zorundayız.


Kanunun, Meclis komisyonlarından sonra, Genel Kurul’daki tartışmalarıyla ortaya çıkacak şekli üzerinde, uzaktan alınacak düşüncelerle etki yapılamayacağı elbette kabul buyurulur.»


Kâzım Karabekir Paşa, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun yapılmasında niçin acele edildiğinin, bunun uygulanmasından doğacak güçlüklerin, nasıl giderileceğinin, hilâfet ve saltanat konusundaki görüşümüzün ne olduğunun açıklanmasını da istemişti.


Bu noktalarla ilgili cevaplarımda demiştim ki: «Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun yapılmasında acelecilik sayılan tutumun sebebi, bütün dünyada ve memleketimizde belirmiş olan halkçılık akımını, sağlam bir şekilde tespit ederek, bu konuda başka türlü katışmalara yer vermemek; aynı zamanda yüzyıllardan beri yetersiz kimseler elinde boyuna kötüye kullanılan millet haklarını korumak için, bu hakların asıl sahibi olan millete de söz hakkı tanımak ve bu yüksek düşüncenin gelişmesi için bugünkü olağanüstü şartlardan yararlanmaktır.


Kanunun ne dereceye kadar uygulanabileceğini ölçmek için de, bu işle uğraşmaya fırsat bulacakların azim ve irade yeteneğini hesaba katmak gerekir.


Ortada hilâfet ve saltanat meselesi diye başlı başına bir mesele yoktur. Söz konusu olan Padişah’ın haklarıdır Onun belirlenmesi ve sınırlandırılması için son birkaç yüzyılın tecrübeleri ve devlet kavramındaki millet haklarının gerçek anlamı göz önünde bulundurulmalıdır. Bu konuda şimdilik tespit edilmiş kesin bir kuralımız yoktur.»


Kâzım Karabekir Paşa’nın, grup başkanı olmayıp tarafsız kalmaklığım konusundaki teklifine verdiğim cevapta da, şu düşünceleri ileri sürmüştüm: «İstanbul’daki Meclis-i Meb’usan gibi bir meclisin başkanı değilim. Böyle bile olsa bir partiye bağlı olmak tabiîdir. Halbuki, Büyük Millet Meclisi’nin yürütme yetkisi de bulunduğundan, bir bakıma, hükûmet niteliğindeki bir meclisin başkanı bulunmaktayım. Yürütme yetkisi de bulunan bir başkan için, çoğunluk partisinden olmak pek gereklidir.


Buna göre, geniş bir programla ortaya atılmış siyasî bir partinin başkanı da olabilirim. Bütün kimliğimle karışmış bulunduğum Cemiyet’ten ayrılmaklığım mümkün olmadığı gibi, o cemiyetten doğmuş olan grup içinde bulunmaklığım da zarurîdir.


Aslında grup, hemen hemen Meclis Genel Kurulu’na yakın büyük bir çoğunluğu içine almaktadır. Dışarıda kalanlar, Erzurum milletvekillerinden Celâlettin Arif Bey ve Hüseyin Avni Efendi ile birkaç benzeri davranışlarında serbest kalmak isteyen birkaç kişiden ibarettir…»


GUN GUN KUTULUS yazi.JPG