21 Mayıs 1920 Cuma

Güney'de Türk-Fransız savaşı devam ediyor: Kuvayı Milliye, Adana'da Fransız işgalini tehdit ediyor. Çeteler, Adana yakınlarındaki Şakir Paşa Çiftliği'nde Fransızlara saldırdılar. Fransız kuvvetleri hazırola geçirildi. İkinci Kavaklıhan Savaşı: Fransızların Pozantı'ya gönderdikleri takviye kuvvetleri de püskürtüldü. Üç gündür devam eden çarpışmalar Fransızların ağır kayıplarıyla sonuçlandı. Antep cephesinde, takviye kolunun önünü kesen milli kuvvetlerle Fransızlar arasında Akbaba Savaşı, Milli kuvvetler yarın çekilmek zorunda kalacaklar.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 50)


Kazım Karabekir Mütareke dönemiyle ilgili ‘Çocuk Davamız’ kitabında genel bir değerlendirme yapıyor:


Bu devir bize şu hakikatleri gösterdi:


Tahsil sistemimizin sakatlığını yani yüksek ilim müesseselerimizin kuruluş yerlerinin ve tarzlarının yanlışlığını ve kifayetsizliğini, KALKINMANIN SENDELEMEK OLMADIĞINI ve hele gençlik denilen kuvvetin yalnız İstanbul’daki bir avuç yüksek mektep talebeleri olmadığı ve tahsilsiz teşkilatsız müthiş bir kitlenin mevcut olduğunu ve nihayet halk tabakasının münevver zümrede pek ayrı ve aykırı bulunduğunu…


O zaman memleketin umumi manzarası şu idi: Şark’a doğru açıldıkça hükumet bakımsızlığı, halk azlığı, münevver yokluğu, fakirlik, cahillik, harabilik…


Buna karşılık asırlarca Osmanlı saltanatının merkezi olan İstanbul, memleketin bütün servetini muazzam abidelere, muhteşem saraylara çevirmiş, mülki ve idari yüksek idare ve irfan müesseselerini bağrına yerleştirmiş ve bütün millete AZ EMEKLE VE HATTA EMEKSİZ BİLE TÜRLÜ NİMETLERİN VE KAZANÇLARIN burada elde edilmesi mümkün olduğu kanaatini fiilen vermiş.


Bir gün Türk varlığının dayanacak kudret kaynağı olan Anadolu her bakımdan her devirde ihmale uğramış, kendi haline bırakılmış idi.


Mütareke’de bu suretle münevverlerimiz, sanatkarlarımız, matbuat alemimiz, zenginlerimiz ve hatta yüksek tahsilde bulunan birçok Anadolu gençleri İstanbul’da düşman istilası altına kolayca düşüvermişler ve 4 yıl sürek İsitklal Harbi müddetince elleri kolları mefluç bir halde milli hareketlere seyirci kalmışlardı.


Bereket versin ki modern teşkilatını vaktiyle yapmış ve kumanda heyetini en küçük rütbeli subaylara kadar yenilemiş Türk ordusu Anadolu’da vaziyete hakim olabildi. Tabii ağır şeyler pahasına…


İstiklal Harbi’nin devamı müddetince olup bitenleri yakından görenler şu kanaate varmışlardı: Eyvah! Demek ki Tanzimat’tan beri kalkınma programları diye kabul olunan şeyler müstevlilerin (bir yeri istila altına alan kimse) sinsi sinsi işledikleri ve devlet adamlarımıza sindirdikleri kendi projeleri imiş.


İki maddelik bir haile (trajedi):


1-Fikir ve işadamı yetiştirmekten ziyade çene ve sandalye adamı yetiştirmekle Türk milletinde başarıcılık ruhu uyanmasın. Yeni usulde fikir ve beden işletilmesi temin olunmadan gelenek faaliyetleri de öldürerek halk atıl ve tembel kalsın. Bu suretle halk da münevverler de büyük şehirlerde ve hele İstanbul’da fakr ü sefalet içinde yaşamayı, Anadolu’daki yerlerinde yurtlarında çalışmaya ve ilerlemeye tercih etsin ve Anadolu bir düziye insanca, servetçe ve fikirce zayıflasın.


2-Devletin idari, mali, ilmi, iktisadi bütün kuvvet ve servetleri, icabında kolayca işgali mümkün olan İstanbul’da bir arada bulunsun. Bu suretle işgali takdirinde memleketin kalan vücudunda takat kalmasın ve devlet teslim olsun.


Türk’ün istiklali mahvolup giderken Bayburt civarında bir mehdi çıkıyor, yüzlerce genci mürit olarak peşine takıyor, askerin silahlarını bile toplayabiliyor. Sivas’a kadar Garp Cephesi’nde isyanlar çıkıyor. Sivas’ta bir postacı, Konya’da bir serseri, şurada burada bazı yobazlar binlerce halkı, binlerce genci arkasına takıyor ve


-İstemeyiz, diyorlar.


Neyi istemiyorlar? Türk istiklalini kurtaracak olan milli hükumeti istemiyorlar!


-İsteriz, diyorlar.


Neyi istiyorlar? Türk istiklalini düşmanlara teslime razı olan ve Türk militenin silahlarını ve ordusunu düşmanlara teslimden sonra milleti katillerin haydutların satırları altına atacak olan İstanbul Hükumeti’ni istiyorlar.


İşte aralarında kendilerini irşad edecek münevver kitleden, yüksek irfan müesseselerininden mahrum olan bu öz Türk halkın cehalet saikasıyla yaptıkları… Kendi başlarına kalan halkın yapacağı, bebekler gibi elleriyle ateş tutmaya çalışmak oluyordu. Yanacaklarını o sırada bilemezlerdi. Suya atlayacaklardı, boğulacaklarına akılları ermezdi. En kabiliyetlisi nihayet gözüyle görebildiğini düşünebiliyordu.


(Kaynak: Çocuk Davamız / Kazım Karabekir / Syf 205)

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG