26 Nisan 1920 Pazartesi

İtalya'nın San Remo şehrinde 18 Nisan'da açılan konferans kapandı. Müttefikler Türkiye'yi aralarında paylaştıkları anlaşmayı imzaladılar. İstanbul Hükümeti'nin 10 Ağustos'ta imzalayacağı ve Sevr Anlaşması adıyla anılacak olan belge, Ankara Hükümeti tarafından tanınmayacak ve hükümsüz kalacaktır.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 9)


TBMM'nin ilk diplomatik ilişki kurma girişimi: Meclis Başkanı Mustafa Kemal, Lenin'e bir mektup göndererek Sovyet Rusya'nın Türkiye'ye savaş araçları ve 5 milyon altın ruble göndermesini istedi; emperyalizme karşı ortak mücadele azmini ve diplomatik ilişki kurma isteğini belirtti. Mektupta ayrıca, Sovyetlerin Gürcistan'ı Bolşevikleştirmesi halinde Türkiye'nin de Ermenistan üzerine harekete geçebileceği, Azerbaycan'ı Bolşevikleştirebileceği belirtildi. Mustafa Kemal, Karabekir'e, Sovyetler'e (11 Mayıs'ta gönderilecek olan) temsilci için hazırlanan talimatı bildirerek Bolşevik Rusya ile iş ve hareket birliğini kabul ettiklerini, Rusların Gürcistan'ı Bolşevikleştirmesi halinde Ankara'nın da Ermenistan ve Azerbaycan'ı Bolşevikleştirmeyi üzerine aldığını aktardı. Sözü edilen Kafkas hükümetleri İngiliz yanlısı bir siyaset izliyor ve Türkiye ile Sovyetler arasında fiili teması ve ulaşımı engelleyen bir set oluşturuyor. Mektupta öngörüldüğü gibi, yerli Bolşeviklerin de çabalanyla Bolşeviklik Azerbaycan'da yarından sonra, Ermenistan'da 29 Kasım'da, Gürcistan'da ise 25 Ocak 1921 'de hakim olacak, uzun görüşmelerden sonra Türkiye ile Sovyetler arasında dostluk ve yardım anlaşması 16 Mart 1921 de imzalanacaktır.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 9)


Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükumetinin ilk siyasi teşebbüsü, Rusya ile temas araması, Milli Mücadelenin bu döneminde üzerinde durulacak ikinci husustur. 1917 yılında Rusya’da ihtilal olmuş ve yeni bir rejim kurulmuştu. Rusyadaki yeni idare ile bizim durumumuzun müşterek bir hususiyeti vardı. Onlar da biz de 1.Dünya Savaşı’nın galip devletleri ile mücadele halindeydik. Rusya ile münasebet kurmamızda siyasi baımıdan, askeri bakımdan sayılamayacak kadar faydalar olduğunu görüyorduk. İlk günlerde hükumet olarak bu meseleyi ele aldık ve Moskova’ya bir heyet göndererek Ruslarla temas kurmaya karar verdik. Hariciye Vekili Bekir Sami Bey ile İktisat Vekili Yusuf Kemal Bey’iin dahil oldukları bu heyet, mayısın ortasına doğru Moskova’ya hareket etti. Heyet uzun müddet Moskova’da kalarak Rus ricali ile müzakerelerde bulundu. Müzakereler sonunda Türk-Rus münasebetlerini tanzim edecek bir muahede müsveddesi hazırlandı. Fakat bu muahedenin tekemmül etmesi ve tasdiki ancak gelecek sene yani 1921 Martında mümkün olmuştur.


Ruslarla münasebetimiz karşılıklı anlayışla bir dostluk münasebeti şekline girmiştir. Yalnız şunu belirteyim ki aramızda hiçbir çekişme olmadığı halde, bu devirde Ruslarda bekleyici ve tarassut edici bir vaziyet görülüyordu. Aramızda bir dostluk kurulmasını istediklerini açıkça anlıyorduk. Fakat bu münasebetin nasıl gelişeceğini, nasıl bir politika takip edileceğini ilk zamanlarda Ruslar kesinlikle tespit etmiş değillerdi. Bizim Bekir Sami Bey heyetini Moskova’ya göndermekten maksadımız da kurulacak münasebetin ve dostluğun hiçbir şüpheye mahal kalmayacak şekilde tanzimi sağlamaktı. Yan yana ve komşu olarak yaşayan iki devlet arasında iyi münasebetlerin kurulmasını ve devamını hazırlamak istiyorduk.


(Kaynak: Hatıralar / İsmet İnönü / Syf 188)


Gece, Ali Fuat Paşa, Fevzi Paşa'nın İstanbul'dan kaçarak Lefke'ye geldiğini haber verdi. Mustafa Kemal, onun İstanbul'a geri çevrilmesini istedi. Ali Fuat Paşa, Anadolu hareketi için onun büyük propaganda değeri olduğunu belirterek Ankara'ya gelişine izin verilmesini istedi ve bu konuda


Mustafa Kemal'i ikna etti. Bugün, Fevzi Paşa, Lefke'den Ankara yönüne hareket etti. Ali Fuat Paşa da Lefke'deki karargahından isyan bölgesi olan Lefke Boğazı'na hareket etti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 9)


Fransızlar, 9 gündür çember içinde bulundurdukları Antep'e karşı, topçu ateşi ve 2 tank himayesinde saldırıya geçtilerse de milli kuvvetlerin direnişiyle karşılaştılar ve Birinci Mağarabaşı Savaşı'nda başarıya ulaşamadılar. Çarpışmalar sırasında Türk kadın ve çocuklar, savaşçılara su ve cephane taşıdılar. Gece (26/27), Kılıç Ali Antep dışından topladığı kuvvetlerle Fransız mevzilerine saldırdıysa da karşısında kimseyi bulamadı. Fransızlar, muhasarayı kaldırmış bulunuyordu. Savaş Antep içinde şiddetleniyor.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 9)


Mustafa Kemal, Amerikan Chicago Tribün muhabirine Ankara'da verdiği demeçte, dışardan yardım alamasalar da emperyalistlerin kölelik şartlarını kabul etmeyeceklerini söyledi, "Bu bir halk hareketidir, bütün İslam Dünyası'nın yardımına da dayanıyoruz. Sultan İngilizlerin esiridir, Britanya ise bizim düşmanlarımızdır" dedi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 9)


Ziya Gökalp'ın Malta' dan eşine mektubu: Gündüze razı olan geceye tahammül etmeli, yazı özleyen, kışa dayanmalı, bazen fenalık arttıkça iyiliğin yaklaştığını bildirir.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 9)


Alemdar'da Refi Cevat: Kuvayı Milliye işi idama kadar dayandırdı. Kan içiyor. Millet bu canavarların teker teker yakalanıp demir kafesler içinde teşhir edilecekleri günü görmeyecek mi?


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 9)


Nutuk’tan/


Efendiler, Meclis’in açıldığı ilk günlerde, Meclis’e, içinde bulunduğumuz durum ve şartları açıklayarak, takip edilmesini ve uygulanmasını yerinde bulduğum görüşlerimi arz ettim. Bu görüşlerin başlıcası, Türkiye’nin, Türk milletinin takip etmesi gereken siyasî ilke ile ilgiliydi.


Bilindiği gibi, Osmanlılar zamanında, çeşitli siyasî ilkeler takip edilmiş ve edilmekteydi. Ben, bu siyasî ilkelerin hiçbirinin, yeni Türkiye’nin siyasî şekillenmesinde ilke olarak kabul edilemeyeceğine inanmıştım. Bunu Meclis’e anlatmaya çalıştım. Bu nokta üzerinde daha sonra da çalışmaya devam edilmiştir. Bu hususla ilgili olarak, öteden beri söylediklerimin ana noktalarını, burada hep birlikte hatırlamayı yararlı bulurum.


Efendiler, bilirsiniz ki, hayat demek, mücadele ve müsademe demektir. Hayatta başarı kazanmak, mutlaka mücadelede başarı kazanmaya bağlıdır. Bu da maddî ve manevî güç ve kudrete dayanır bir husustur.


Bir de, insanların uğraştığı bütün meseleler, karşılaştığı bütün tehlikeler, elde ettiği başarılar, toplumca yapılan genel bir mücadelenin dalgaları içinden doğa gelmistir. Doğulu kavimlerin Batılı kavimlere taarruz ve hücumu tarihin belli başlı bir safhasıdır. Doğu milletleri arasında, Türklerin başta geldiği ve en güçlüsü olduğu bilinmektedir.


Gerçekten de Türkler, İslâmlıktan önce ve İslâmlıktan sonra Avrupa içerisine girmişler, saldırılar, istilâlar yapmışlardır. Batı’ya saldıran ve İspanya’yı zaptederek Fransa sınırlarına kadar uzanan Araplar da vardır. Fakat Efendiler, her saldırıya, daima bir karşı saldırı düşünmek gerekir. Karşı saldırı ihtimalini düşünmeden ve ona karşı güvenilir bir tedbir bulmadan saldırıya geçenlerin sonu, yenilmek, bozguna uğramak ve yok olmaktır.


Batı’nın Araplara yaptığı karşı saldırı, Endülüs’te acı ve ibret alınmaya değer bir tarihî felâketle başladı. Fakat orada bitmedi. Kovalama Kuzey Afrika’ya kadar sürüp gitti.


Attilâ’nın Fransa ve Batı-Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırladıktan sonra, bakışlarımızı, Selçuklu Devleti’nin yıkıntıları üzerinde kurulmuş olan Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Doğu Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere çevirelim. Osmanlı hükümdarları arasında Almanya’yı, Batı Roma’yı zaptederek çok büyük bir imparatorluk kurma teşebbüsünde bulunmuş olanı vardı.


Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslâm dünyasını bir merkeze bağlayarak yönetmeyi düşündü. Bu amaçla Suriye’yi ve Mısır’ı zaptetti. «Halife» ünvanını takındı. Diğer bir sultan da hem Avrupa’yı zaptetmek, hem de İslâm dünyasını hüküm ve idaresi altına almak gayesini güttü. Batı’nın sürekli karşı saldırısı, İslâm dünyasının hoşnutsuzluk ve isyanı ve bu şekilde bütün dünyayı ele geçirme tasavvur ve emellerinin aynı sınırlar içine aldığı çeşitli unsurların uyuşmazlıkları, sonunda, benzerleri gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da tarihin sinesine gömdü.


Efendiler, dış siyasetin en çok ilgili bulunduğu ve dayandığı temel, devletin iç teşkilâtıdır. Dış siyasetin iç teşkilâtla uyarlı olması gerekir. Batı’da ve Doğu’da, başka başka karaktere, kültüre ve ülküye sahip biribirinden farklı unsurları tek sınır içinde toplayan bir devletin iç teşkilâtı, elbette temelsiz ve çürük olur. O halde, dış siyaseti de köklü ve sağlam olamaz.


Böyle bir devletin iç teşkilâtı özellikle millî olmaktan uzak olduğu gibi, siyasî ilkesi de millî olamaz. Buna göre, Osmanlı Devleti’nin siyaseti millî değil, belirsiz, bulanık ve kararsızdı.


Çeşitli milletleri, ortak ve genel bir ad altında toplamak ve bu çeşitli unsurlardan oluşan kitleleri eşit haklar ve şartlar altında bulundurarak güçlü bir devlet kurmak, parlak ve çekici bir siyasî görüştür.


Fakat aldatıcıdır. Hattâ, hiçbir sınır tanımayarak, dünyadaki bütün Türkleri bile bir devlet halinde birleştirmek, varılması imkânsız bir hedeftir. Bu, yüzyılların ve yüzyıllarca yaşamakta olan insanların çok acı, çok kanlı olaylarla meydana koyduğu bir gerçektir.


Panislâmizm ve Panturanizm siyasetinin başarıya ulaştığına ve dünyayı uygulama alanı yapabildiğine tarihte tesadüf edilememektedir. Irk ayrılığı gözetmeksizin, bütün insanlığı içine alan tek bir dünya devleti kurma hırslarının sonuçları da tarihe yazılmıştır. İstilâcı olmak hevesleri konumuzun dışındadır. İnsanlara her türlü şahsî duygu ve bağlılıklarını unutturup, onları tam bir kardeşlik ve eşitlik içinde birleştirerek, insancı bir devlet kurma teorisinin de kendine göre şartları vardır.


Bizim, kendisinde açıklık ve uygulama imkânı gördüğümüz siyasî ilke, millî siyasettir. Dünyanın bugünkü genel şartları, yüzyılların dimağlarda ve karakterlerde yerleştirdiği gerçekler karşısında hayalci olmak kadar büyük yanılgı olamaz. Tarihin ifadesi budur, ilmin, aklın, mantığın ifadesi böyledir.


Milletimizin, güçlü, mutlu ve istikrarlı yaşayabilmesi için, devletin bütünüyle millî bir siyaset izlemesi, bu siyasetin iç teşkilâtımıza tam olarak uyması ve ona dayanması gerekir.


Millî siyaset dediğim zaman kastettiğim anlam ve öz şudur: Millî sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi kuvvetimize dayanmakla varlığımızı koruyarak, millet ve memleketin gerçek saadet ve refahına çalışmak… Genellikle milleti uzun emeller peşinde yorarak zarara sokmamak… Medenî dünyadan, medenî, insanî ve karşılıklı dostluk beklemektir.

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG