23 Ekim 1919 Perşembe

Hükumet, İçişleri Bakanlığı’nın bir sorusu üzerine, Padişah’a doğrudan telgraf çekilemeyeceğini, bu durumun Posta Telgraf Telefon Genel Müdürlüğü’ne bildirilmesini kararlaştırdı. Bakanlar Kurulu, Yunan ilerlemesinin durdurulması için İtilaf Devletleri temsilcilerine başvurmaya karar verdi. Kararda temsilcilerin de General Milne’ye dostça tavsiyede bulunması görüşü dile getirildi. Bakanlar Kurulu’nda alınan başka bir karara göre Abdülhak Hamit’e verilen örtülü ödenen hakkında yapılacak bir işlem yok. Harbiye Bakanlığı, Ateşkes’ten önce şair ve senato üyesi Abdülhak Hamit’e örtülü ödenekten 1246 lira vermiş, bazı şikayetler üzerine, A.Hamit bu paranın 1000 lirasını Yadigar-ı Harp adlı eseri için harcadığını, gerisini de evinin kirasına verdiğini söyleyerek örtülü ödeneğin devam etmesini istemişti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 2 / Zeki Sarıhan / Syf 187)


Mustafa Kemal, Cafer Tayyar Paşa’ya Trakya’da bir tampon bölgenin iyi olmayacağını bildirdi. Cemal Paşa’ya Adapazarı’nın Akyazı çevresindeki gerici faaliyetleri anlatarak ‘Hükumet tedbir almazsa biz en şiddetli tedbirleri alacağız.’ dedi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 2 / Zeki Sarıhan / Syf 187)


Sait Molla’nın Rahip Fru’ya mektuplarından (23/24’te yazılmış): Adamlarım, Ankara ve Kayseri’de çalışıyor. İngiliz Muhipler Cemiyeti genişliyor. Köylerde el altından çalışmaya başladık. Tertiplerimiz verimli sonuçlar verecek. Yeni ödenek gönderiniz.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 2 / Zeki Sarıhan / Syf 187)


İkdam: Vatandaş! Seçimlerle ta­mamen alakadar ol! Mehmet Akif in man­zumesi: Hüsran...


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 2 / Zeki Sarıhan / Syf 187)


Mustafa Kemal, Salih Paşa kuruluyla birlikte Amasya’ya gelen tasviri Efkar gazetesi yazarı Ruşen Eşref’le (Ünaydın), ilki 23 Ekim’de olmak üzere, iki gün içinde üç görüşme yaptı. Milli Mücadeleyi başlatma nedeninin, katılanların özverisinin, İstanbul basınında yapılan suçlamaların, emperyalist işgalin ve işgale karşı gelişen halk hareketinin ele alındığı bu konuşmalar; yurtseverliğin, ülkeye bağlılığın, kararlılık ve özgüvenin oluşturduğu öğretici belgeler, tarihsel değeri olan açıklamalardır. Etkili ve duygulu bir içtenlikle dile getirdiği görüşler, dünya görüşü ve mücadele anlayışının yansımasıdır.


İlk görüşme telgrafhane ve çalışma odası olarak kullandığı bir kulübede yapılır. Telgraf makinesinin başındadır. Kendisine bol gelen bir palto giymiştir. ‘Maşallah toparlanmışsınız’ sözüne ‘Yok canım sakın öyle sanmayınız. Palto Rauf’un beni kilo almış gösteriyor.’ Der. Zayıf ve yorgundur. Odanın tüm eşyası ‘şişesi isli bir gaz lambası, bir masa, koltuk ve bir kanepedir. Ruşen Eşref ortamı şöyle anlatır: ‘Masanın üzerindeki telgraflar yığınla kağıtlar, müsveddeler, temize çekilmiş sayfalar ve ötede beride açık-kapalı duran Times, Le Temps, İstanbul gazeteleri, önemli bir fikir ve iş merkezinde bulunduğunuzu hemen hissettiriyor. Bütün Anadolu ve Rumeli örgütlerini yöneten bu gösterişsiz, bu sessiz yerde etkileyici ilham verici bir şey var.’


İkinci görüşme ertesi gün yapılır. Bu görüşmede söze, ulusal hareketin büyük gelişme gösterdiği önemli bir dönemden geçildiğini belirterek başlar, ilk sayfa şimdilik kapandı der. Kendisine yöneltilmiş olan maceracılık suçlamasına yanıt verirken şunları söyler: ‘Kimi İstanbul gazeteleri iki ay önce bizi maceracılıkla suçladı. Milletin hakkını araması maceracılık, bu hakkı arayanlar maceracı muhterisler oldu. Fakat durup dururken macera yaratmaya, maceracı olmaya, bilmem ki gerek ve ihtiyaç var mıydı? Bu insanların rütbeleri mi eksikti? Onurları mı zarar görmüştü? Aç mı kalmışlardı, yoksa kişisel gelecekleri mi kararmıştı? Hayır, her şeyleri yerli yerindeydi. Üstelik büyük bir savaş yorgunluğundan sonra dinlenmeye ihtiyaçları vardı. Böyle bir insanın kalkıp maceralar, yeni sıkıntılar, dertler yaratmaya ne ihtiyacı olabilir? Oysa milletin geleceği ve şerefi söz konusuydu. Bu sorun her şeyin üzerindedir. Rütbe ve refahın, ancak ulus ve ülke için kazanılmışsa bir önemi ve kutsallığı vardır. Biz rütbe ve refahımızı, bu aziz millet ve ülkeye borçlu olduğumuz namus görevimizi yerine getirmek için bıraktık. Eğer bu millet, bu memleket parçalanacak olursa, genel şerefsizliği yıkıntısı altında herkesin şerefi parça parça olur. Biz, o şerefi kurtarabilmek için harekete geçen millete, bütün ruhumuzla katıldık. Katılmamıza engel olabilecek kişisel rütbeleri, mevkileri, genel şerefi kurtarmaya, yönelen amaç uğruna feda ettik.’


Konuşmanın son bölümünde izlenecek yolu ve yapılacak işleri anlatır. ‘Dünya milletimizin hayatına ya saygı gösterip onun varlığını ve bağımsızlığını kabul edecektir; ya da reddedilmiş istila hırslarını, son toprağını son insanın kanıyla sulayan bir milletin naaşı üzerinden geçerek tatmin etmek zorunda kalacaktır. Bu tür bir vahşete, bugünkü insanların asabı artık tahammül edemez. Milletin bu yöndeki arzusuna anlayan hükumet yetkililerinin görevi gayet açıktır. Milletin güvenini kazanmak, içtenlikle ve kararlı biçimde çalışmak, bizi masa başında hesaplaşmaya çağıracak yabancı devlet yetkilileriyle, milletin arzusunu açıktan açığa tartışmaktır.’


Son görüşme 25 Ekim’de yapılır. O gün, önce Amasya pazarında düzenlenen ve davetli oldukları pehlivan güreşlerine giderler, daha sonra söyleyişi sürdürürler. Pazar meydanında büyük bir kalabalık toplanmış, Mustafa Kemal’e sevgi gösterilerinde bulunmaktadır. Halkın gösterdiği içten coşku herkesi etkilemiştir. Önceki gece söylediklerini tamamlayan şu sözleri söyler:


‘Böyle bir milletin nasıl ayrılırsın! Bu eski püskü giysiler içinde, perişan durumda gördüğüm insanlar yok mu? Onlarda öyle bir cevher vardır ki, olmaz şey! Çanakkale’yi kurtaran bunlardır. Kafkas’ta, Galiçya’da, şurada burada aslan gibi çarpışan, yoksunluklara aldırmayan bunlardır. Şimdi bu insanların toplumsal düzeyini yükseltmek, herhangi bir iktidar ve mevki hırsından daha anlamlı değil midir? Biz yenilgilerimizin bedelini şimdiye kadar çok ağır ödedik. Elimizden köyler, kentler değil, ülkeler alındı. Fakat son lokmasını da ağzından kapmak için milletin yaşamına kıymak, canice bir harekettir. Öldürülen bir adamın, kendisini son nefesine kadar cesaretle savunması doğal ve zorunludur. Bu sözlerim, savaşa girmek, savaş istemek anlamına gelmez. Aksine bizim, sürekli ve adil bir barışa ihtiyacımız var. Milletimiz bugüne kadar çok eziyet çekti, çok haksızlığa uğradı; barışı bu nedenle içtenlikle istemektedir. Ancak, tehlikenin boğaza sarıldığı yerde, mücadele kendiliğinden doğuyor. İzmir’de mücadeleyi kim açtı? Oraya haksızca hücum eden Yunanlıların zulmü değil midir? Yoksa durup dururken, uzun ve yıkıcı bir savaştan yoksul düşmüş zavallı bir halk, neden silah patlatmak istesin? Canına kıyılmak istenen bir millet her şeyi göze alır…’


(Kaynak: Ülküye Adanmış Bir Yaşam / Metin Aydoğan / Syf 185)

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG