22 Ekim 1921

Moskova büyükelçisi Ali Fuat Paşa, Moskova'daki İngiliz Ticaret Kurulu Başkanı Hodgson'la görüştü. Ali Fuat Paşa, Hodgson'a şöyle dedi: "Bazı İngiliz politikacıların haksızlıklarına karşı Rusya ile mecburen dost olduk. Sovyet yardımı önemsizdir. lngiltere'ye düşman değiliz. İngilizler Türkiye'ye karşı tutumlannı değiştirirlerse Sovyet tehlikesine karşı birlikte mücadele etmek isteriz." (Cebesoy 2: 260)


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Sovyetler, bütün ülkelerin hükumetlerine bir nota vererek Yunanlıların Anadolu'da yapuğı zulüm ve yağmaya karşı gereken teşebbüslerde bulunulmasını istedi (Yerasimos: 426. Krş. 20)


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Bau Cephesi Komutanı ismet Paşa, Birinci Ordu Komutanı'nın 19 tarihli raporuna cevap vererek ordunun elbise ihtiyacının karşılanacağını ve kış basurmadan SAD saldın harekaunın yapılacağını bildirdi (Sabis: 93)


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İngiliz haberalma raporu: Son zafer, Mustafa Kemal'in ve Büyük Millet Meclisi'ndeki ılımlı partisinin durumunu büyük ölçüde güçlendirdi. Meclis'te üç grup var. Ilımlıların 170, Yusuf Kemal'in önderlik ettiği aşınlann 40-50, Envercilerin 15 mebusu var. Hakim olan Mustafa K.emal'in partisi Bolşevik nüfuzundan kaygılanıyor. Ama Bau ile işbirliği için de Misak-ı Milli'den fedakarlık edecek gibi görünmüyor.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Karagöz: Acele bir sulh elbisesi isteyen Gunaris'e Briand "gene de boynunun ölçüsünü almak lazım" deyince Karagöz: "Paşamız onların boynunun ölçüsünü verdi" diyor. Açıksöz: -Zeynep'ten Mehmet'e


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Açlksöz: -Zeynep'ten Mehmet'e (manzume. 26: Mehmet'ten Zeynep'e: Allar kuşan) Kastamonu dün güzel bir idman bayramı geçirdi. Hamiyetli bir zenginimiz, Ankara tüccarlanndan İnebolulu Çalakzade Salih Efendi, orduya 221.000 kuruşluk eşya teberru etti


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İrademiz


Söze bir hatıra ile başlamaya müsaade var mı? "Rumeli-i Şarki” henüz “Vilayet-ı Şahane”den ve Bulgaristan daha “Devlet-i Osmaniye emaret”lerinden sayılırken, birçok Bulgar çocuğu Sultanı de “meccanen" okurdu...

Makedonya Bulgari ile kuzey Bulgarim yanyana yürüten bu eğitim ve öğretim biçimi -hele aydınlanma alanında- Bulgar bir­liğine ve ülkesine bilerek, bilmeyerek çok hizmet etmiştir. Yani Osmanlı İmparatorluğu, o vakit ki en kavi düşmanlarını en büyük itinalarla koynunda yetiştirdi!...

Bizim sınıftakiler o kadar zeki değillerdi; çalışmada ağırdı­lar; fakat sürekli çalışırlardı. Bizlere üstünlükleri de bundan ileri gelirdi...

Liseye çelimsiz ve kılıksız köylü çocukları gibi girip de orada sırf bizim ekmeğimiz, bizim paramız ve bizim irfanımızla serilip serpilen, leventleşip medenileşen bu sınıf yoldaşlarını nankör ve hain sayardık. Onun için onlara ısınamazdık.

Bunlardan yalnız Panayot Çopof'la aram oldukça iyiydi. Bu çocuk, çekmecesini isimli bir kilitle kapardı... İmtihanların yak­laştığı bir akşam mutalâahaneden acele ile çıkarken kilidini örtmeyi unutmuş. Harfleri, onun bilmediği bir isim hâline koya­rak çekmecesini ben kapadım... Bahçeden yukarı çıktık... Çocuk alıştığı ismin harflerini yan yana dizdi. Fakat kilit onun arzu­suna cevap vermedi. Ve havagazlarının fısıltılarını açıkça işit­tirecek kadar sessizliğe dalmış mütalâahanede hafif bir çıkırtı başladı... Bu böyle yarım saat sürdü. Çocuk, elindeki çıkırtı ile kilidinden çok zihnimizi kurcalıyordu.

-Mâdem ki açılmıyor, kır kurtul dedim. Yüzü uğraşmaktan pembeleşmişti:

-Açılacak! dedi

Bir saat, iki saat, iki buçuk saat uğraştı. Nihayet omuzuma hafif dokundu. Yorgun yüzü gülümseyerek sarı kilidi elinde salladı!... Açmış… Fakat mütalaa zamanı da bitmişti!..

-Ne sanki!... Altmış paralık kar4 uğruna üç saatlik ders saatini ziyan etmek iş midir? Herbert Spencer ne diyor. “ Sarf olunan emekle elde edilecek netice mütenasip olmassa, muhassala ziyandır! Kitapta okuduğunu hayatına uydurmazsan bunca çalışman ne fayda verir!...” dedim.

Dedi ki:

- Doğrudur!... Üç saatlik ders vaktini kaybettim. Fakat bilir misin? Kazancım altmış para değildir. Ben kendi nefsime güvenimi kazandım. İrademi, sebatımı denedim. Gördüm ki 60 paralık bir muammayı çözmek için iki buçukr üç saat uğraşabiliyormuşum. Yarın hayatta bir mühim mesele uğruna demek ki üç sene otuz sene hiç yılmadan çakışabilirim!

Bu cevaptan, hiç unutmam, içime bir ürperme geldi idi...

Vakta ki üç dört yıl sonra, Savof'un orduları Çatalca'ya da­yandı. Yağmurlu ve rüzgârlı bir akşam, ruhum gazap ve hüsranla dolu olarak, Sultanînin önünden geçerken, Çopof aklıma geldi. Demek ki hepsi de, bu çocuk gibi, mühim bir hayat meselesi, Bulgar istiklâli yolunda üç yıl, otuz yıl bıkmadan, yılmadan ça­lışacak hâle gelmişler!... Bizse, üç yüz yıllık kanımızın hediyesi olan Rumeli'yi üç ayda darmadağınık bırakıp çekildik!... Esirlikte ve cefada, millet ruhunu tavlandıran bir sır olduğuna o akşam inandım.

Bu sefer mütarekeden sonra milletimizin türlü eziyetlerle sü­rüklendiğini gördükçe ikide bir gene Çopof’un kilidi aklıma gelirdi. "Bir gaflet anımızda bahtımızın kilidini, yabancı eller bilmediğimiz bir isimle kapadılar. Bunu açacak eller bizde var mı? O mucize nerededir? Nerededir!" diye düşünürdüm...

Fakat Anadolu harikası doğalı beri içimizde o ellerin bulunduğuna inanmayan kaldı mı?

Şimdi biz de bir unutkanlık lâhzamızdan fırsat bulan dessas ellerin kilidimizi hangi yaman bir karara uyarak hangi çetin isimle örttüğünü, her harfi yan yana dizerek aramıyor muyuz?... Gerçi bu iş zahmetlidir ve bizi yoruyor; fakat biz yılmıyoruz, bıkmıyoruz. Zira, bu kilidin altında Türklük denen tılsım saklı idi. Onun için, bunu mutlaka açacağız.

Malta zebanilerinin gadrini çiğneyerek vatana dönen ateşin Ali İhsan (Sabis); bütün varları, sırtlarındaki bir kat çamaşırdan ibaretken onu da çıkarıp İstanbul'dan Anadolu gazilerine gönderen Akşehirli Süleyman Çavuşla nefer Mustafa oğlu Abidin; feragat ve civanmertlik timsali bu iki Türk; hiçbir resmî cebre, hiçbir görünürdeki tahakküme uğramamışken sırf vicdanlarının baskısına uğrayarak İstanbul'dan Ankara'ya, Ankara'dan ölüm meydanlarına sayıları her gün daha çoğalarak koşuşan yüzlerce gaza artığı mert subaylar, bu iradedeki samimiliği gösterir en yeni birer misaldir.

Bu millet çabasına, değil yalnız aydın Türkler, değil sade afif köylüler; hatta kağnılar, hatta öküzler, dere, tepe, çöl, ova, yani binlerce eziyet aşarak ulvî bir mehabet veriyor. Sanatkârından kadınına, merkebinden ağacına kadar Türk mülkü ervahı ve cemadatı ile birlikte millî coşkunluğunun en vecitli devrine vardı!

Kâfir düşman! Bil ki yüzümüzün tozunu ve bağrımızın kanını Akdeniz sularında yıkayacağız. Değil mi ki bahtımızı örten adın ilk harflerini İnönü ve Sakarya’da bulduk, yan yana koyduk, artık büsbütün inanıyoruz ki, biz de açtığımız kilidi Akdeniz kıyı­larından gülümseyerek dünyaya göstereceğiz. Ve bu özel gün eski ve özel bir irade hatırasını nasıl beğenerek anıyorsam, kâinat da Türk cemiyetinin dehşetli iradesini öyle bir ibretle hatırlayan çoktur

Nefsimize güvenimizi ve mülkümüze sahipliğimizi kazan­dırmak için bizi uğraştıran sensin, allak düşman!...

Türk iradesinin ne demek olduğunu da sen göreceksin! Emin ol, yüzümüzü ağartacak sulara yakında kavuşacağız.

21 Teşrinievvel 1921 (Hakimiyet-i Milliye)


(Kaynak: Milli Mücadele / Ruşen Eşref Ünaydın / Syf 51)


GUN GUN KUTULUS yazi.JPG