22 Nisan 1921

Kastamonu Tekkealtı alanında yapılan büyük bir mitingle Yunan ordusunun işgal ettiği yerlerdeki zulmü protesto edildi. TBMM Başkanlığı'na çekilen telde, protestonun bütün dünyaya duyurulması istendi. Kastamonu Rum cemaati de Meclis'e ve İstanbul'daki temsilciliklere aynı yolda telgraflar çekti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Gunaris, Protopapadakis, Theodokis ve Eksadaktilos, Yunan generallerinden loannis Metaksas ile görüşerek ona Anadolu'daki ordunun başına geçmesini önerdiler. Yunanistan'ın bu savaşta haksız, Türklerin haklı olduğunu savunan Metaksas, öneriyi reddetti. İzmir'de özerklik kurduktan sonra 6uradan çıkılmasını ya da Sevr sınırında savunma yapılmasını önerdi. Protopapadakis, mali güçlerinin. iki üç ay zor dayanabileceğini söyleyince de Türklere boyun eğdirmek için lstanbul'un işgal edilmesini, Türkler boyun eğmezse o zaman İstanbul'la lzmir'in değiştirilebileceğini söyledi. Yunan 3.Tümen Komutanı lnkopis, Embros gazetesi muhabirine şunları söyledi: Herkes anlamalıdır ki, Yunanistan bütün kuvvetleriyle bu savaşa girmelidir. Bu savaş, Yunanistan'ın Kemal'e karşı açtığı savaş değil, Yunan ırkının Türk milletine karşı açtığı bir savaştır. Bu savaş çetin olacak ve iki taraftan birinin ortadan kalkmasıyla sonuçlanacaktır.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Sındırgı'daki Yunan kuvvetlerine bir baskın yapan 130 kişilik bir Türk gerilla müfrezesi, 5 Yunan askerini öldürdükten, 15 yük erzak, cephane ve levazım elde ettikten sonra Gördes'e döndü. Baskında 2 Türk gerilla da hayatını kaybetmiş bulunuyor.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Moskova Elçilik Kurulu'ndan Dr. Rıza Nur, Karabekir'e bir rapor gönderdi. Anlaşmayı açıksözlü ve sevimli bir adam olarak nitelediği Stalin sayesinde yaptıklarını belirtti, şiddetle Bolşeviklik aleyhinde bulundu, bununla birlikte Bolşevikliğin devam ettirilmesinin Türkiye'nin yararına olduğunu yazdı.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Gayei Milliye: Yunan ordusunda itaat kalmadı. Müthiş bir anarşi içindeler. Daha beter olsunlar.


Vakit: Şair Mehmet Emin Bey'in İnebolu'dan geçerken söylediği nutuk: "Yukarıda Allah, aşağıda tarih seyrediyor!"


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Söğüt’te bir şafak vakti. Arabalar bekliyor. Yola çıkacaktık. Şimdi, bir gün öncekinden daha kalabalık bir halk topluluğu, harabeleri temizliyordu. Yiyecek dağıtımı yapılmıştı, kılık kıyafetlerindeki yoksulluk insanı son derece üzen bir Müslüman kadınlar topluluğu hafifçe kenara çekilmiş, bu yabancı kadını selamlamak için bekleşiyordu. Az sonra yanlarında olacağımız, o uzun felaketzede kafilelerden biri yoldan geçmekte idi. Mandaların ve öküzlerin çektiği büyük arabalar içinde ev eşyası ile hasta kişiler vardı. Kadınlar, ihtiyarlar, çocuklar, arabaları çekiyorlardı. Izdıraplarına rağmen hemen hepsinin gözleri parlıyor, yüzlerinde enerji okunuyor askerlerini selamlıyorlardı. Bütün gece, kendi ateşi etrafında birleşen her köy son zaferlerden söz etmiş, geleceğe dair konuşmuşlardı.


Biz başka hasarlara, başka tahriplere doğru yolumuza devam edecektik.


İnce fikirli refiklerimizden bir Suat Bey vardı ki, aynı zamanda ciddi bir araştırmacı olarak tanınırdı. “ Zaman zaman tebessüm etmek, ağlamayı önler “ diyordu. Bir de gençlerden Fazıl Bey vardı. O da bu küçücük kervanı, gençliğinin coşmaları ve sevimli yüz hareketleriyle eğlendirmek istiyordu. Ama yine de, hiddet ve şiddet şimşekleri galip geliyor, suskun ağızlar, dudaklarını ısırıp duruyordu.


Ertesi gün Bilecik’te idik. Burası kederin timsalidir. Orasını, birkaç ay önce görmüştüm. Bu defa onun felaketi, öteki kasabalarınkinden daha karışık, daha devasız halde idi.


İngilizler tarafından hazırlanmış özel imha taburları Bilecik üstüne saldırmıştı.


Bu şehir, bölgenin ticaret merkezi, zenginliklerinin deposu idi. Mağazalar, dokuma tezgahları üstünden hala dumanlar çıkıyor ve bu yeraltı mahzenlerinden hep bu kadavra kokuları yayılıyordu. Dinamit kalıntıları, yıkılmış izbeler ve Pompei’yi hatırlatan daracık sokaklar, Sanki dün yıkılmış bir Pompei! Bu seferki büyük ölçülü bir imha idi ve bunun henüz pek taze nefreti güneşin pırıltısı ile gelen güzelliği örtüyordu.


Şehir, yokuş biçiminde inşa edilmişti; şimdi adam akıllı tüten bir halde idi. Yıkıntılar, yıkıntılar! Bazı kişiler dumanları tüten yıkık evlerinin taşları üstüne dönme yolunda inatçı davranışlar gösteriyor, eşraftan bir takım insanlar da bizim etrafımızda toplanıyordu. Pek güç bir keşif ameliyesi kalıntılar, küller arasında, ter ile ve korkunç koku ile karışmış halde başlıyordu.


Bilecik’in ötesinde, yine yanmış şehirler, hasar görmüş meyvelikler, parça parça olmuş mescitler, yıkılmış köprüler! Çok sert bir bayır üstünde Yenişehir’in insanları ile karşılaşıyoruz. Önlerindeki dertli arabayı iterek yürüyor. Doğu istikametinde ilerliyorlar. Böylece, kendi yerlerini üçüncü kez terk ediyorlar.


İlk hatlara ulaşmıştık. Kim düşünebilirdi bunu? Hep tarlalar, çiçekler, küçücük güllerin birbirine sarılmış ağaçları, olgun mahsuller. Dağ eteklerinde birkaç sürü otluyor, tek bir çoban bakıyor onlara. Arada bir, yanımızdan birkaç asker geçiyor, bize kısa bakışlarla bakıyorlar. Her şey gizli, esrarlı ve öyle sakin ki, kuşlar ötüyor ve başı bir Trabzon türbanı ile örtülü çocuğun yönettiği basit bir araba acaba ne götürüyor? Küçük atları öylesine koşuyor ki arabanın. Anlaşılan tarlalarda mahsul kendi kendine kalkmış, Kararmış bir şehir silueti ufkun önünde adeta çizdi çekiyor. Burası tanınmaz, harap hale gelmiş Yenişehir. Başlayan akşamın içinden, kır çizgileri genişliyor, dağların ağaçlı yüzleri mükemmel bir ahenk içinde sanki eriyor. Ah o güzelim memleket, sonsuz görüntüleri tatlı ayrıntıları olan, berrak bir ışıkta yıkanan memleketi. Burası, her zaman, dünyanın en ateşli arzusu ile istenen ve en sert biçimde savunulan yeri olmuştur.


Yerimize, Bilecik üzerinden dönüyoruz. Bilecik ay ışığında öylesine soluk, yıkıntılar kefeni içinde öylesine yaslı. Birkaç süvari harabeleri bekliyor. Felaket, nefret edilecek bir haşmet içinde hareketsizleşiyor. Yangın dumanları devamlı olarak göklere yükselirken, yanı başındaki büyük konaklamaların dumanları ile karışıyor ve oralarda alev, dikkatli kişilerin çehresini aydınlatıyor. Bütün bir mahrem hayat ki, birden bire bakışlar altında öylece kalmış. Her şeylerini kaybetmiş olanlar, işte bunlar. Bu halleriyle, Fransa’nın zengin köylülerine ne de benziyorlar. İngiliz-Yunan hareketinin sakinleştirici hali, onlar üzerlerinden henüz geçmiş.


ÇANKAYA AKŞAMLARI II / BERTHE G GAULİS / 13-14-15-16

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG