21 Ekim 1921

Müttefiklerden kredi istemeye giden Yunan Başbakanı Gunaris ve Dışişleri Bakanı Baltacis, Paris'te Başbakan Briand'la görüştüler. Fransızlar, Yunan temsilcilere "Çok fazla istekte bulunmayın. Sevr'de bazı değişiklikleri kabul edin" gibi tavsiyelerde bulundular. Yunanlılar, barış teklifinin Fransızlar tarafından yapılmasını istediler. Salı günü yeniden bir araya gelinmesi kararlaştırıldı. Görüşmeyi Atina'ya telleyen Gunaris, bunun çok gizli tutulmasını istedi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İngiliz Savaş Bakanı, Bakanlar Kurulu'na muhurasında, Yunan başarısızlığının nedenlerini anlatu. Türk yüksek kumandasının başarılı ve etkin, Türk ordusunun moralinin yüksek olduğu belirtilen muhurada, Yunan ordusunda moralin bozuk olduğu açıklandı ve "Yunan ordusu Türklere boyun egdiremez. Yunanlılar, Anadolu'da savaşı sürdürerek bir şey kazanamazlar. İyisi mi halen işgal alunda tuttukları toprakları pazarlık konusu yaparak Mustafa Kemal ile müzakereye girişmelidirler." denildi. * Paris Büyük.elçisi Harding, Briand'la görüşmesini nakletti: Gunaris, Briand'a arabuluculuk istemediklerini söylemiş. Briand bu tutumun Yunanlıları felakete sürükleyeceğini anlatmış. * Atina Elçisi Granville'in Curzon'a telinde "Yunanlılar özel konuşmalarında Anadolu'dan vazgeçmek gerektiğini söylüyorlar. Böyle bir karar, Hükümet'in düşmesine yol açar. Yunanistan'da karışıklık yaranr. Mustafa K.emal'in isteklerini arbnr. Yunan bozgunu da tehlikelere yol açar" dedi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İkinci Kolordu Kumandanı Selahattin Adil Paşa, ordunun saldırıya hazır olmadığını, esaslı bir hazırlık yapılmadan saldırıya geçilmemesi gerektiğini bildirdi. Birinci Ordu Komutanlığı da Cephe Komutanlığı'na, alınması gereken tedbirleri bildirmişti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Hakimiyeti Milliye: Orduda fevkalade hizmetlerden dolayı 12 kadına savaş madalyası verildi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Genel olarak Türkler kazançlıdır. Fransız birliklerinin Kilikya’dan git- ı meşini ve Fransa ile Anadolu Hükümeti arasındaki harp haline son veril­mesini sağlamışlardır. Ayrıca, Ankara Anlaşması ne kapitülasyonlardan ne de Sevres Antlaşması’ndan söz etmektedir. Kesin bir “yürürlükten kaldırma” söz konusu değildir, ama bu, zamanı geldiğinde Fransa’nın, ta­leplerini destekleyeceği hususunda Türkiye’ye ümit veren hayra alâmet bir sessizliktir. Bununla beraber, Fransızlar, terk ettiklerine karşılık önemli teselli mükâfatları sökmesini başarmıştır: Fransız mandası altında muh­tar bir sancak olarak kurulan İskenderun bölgesi için “özel İdarî rejim” tesisi, Pozantı-Nusaybin demiryolu hattının Paris’in göstereceği bir finans grubuna devredilmesi; Harşit bölgesindeki demir, krom ve gümüş maden­lerine ait imtiyazın bir Fransız teşebbüsüne verilmesi. Gizli kalması kay- dıyla anlaşmaya yapılan bir ekte - ki bu gizlilik uzun zaman sürmemiştir - Ankara Hükümeti hatta, “Türkiye ve Fransa’nın karşılıklı menfaatlerine uygun olmak kaydıyla, nehirlerin, limanların, madenlerin imtiyazı ile il­gili olarak Fransız firmalarınca izhar edilebilecek diğer istekleri büyük bir iyi niyetle incelemeye hazır” olduğunu belirtmiştir11. Kötü niyetliler hemen Franklin-Bouillon’un Ankara’da Fransız Hükûmeti’nin menfaat­leri hesabına değil, Paris’in yüksek finans çevrelerinin menfaatleri için müzakere ettiğini söylemeye başlamıştır. Hatta ortakların isimlerini bile...

Aleyhteki bu kampanyayı büyük çapta Londra yönetmektedir. Majes­telerinin Hükümeti gerçekten öfkelidir. Çünkü o, Ankara Anlaşması nı, Müttefiklerin, karşılıklı istişarede bulunmadan anlaşma yapmalarını ya­saklayan Kasım 1915’te imzaladıkları sözleşmeyle bağdaşmayan bir sulh anlaşması olarak görmektedir. Ayrıca Fransa’nın bu girişimini, halen ta­sarı halindeki Doğu meselesinin tümüyle çözümü - tabiî Müttefiklerin men­faatine olacak şekilde-şansını ciddî surette tehlikeye soktuğu biçiminde değerlendirmektedir. İngiliz Hükûmeti’nin en çok canını sıkan şey, an­laşmanın İktisadî veçhesidir: Franklin-Bouillon’un imzaladığı belgede, İn­giliz Sermayesi için demiryollarında veya maden imtiyazında en küçük bir kırıntı bile yoktur. Hatta, açıklanan metinler pek muhtemeldir ki her- şeyden söz etmiyordur. “İyi haber alan kaynaklar” silâh, mühimmat, uçak ve diğer çeşitli askerî malzeme teslimi ile ilgili bir anlaşmanın da bulun­duğunu imâ etmektedir. Bunlar, Fransa’nın müttefiki Yunanlıların rengi­ni uçurtacak şeylerdir.

Daha da kızgın, fakat o kadar da ümitsiz olanlar Kilikyalı Hıristiyan- lar, özellikle Ermenilerdir. Kendilerini terkedilmiş, ihanete uğramış his­setmektedirler. Aralarından bir çoğu işgal kuvvetleriyle aynı zamanda, 1919 da Kilikya’ya geri dönmüştür. Onlara olmayacak vaadlerde bulunulmuş­tur: Yardım, himâye ve hatta, Kilikya’nın zengin topraklarını da içine alan bir Ermeni Devleti’nin kurulması. Bunlar mallarına tekrar kavuşmak, ev­lerini yeniden inşa etmek için mücadele vermişlerdir. Bazıları, geçmişin­de hayli kavga ve çapulculuk bulunan bir askerî güç niteliğindeki “Ermeni Lejyonu”na katılmıştır. Bu Kilikya’h Ermeniler toplam 100.000 kişi kadar­dır. İşte şimdi, kendilerini koruyucusuz, yalnız başlarına bırakılmış, Türklere terk edilmiş bulmaktadırlar. Kuşkusuz, Ankara Anlaşmasının bir maddesi ile Büyük Millet Meclisi “azınlıkların haklarına saygı duyacağını” gösterişli bir şekilde vadetmiştir. Fakat bu vaad tutulacak mıdır? Kilikya’da, isillemeden, Hıristiyan katliâmından korkulmaktadır. Türk-Fransız barışının imzalanmasını takip eden günlerde, Franklin Bouillon ve diğer Fransız şahsiyetleri, Türklerin sözlerini tutacağını bildirmek suretiyle Hıristiyanları teskin etmeğe gayret ederek bölgede bir bilgilendirme kampanyasına girişmişlerdir. Boşuna gayrettir bu. Kasım ayının başından itibaren, 1919 da yapmış olduğu yolu, bu kez aksi istikamette, yapmayı mütevekkilane kabul eden uzun mülteci konvoyları teşekkül etmiştir.

Parist’te, Meclis’te ve Senato’da protestolar yükselmiş, gürültülü top­lantılar yapılmıştır. Bununla beraber, genel olarak kamuoyu Kilikya Hıristiyanlarının dramına fazla ilgi göstermemiştir. Aksine, gazetelerin ekserisi, çok kimse tarafından lüzumsuz ve anlamsız bulunan bir savaşa son veren bir anlaşma imzalanmasını büyük bir memnuniyetle karşılamış­lardır. Bu fırsatı belirtirken Le Figaro gazetesi, manşet mürekkebinde cim­rilik yapmamıştır: ‘Fransa ile Ankara arasında barış.” Tamamen sevinç dolu bir diğer başlık da Le Matin gazetesinin: “Franklin-Bouillon ve Mus­tafa Kemal, Fransa ile İslâm’ı nasıl uzlaştırabildiler”12. Le Temps gazetesi ise, her zamanki gibi gösterişten uzak, olayın sevinmeye değer olduğu hük­müne varıyordu: ‘‘Türkiye’nin bağımsızlık ve egemenliğini korumak, bu, Fransa’nın geleneksel ilkesidir. Mareşal Franchet d’Esperey’in Konstanti- nopl’da Alman hâkimiyetini devirdiğinden bu yana, Fransız halkının tu­tumu, bu ilkenin bizde unutulmadığını ısrarla göstermişti...İmzalanmış olan anlaşma, samimî anlayış ruhu olmaksızın uygulanamayacaktır. An­kara Anlaşması’nın, halkların kurtuluşu için verdiği büyük mücadelede muzaffer olan Fransa ile Mustafa Kemal ve arkadaşları sâyesinde özgürlü­ğüne kavuşmuş olan Türkiye arasında devamlı bir dostluğu tasarladığını ve emrettiğini görmek için maddelerini okumak yeterli olacaktır”.

Pekâlâ ya şüpheler ve geçmişteki haksızlıklar nereye gitmiştir? Bolşe­viklik, Alman yandaşlığı, Müslümanlık, yabancı düşmanlığı... Hemen he­men oybirliği halinde Fransız basını bu konuda sahifeyi çevirmekte acele etmiştir. Hiç bir art düşüncesi olmadan değil tabii. Hakikaten, Fransa, An­kara Hükûmeti’yle imzalanmış olan Anlaşma’nın, Kemalist Türkiye’de Fransız müteşebbüslerine geniş imkânlar açacağını kuvvetle ümit et­mektedir.

Bu kadar arzu edilen bu açılmanın çabuklaştırılması imkânı yok mu­dur? Paris, iş muhitleri tatmin olsun diye işlerin süratle gitmesini istemekte idi. Bundan ötürü Aralık ortalarında Franklin-Bouillon yeniden Türkiye’ye gidecektir. Resmî olarak, Türk-Fransız anlaşmasının bazı ayrıntılarını dü­zenleyecektir. Ama, Kemalistlerle görüşmeleri sırasında, İzmir’deki Yu­nan mevcudiyeti ve özellikle Boğazlar meselesi gibi genel siyasî sorunlarla malî ve İktisadî konuların da ele alınması öngörülmüştür.

Yeni görüşmeler, Kilikya sahili ve Ankara arasında yarı yolda, Ana­dolu yaylasındaki bir kasabada, Akşehir’de cereyan edecektir. Tekrar bu­luşma bundan daha samimi olamazdı: bu defa da konyak su gibi akacaktır

ve şölen, Fransız heyetindeki Albay Mougin’in ifadesine inanmak gere­kirse, hazan “bir vals”le süslenerek gecenin geç saatlerine kadar uzayacaktır14. Eğer, Kilikyalı Hıristiyanlar, Mersin limanında kendilerini Suriye’deki kamplara götürecek vapuru beklerken Franklin-Bouillon un Mustafa Kemal’le vals yaptığını bilselerdi kim bilir ne kadar kızarlardı.

Bu arada, Akşehir’de yine de ciddî konulardan söz edilecektir: Doğu meselesinin çözümü gibi büyük bir sorun vardır: Boğazlar, azınlıkların geleceği, kapitülasyonlar, millî hudutların çizilmesi, İstanbul’un durumu... Öte yandan, ve belki de özellikle diğer işleri Bu noktada işler oldukça iyi gidecektir. Filvâki Franklin-Bouillon Anadolu’dan dolu bir sipariş liste­siyle ayrılacaktır: otomatik tüfekler, cephane, makineli tüfekler, uçaklar, telsiz cihazları, el bombaları, kamyon, kamyonet, araba lâstikleri, ünifor­ma ve azık torbaları... İyi savaşmak için gerekli ne varsa. Türkiye ödeye­cek midir? Briand’ın elçisi, Kilikya gümrüklerinin gelirine ve Rus altın­larına güvenmektedir. Bu arada Kemalistler bağış olarak 10.000 ünifor­ma, cephanesiyle beraber 10.000 mavzer, 2000 at, 10 Breguet uçağı ve Adana telgraf istasyonunu alırlar. Güzel bir örnek.

Elbette ki, Türk-Fransız uzlaşması verimli görünmektedir. Ama Fransa yine de ihtiyatlı olmalıdır, zira diğer rakipler şimdiden kapıda acele etmektedir.


(Kaynak: Mustafa Kemal / Paul Demont / Syf 85)


Sakarya Savaşı’nın arkasından İngiltere Genelkurmay Baş­kanlığı da uzun bir rapor hazırlamıştı. Bu rapor da 21 Ekim günü İngiltere Hükümetine sunulmuştu. Raporun dokuzuncu bölümün­de, Sakarya zaferinden sonra Türk ordusunun ne tarafa yönelebi­leceği üzerinde duruluyordu. “Önceliğin kesinlikle Türk ordusuna geçtiği" vurgulanıyor, askeri bakımdan Mustafa Kemal in önünde şu olasılıklar bulunduğu belirtiliyordu:

a) Mustafa Kemal, Yunan ordularına karşı genel saldırıya devam edip onları Anadolu’dan tamamen atmak isteyebilirdi. İngiltere Genelkurmayı bunun, 1921-22 kışında gerçekleşebileceğini pek düşünmüyordu.

b) Mustafa Kemal saldırıya devam etmeyip gerilla savaşıyla Yunan kuvvetlerini hırpalama ve onları biraz daha geri çekmek zorunda bırakma yolunu tutabilirdi.

Bu yol, öncekinden daha kolay, daha gerçeğe yakın görülüyordu. Mustafa Kemal, Yunan işgali altındaki Türk halkının yar­dımlarını da değerlendirebilirdi.

c) Yunanlara karşı her türlü hareket tamamen durdurulup kıs içinde Türk ordusunu yeniden teşkilatlandırma ve yetiştirme işiyle uğratabilirdi. Bu arada Yunanların mali güçlüklerle karşıla­şıp Yunan ordusunu kısmen terhis etmeleri beklenebilirdi.

İngiltere Genelkurmayı, bu yolun Türklerin lehine olduğu kanısındaydı. Ama askeri açıdan, harekâtın büsbütün durdurul­masını akıllıca bir iş olarak görmüyordu. “Zamanın Türkler lehine işlediği de kuşkusuzdu”

d) Ankara Hükümeti, Sevr Antlaşmasını değiştirmeleri için Müttefikler üzerine baskı yapmak amacıyla İstanbul’a ya da Mezo­potamya’ya karşı askeri harekâta geçebilirdi.

İngiltere Genelkurmayı, İstanbul’a karşı askeri harekâtı Mus­tafa Kemal için tehlikeli görüyordu. İstanbul’un yakınında Yunan orduları bulunduktan başka, böyle bir harekât üç Müttefik dev­let ile silahlı çatışmaya girişmek olurdu. Ankara Hükümeti böy­le tehlikeli bir harekâta herhalde girişmeyecekti. Fakat Mustafa Kemal’in Musul’a karşı harekâta girişmesi “her zaman mümkün”

görülüyordu. Hele Türkiye ile Fransa arasında Kilikya konusunda ayrı bir barış yapılırsa o zaman Mustafa Kemal'in büyük kuvvet­lerle Musul’a karşı harekete geçmesi beklenebilirdi.244

İngiltere Genelkurmay Başkanlığının görüşü de buydu. Yani, Genelkurmayın değerlendirmesi de, Koloniler ve Harbiye Bakan­larının görüşlerini tutuyor, kuvvetlendiriyordu. Her üç makam, Mustafa Kemal’in Sakarya’dan sonra Irak’ı, özellikle Musul’u teh­dit edebileceği noktasında birleşiyordu.

Ingiltere Genelkurmay Başkanlığı, Sakarya Savaş, sonunda hazırlayıp hükümete sunduğu uzun raporunda, Türk ve Yunan or­dularının durumlarım ayrıntılarıyla inceledikten sonra aşağıdaki genel sonucu çıkarmıştı:

"11. Sonuçlar: Yukarıda sıralanan etkenler dolayısıyla Genelkurmay şu ka-naattedir ki, Yunan ordusu Türk milliyetçilerine bir kararı empoze edebilecek güçte değildir

Daha önceki bir raporunda da (Genelkurmay), Yunan ordu­sunun (...) başlangıçta başarılar kazansa bile Anadolu’ya barış getirebilecek kesin bir zafer kazanma umudu olmadığı kanısını belirtmişti.

Son olayların gidişi bu görüşü doğrulamıştır. Üstelik, yüksek konseyin tarafsızlığa ilişkin son kararları Yunanların geleceğini daha da karartmıştır. Savaş malzemesi ihtiyaçlarını gidermek için Türkler artık yalnız Rus Bolşevik kaynaklarıyla ve kaçak silah ti­caretiyle yetinmeyeceklerdir, çünkü bol miktarda savaş malzeme­si sağlamak için Avrupa ülkeleriyle müzakereler yapmaktadırlar. Genelkurmay şu kanaattedir ki, Yunanlara kıyasla Türklerin nispi gücü zamanla artacaktır.

O halde Genelkurmay şu kanaattedir ki, harekâta devam etmekle Yunanların kazanabilecekleri hiçbir şey yoktur ve onlar (Yunanlar) için en iyi yol, ellerindeki toprakları yitirme tehlike­siyle karşılaşmadan önce onları pazarlık konusu yaparak derhal Mustafa Kemal’le barış müzakerelerine girişmektir’’

Sakarya zaferi üzerine, en yüksek İngiliz askeri otoritesinin vardığı kesin sonuç buydu. Yani, Sakarya’dan sonra Yunanların Anadolu macerasının sonu artık gelmiş demekti. Bundan sonra Yunanistan’ın kazanacağı hiçbir şey yoktu. Buna karşılık yitirece­ği çoktu. İngiliz Genelkurmayı, Yunanistan artık ne koparabilir­se kârdır düşüncesindeydi ve bir an önce Yunanistan m Mustafa Kemal'le barış masasına oturmasını salık veriyordu. Genelkurmay Başkanlığının raporu İngiltere Dışişleri Bakanlığında dikkatle okunmuş ve “sonuçlar" bölümü işaretlendikten soma altına an­lamlı bir eda ile şu not düşülmüştü: "Başbakan bunu (herhalde) ilgiyle okuyacaktır” (This will be read with interest by the P.M.). Yunanistan’ı Anadolu macerasına itenlerin baş sorumlusu olan İngiltere Başbakanı Lloyd George, acaba politikasının iflas et­mekte olduğunu kavrayıp onuruna yedirebilecek miydi? Acaba bu sonuçlar ve notlar, kulaklara küpe, “anlayana sivrisinek saz..!’ ola­bilecek miydi? Zaman gösterecekti.


(Kaynak: İngiliz Belgeleriyle Sakarya’dan İzmir’e / Bilal Şimşir / Syf 192)

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG