23 Eylül 1921

Sakarya'da şiddetli soğuk ve yağmur. Türk askerleri, yanan köylerde hemen tamamen açıkta bulunuyor. Türk ordusu, Yunanlıların geri dönüp saldırması ihtimaline karşı kışlık mevzilerine yerleşmeye karar verdi. Yunan ordusu ise, Eskişehir-Afyon'u da içine alan eski savunma mevzilerinde bulunuyor.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Sakarya Zaferi üzerine yurdun her yanında şenlikler yapılmaya devam ediliyor. Hakimiyeti Milliye'nin bugünkü sayısında yayımlanan haberlere göre, Kulp'ta miting yapılarak kesin zafer için her türlü fedakarlık sözü verildi. Çarşamba'da zafer haberi sonsuz bir sevinç yarattı. Yapılan mitingde nutuklar söylendi. Ayrıca, mevlit okundu. Çarşambalıların nihai zafer için gece gündüz çalıştığı bildirildi. Zile, baştanbaşa donatıldı. Şehitlerin ruhu için mevlit okutturuldu. Bolu'nun Düzce ilçesinde ve köylerinde, diğer ilçelerinde üç gün şenlik yapıldı. Safranbolu'da zafer ve genel seferberlik vesilesiyle büyük bir tören yapıldı. İnebolu'da geceli gündüzlü şenlikler yapıldı. Orduya dört bin paket sigara armağan edildi. Gümüşhacıköy' de, okulların da katılmasıyla büyük bir miting yapılarak düşmanı kutsal topraklardan çıkarıncaya kadar savaşılacağına ant içildi. Erbaa Müdafaa-i Hukuku orduya selam gönderdi. Çankırı'da sabahlara kadar fener alayları yapıldı, kurbanlar kesilip dualar edildi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Hakimiyet-i Milliye’de Ruşen Eşref’in Gazasını Tebrik isimli yazısından

Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya


Ankara’nın çevre dağları arkasına güneyden kuzeye doğru günlerce, homurtudan bir kavis bir hilal çizen top sesleri uzaklaşınca bütün sezdik ki düşmanı vurdunuz ve zaferi aldınız.

Gerçek de topların sustuğu bir gece davullar gürüldedi. Ankara’nın ne derin manası olduğunu acaba şu son savaş haftalarında Ankara’da bulunanlar kadar kim anlayabilir!

Heyecanı güvene çeviren bir iz varsa, o da günler geçmesine rağmen ateşten hurdahaş dönenlerdeki ümidin dipdiri duruşu ile ölüm meydanına gidenlerde zerre kadar telaş görülmeyişi idi. Demek bir tebliğinizin belagetle bildirdiği gibi düşman ‘Ateşten bir Türk duvarına çarpmıştı.’

Hiç unutmayacağım Çaldağı’ndan çekildiğimiz gün sağduyusuna ruhuna yol göstericilik eden bir yerli dedi:

-Her dağı böyle zorlukla alacaklarsa, Ankara’ya kadar dağ tepe çok! Her birinde öle öle buraya kırk kişi ile varabilirler. Onları da evvel Allah biz sopa ile gebertiriz!’ Bu ise eşi görülmemiş bir ruh haletidir.

İşte cephenin en yakın gerisinde bulunan şehrin iç yüzü bu idi…

Siz, iki defa, böyle büyük manası olan iki kutsal şehrin önünde cenk ettiniz ve şan kazandınız: Bu millet, en büyük tehlike günlerini Çanakkale arkasındaki İstanbul’la Sakarya gerisindeki Ankara da duydu. Birinde, devletin namusunu kurtardığınızdı. Bu sefer de milletin emelini ve istiklalini kurtardınız. Onun için diyorum ki, Çanakkale ve Sakarya sizi her neslin başları üstünde tutacak iki kanattır.

Çanakkale’de dayanmayaydınız, Türk devleti bir çelik tufanı altında darmadağın olacak, boğulup gidecekti.

Mütarekede tutmayacakları söze ‘Hakikattir’ diye imzalarını atarak zavallı muzaffer İstanbul’a düzenlerle girdikten sonra izzeti nefsimizi kıracak hiç bir fırsatı geri koymayanlar, kim bilir daha ne iblisçe şerler icat ederlerdi!

Başa çıkamayıp yüz geri edenler, bu ricatlerini tarihlerine: ‘Muzafferce çekiliş’ diye geçirirlerse acaba biz gerçek muzafferler Çanakkale adını tarihimize hangi vasıflarla yazalım! Yenilişi bile zafer telakki edilen o savaşlar savaşının muzafferliğini övecek kudrette söz yok! Çelikleri bile usandıran o eşsiz kazancı Türk azmine borçluyuz! O azmi evvela siz sezdiniz, siz iare ettiniz, siz tecelli ettirdinizdi.

Bu sefer milletin en yorgun, en çaresiz zamanda Anadolu’ya hırsla atılan Yunanlar, beldeler çiğneyerek, köy yangınlarından kendilerine Türk vücutlarından silahlarına hedefler yaparak Sakarya’ya dayandıktan sonra, cüret şarabından büsbütün çılgınlaştılar. Bir adım daha atacaklar; orduyu da Millet Meclisini de hurdaheş edip, Ankara tepesinden dünyaya: ‘Türkleri ezdik! Davayı kazandık!’ diye bağıracaklardı! Bu yollara yabancılar için zafer takları dikilecekti! Öyle hale düşecektik ki, biz öldükten sonra şu benzersiz çabamız da bin bir iftira ile adi ve şahsi hırslarından doğup, bir müddet çalkalanmış bir çirkef tarzında aleme gösterilecekti. Ve biz esirler, bir milletin en büyük şehametini bir kötü taşkınlık halinde görmeğe mahkum edilecektik. Bu ise ölümden bin beterdi! Torunlar da dedelerinin bu Tanrısal azmine dua okuyacakları yerde bu iftiralar yüzünden tamamiyle masum ve her şeyden habersiz olarak ihtimal lanet okuyacaklardı. Akıbet bu kadar gaddardı!

Bu muharebede bir akşamüzeri cepheye giden ikmal efradından iki nefer, istasyon meydanındaki kuyudan teneke mataralarına su dolduruyorlardı. İçinde ezilmiş borularla yaralı askerler yan yana yatan bir vagon da karşılarında idi. Hafif top gürültüleri onların da kulağına çarpıyordu ki biri:

-Ulan gahbe Yunan amma da yaklaştı ha! Dedi

Yorgunluktan ve akşam karaltısından yüzü uzanmış arkadaşının cevabı şudur:

-Kulak asma! Beriye geldiği ziyan etmez. Biz daha tez varırız!

NE kadar büyük söz söylediklerinden haberleri bile olmayan bu iki ölüm yoldaşı kalabalığa ve karanlığa karıştı. Kim bilir Belki şimdi ikisi de ölmüştür. Fakat o ölüme giderken bir akşamüzeri bir kuyunun başında bu sade köylüler böyle konuştu.

Sakarya’da idare ettiğiniz ordunun ruhunu şu kısacık nefer muhaveresi kuvvetinde hangi nasil anlatabilir! Yaraları ile hastaneden cepheye kaçan kırk nefer de o ruhun ifadesi değil midir?

İstiklal anıtına işte böyle adamlar vücutlarını malzeme diye hibe ettiler. Bu şehitlerin mübarek ruhlarına yüz binlerce rahmet olsun. Neferlerinde bile bin paşa vakarı görülen bu millet ordusuna Allah bin başarı daha versin!

Etrafında İsmetler, Refetler, Kazım Karabekirler, Fevziler gibi her biri bir ordu sağlamlığında kudretli ve namuslu kumandanlar her biri bir ateş parçası subaylardan halesi olan şanınız bu mülkün ışığıdır. VE bu son zafer dünyaya gösterdi ki Anadolu’da Yunan istilası küstah bir hayaldir. Hakikat olan Türk varlığıdır.

Bu zaferden sonra sizi en tantanalı istikballe karşılamaya hazırlanıyorduk. Fakat siz zahiri şaşaanın adamı değilsiniz, deruni vefanın talibisiniz. Onun için buraya hemen hemen habersiz döndünüz. Ayaklarınızın altına halılar ve ipekler sermedik. Zira bastığınız topraktan dünyada daha kıymetli bir şeyimiz yoktur. Ve siz böyle aziz bir yolun yolcususunuz. Gazanız mübarek olsun! Gelecek günleriniz de şu henüz geçen günler kadar başarılarla doğsun! Size verdiğimiz her şey yüreğimizden geliyor. Zira istiklal zülalini elinizden içtik. Onun için size müşirlik de gazilik de helal olsun!

Allah cümlenizden razı olsun ve bu gazanızın mehabetini gelecek zaferlere başlangıç kılsın!


(Kaynak: Ruşen Eşref Ünaydın Bütün Eserleri Cilt 7)


Yirmi iki gün, yirmi iki gece süren Sakarya Savaşı, “Bir gün farkla” dünyanın gördüğü “en uzun” meydan savaşıydı. Yalnız uzun değil, “vahşi ve öldürücü bir savaştı bu“ İki yüz bin insan, yakıcı güneş altında, “susuz, günlük yiyeceği bir avuç mısıra” ya da bir parça ekmeğe indirgenmiş olarak, durmadan birbirlerine saldırdılar. Ankara’ya açılan Haymana Ovasına hakim büyük-küçük tüm tepeler, sıkça el değiştiriyor, her el değiştirmede yüzlerce insan ölüyordu. Mustafa Kemal’in elindeki asker, silah ve cephane kısıtlıydı. Sınırlı sayıda dağıtılan mermiler çabuk bitiyor ve askerler “ birbirinden mermi alıyordu”. Topçu tümenlerinde mermi eksikliği çok fazlaydı. Subay ağırlıklı olmak üzere çok yitik veriliyordu. Ancak her olanaksızlık, ona “ yeni askeri taktikler” geliştirtiyordu.

Mustafa Kemal Sakarya Savaşı’nı “ subay savaşı” olarak tanımlar. Yengiden altı gün sonra, 19 Eylül 1921’de, Meclis’te yaptığı uzun konuşmanın sonunda “subaylarımızın kahramanlığı hakkında söyleyecek söz bulamam. Ancak, doğru ifade edebilmek için diyebilirim ki, bu savaş bir subay savaşı olmuştur” der. Sakarya Savaşı’na “ön safta katılan subayların yüzde 80’i, erlerin yüzde 60’ı ya şehit olmuş ya da yaralanmıştı. 42. Alayın “bütün rütbeli subayları şehit olduğu için “ alayın komutasını bir yedek subay üstlenmişti. 4. Tümen’in hücum taburunda “ bir tek subay kalmıştı”. Yalnızca Çal Dağı çarpışmalarında; “3 alay komutanı, 5 tabur komutanı, 82 subay ve 900 er şehit olmuştu.” Çevresine hakim Karadağ tepesini almak için “ yarım tümen” şehit verilmişti. 8. Tümen komutanı, süngü savaşında şehit olmuştu.

Sakarya Meydan Savaşı 13 Eylül’de sona erdiğinde, birkaç gün içinde Ankara’ya gireceği söylenen Yunan Ordusu çökertilmişti. Bitkin durumda “Anadolu yaylasının başlangıcındaki harekat noktalarına doğru tersyüzü” geri çekiliyor, çekilirken “geçtikleri her yeri yakıp yıkıyordu”. Sayısının azlığına ve olanaksızlıklara karşın, “muazzam bir çabayla” olağanüstü bir direnç gösteren Türk Ordusu, dayanma sınırının sonuna geldiği için “Sakarya Nehri’ni zorlayarak”, Yunan Ordusunu izlemedi, onu tümüyle yok edemedi. Bunu yapmak için, daha bir yıla gereksinimi vardı.

Yunan Ordusu Sakarya’da yok edilemedi, ama büyük darbe vuruldu. “Azaltılmış rakamlarla ve yalnızca ölü olarak subay-er 18 bin ”yitik vermişti Silah ve donanım yitikleri hesaplanamıyordu. Ankara kurtarılmış, parlak bir zafer kazanılmıştı. Türkiye coşku, dünya şaşkınlık içinde, Sakarya’daki Türk başarısını konuşuyordu. Ezilen ulusların “ özgürlük sever halkları”, Türk halkına duyduğu yakınlığı, Ankara’ya gönderdikleri kutlama telgraflarıyla gösteriyordu. Rusya ve Afganistan’dan, Hindistan ve Güney Amerika’dan , hatta Fransa ve İtalya’dan bile kutlama geliyordu.

Ankara halkı “büyük bir sevinç içindeydi”. Eşyalarını toplamış, “top seslerini duyarak” doğuya göçmeye hazırlanmıştı. Artık güvende ve Mustafa Kemal’e “sonsuz bir şükran duygusu içindeydi.” O da aynı duyguları, Türk halkı için taşıyordu. 14 Eylül’de “Millete Beyanname” adıyla, orduyu ve Türk halkını kutlayan bir teşekkür bildirisi yayınladı. Düşmanı tümüyle ülkeden atıp özgürlüğü sağlayana ve “Milli sınırlar içinde her türlü yabancı müdahalesine son verene kadar, silahlarımızı bırakmayacağız” diye bitirdiği bildiride şöyle söylüyordu: “Kutsal topraklarımızı çiğneyerek Ankara’ya girmek ve istiklalimizin fedakar koruyucusu ordumuzu yok etmek isteyen Yunan birlikleri, yirmi iki gün süren kanlı savaşlardan sonra, Tanrı’nın yardımıyla yenilmiştir. Sakarya’yı geçerek, şaşkın ve dağınık kısımlarının arkasını bırakmayarak, günahsız Türk milletinin hayat ve istiklaline canavarca tecavüz edenlere layık olan cezayı vermek için, ordumuz sönmez bir azim ve kahramanlıkla vazifesini yapmaya sürdürecektir. İnönü ve Dumlupınar’da Türk azim ve imkanı karşısında ezilerek mağlup edilen, ancak bu yenilgilerden ders almayan ve hiçbir hakka dayanmadığı halde, kutsal vatanımıza tecavüz etmekte ısrar eden Yunanlılar, bu defa Kral Constantine’in saltanat hırsını tatmin için ülkelerinin bütün kaynaklarını açtılar. Para, asker, malzeme konusunda hiçbir fedakarlıktan kaçınmayarak aylarca hazırlandılar. Ayrıca Doğu’daki siyasi çıkarlarını korumak için masum kanların dökülmesini isteyen bazı yabancı dostlarımız gizli ve açık yardımlarına, kışkırtmalarına dayandılar. Bu yolla meydana getirdikleri düzenli ve donanımlı büyük bir orduyla, pervasızca Anadolu içlerine saldırdılar. Düşünmediler ki Türklerin vatan sevgisiyle dolu olan göğüsleri, lanetli ihtiraslarına karşı daima demirden bir duvar gibi yükselecektir. Ordumuz, Avrupa’nın en mükemmel araçlarıyla donatılmış Constantine birliklerinin hakkından gelebiliyorsa, bu inanılmaz mucizeyi Anadolu halkının gösterdiği fedakarlık duygusuna borçluyuz. Ulus bireylerinin, milli amaç uğrunda özel yararlarını değersiz sayma konusunda gösterdikleri olağanüstü davranış, kuşaktan kuşağa aktarılan bir övünç kaynağı olacaktır. Bu gayretler sayesindedir ki, yüksek bir manevi güçle düşmanın üzerine atıldı. Canımızı ve namusumuzu almak üzere Haymana Ovası’na kadar gelen Yunan askerlerinin, esir düştüklerinde yüce gönüllü askerlerimizden ilk istek olarak bir parça ekmek istemeleri, mağrur düşmanın ne hale geldiğini gösteren ‘anlamlı’ bir görüntüdür. Yüksek bir azim ve fedakarlık duygusuyla topraklarını savunan milletimiz, ne kadar övünse haklıdır. Biz kimsenin hakkına el uzatmadık. Bizim tek isteğimiz her türlü tecavüze karşı çıkarak, hayat ve istiklalimizi sağlamak ve korumaktır. Her madeni millet gibi, özgürce yaşamaktan başka amacımız yoktur. Milli sınırlar içinde her türlü yabancı müdahalesine son verinceye kadar, silahlarımızı bırakmayacağız.”


MUSTAFA KEMAL VE KURTULUŞ SAVAŞI / METİN AYDOĞAN / 342-343-344-345

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG