26 Nisan 1921

Afgan Elçisi Sultan Ahmet Han, Mustafa Kemal'e güven mektubunu sundu. Meclis Başkanlığı'nda bir saat süren görüşmede, Afganistan'la Türkiye, bir terazinin iki kefesine benzetildi. Ahmet Han, Türk milletinin mücadelesinin Afganistan'da ve bütün İslam dünyasında büyük bir ilgi ile izlendiğini söyledi. Mustafa Kemal ise Afganistan'a yardım etmenin Türkiye için bir görev olduğunu belirtti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Şehzade Ömer Faruk Efendi, Anadolu mücadelesine katılmak üzere bir İtalyan vapuruyla gizlice: İnebolu'ya geldi. Ankara Hükümeti, hanedanın Kurtuluş Savaşı'na taraftar olduğunu yaymak için daha önce Veliahd Abdülmecit'i Ankara'ya çağırmış, ancak o bunu kabul etmemişti. Bu çağrıyı haber alan oğlu Ömer Faruk Efendi, hocası Asım Bey'den kendisini Anadolu'ya kaçırmasını, Mustafa Kemal isterse orada bir er gibi savaşacağını söylemiş, Asım Bey de onu gizlice gemiye bindirerek İstanbul'dan kaçırmıştı. Yarın Mustafa Kemal, onun geri dönmesini isteyecek, Ömer Faruk Efendi, gemiden inmeden geri dönecektir.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


İttihat ve Terakki'nin yurt dışındaki önderlerinden Doktor Nazım Bey, Cavit Bey'e Münih'ten yazdığı mektupta, eski İttihatçıların Anadolu'da bir program çerçevesinde çalışarak Mustafa Kemal'in kötü yönetiminin doğuracağı zararların önüne geçilmesi gerektiğini ileri sürdü. "Memleketi askeri partinin elinden kurtarmalıyız. Mustafa Suphi ve arkadaşları arasında acınacak kimse yok" dedi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Belçika'nın İstanbul Orta Elçisi De Welle'in raporu: İtilaf Devletleri bu savaşa bir son vermezlerse, herkesin ekonomik menfaati büyük zarara uğrayacaktır.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Hakimiyeti Milliye'de Müfide Ferit: Asya, Afrika ve bütün ezilmiş milletler kendi kaderlerine açtıkları aydınlık istiklal yolunda yürüyorlar. Onların aldıkları ilk hür nefes, tıpkı bir zelzele gibi dünyayı titretecek, köhne Avrupa'yı yakacaktır. -Hint milli kahramanı Gandi'nin beyanatı: Türkiye ile barış yapılırken Hintlilerin de görüşü alınmalı.


Açıksöz: En fena çamurdan yaratılmış millet


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Alemdar: Artık anlaşılıyor ki Yunanlılar, talihlerini son bir defa tecrübe edecekler ... Hele bakalım!


Akşam'da N.Sadık: İstanbul, kalbiyle, ruhiyle Anadolu'ya bağlandıktan sonra kuvvetini hissetti. Bu kuvvet buradaki düşmanları ezdi, susturdu.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Nutuk'tan/


Saygıdeğer Efendiler, İkinci İnönü zaferinden sonra, Londra’ya gitmiş olan delegeler hey’etimiz geri döndü. Konferansın olumlu bir sonuca varmamış olduğunu biliyorsunuz.


Fakat delegeler hey’eti Başkanı ve Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey, kendiliğinden İngiltere, Fransa ve İtalya diplomatlarıyla temas ve görüşmelerde bulunarak, her biriyle ayrı ayrı birtakım sözleşmeler imzalamış bulunuyordu. Bekir Sami Bey’in İngiltere ile imzaladığı bir sözleşme gereğince, elimizde bulunan bütün İngiliz esirlerini geri verecektik.


Buna karşılık, İngilizler de bize, kendi ellerinde bulunan esirlerimizi iade edeceklerdi. Yalnız, Türk esirleri arasında Ermenilere ve İngiliz esirlerine zulüm veya kötülük yapmış olduğu iddia edilenler serbest bırakılmayacaktı.


Hükûmetimiz, elbette böyle bir sözleşmeyi kabul edip onaylayamazdı. Çünkü böyle bir sözleşmeyi onaylamak demek, Türk uyruklu olanların, Türkiye içindeki hareketleri üzerinde, yabancı bir hükûmetin bir çeşit yargı hakkını onaylamak olurdu.


Bu sözleşmeyi kabul etmemekle birlikte, İngilizler bazı Türk esirlerini serbest bıraktıklarından, biz de karşılık olarak elimizde bulunan İngiliz esirlerinden bir kısmını serbest bıraktık.


Daha sonra, 23 Ekim 1921 tarihinde, Kızılay İkinci Başkanı (162) Hamit Bey’le İstanbul’daki İngiliz komiseri arasında yapılan anlaşma üzerine, Malta’da bulunan bütün Türk tutukluları ile elimizde bulunan bütün İngiliz tutuklularının karşılıklı olarak serbest bırakılması kararlaştırılmış ve bu karar uygulanmıştır.


Efendiler, Bekir Sami Bey, resmî görüşmeler ve konuşmalar dışında, sırf şahsî olarak da Lloyd George ile bir görüşme yapmış… Aralarında söylenen sözler steno ile yazılmış… Bu zabıt imza da edilmiş… Fakat, ben Bekir Sami Bey’in elinde bulunan nüsha hakkında bana bilgi verildiğini hatırlamıyorum.


Son zamanlarda Dışişleri Bakanlığı vasıtasıyla Bekir Sami Bey’den bu nüshayı istettim ise de, Bakanlığa gönderdiği bir mektupta, o zaman bu nüsha tercümelerinin bana gösterildiğini, gerek aslının gerek tercümelerinin, Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrılırken ilgili dosyada bırakıldığını bildirmiştir.


Dosyalarda bu belge bulunamamıştır. Dışişleri Bakanlığı’nda da hiç kimsenin bu belge metni hakkında bilgisi yoktur. Ben de, arz ettiğim gibi, hiçbir vakit haberdar edildiğimi hatırlamıyorum.


Efendiler, Bekir Sami Bey ile Fransız Başbakanı Mösyö Briand arasında da, 11 Mart 1921 tarihli bir sözleşme imza edilmiştir.


Bu sözleşmeye göre, Fransa ile Millî Hükûmet arasındaki düşmanlığa son verilecek. Fransızlar, silâhlı çetelere, biz de mücahitlerimize silâhlarını bıraktıracağız… Zabıta kuvvetlerimize Fransız subayları alınacak… Fransızlar tarafından kurulacak zabıta kuvvetleri olduğu gibi kalacak… Fransa’nın boşaltacağı yerlerle, Elâzığ, Diyarbakır ve Sivas illerinin ekonomik gelişmesi için yapılacak teşebbüslerde üstünlük hakkı ve Ergani madenlerini işletme imtiyazı da Fransızlara verilecek… v.b.


Hükûmetimizce, bu sözleşmenin de kabul edilmemesinin sebeplerini sıralamaya gerek yoktur sanırım.


Bekir Sami Bey, İtalya Dışişleri Bakanı bulunan Kont Sforza ile de 12 Mart 1921’de bir sözleşme imzalamış… Bu sözleşme gereğince, İtalya’nın konferans sırasında, İzmir ve Trakya’nın bize verilmesi konusundaki isteklerimizi desteklemesine karşılık, biz de İtalyan Devleti’ne Antalya, Burdur, Muğla, Isparta sancaklarıyla Afyonkarahisar, Kütahya, Aydın ve Konya sancaklarını sonradan tayin edilecek kısımlarında ekonomik teşebbüsler için üstünlük hakkı tanıyacaktık.


Bundan başka, bu bölgelerde, Türk hükûmeti veya Türk sermayesi tarafından yapılamayacak olan ekonomik işlerin İtalyan sermayesine verilmesi ve Ereğli madenlerinin bir İtalyan-Türk şirketine devri kabul edilmekte idi.


Elbette bu sözleşme de, hükûmetimizce redden başka bir işlem göremezdi.


Efendiler, İtilâf Devletleri’nin, Londra’ya barış yapmak için gönderdiğimiz Delegeler Hey’etimiz Başkanı Bekir Sami Bey’e imza ettirdikleri sözleşmelerdeki maddelerin, Sévres projesinden sonra aralarında imzaladıkları Üçlü Anlaşma (Accord tripartite) adı verilen ve Anadolu’yu nüfuz bölgelerine ayıran bir anlaşmayı millî hükûmetimize başka adlar altında kabul ettirme maksadına dayandığı açıktır. İtilâf Devletleri’nin politikacıları, bu maksatlarını, Bekir Sami Bey’e kabul ettirmeyi de başarmışlardır.


Bekir Sami Bey’i, Londra’da konferans görüşmelerinden çok, teker teker yapılan konuşmalarla oyalamaya çalıştıkları anlaşılıyor. Millî Hükûmet’in bağlı bulunduğu prensiplerle bu prensiplere bağlı bir Dışişleri Bakanı’nın tuttuğu yol arasındaki uyuşmazlığı açıklamak maalesef mümkün değildir.


Bekir Sami Bey, bu anlaşmalarla Ankara’ya döndüğü zaman, tutumunun fevkalâde dikkatimi çekmiş ve hayretimi uyandırmış olduğunu itiraf etmeliyim. Bekir Sami Bey, imzalamış olduğu sözleşmelerdeki şartların, memleketin yüksek menfaatlerine uygun olduğu kanaatını belirtiyor; bu kanaatını Meclis’te bile savunup ispat edebileceğini iddia ediyordu. Kanaatında isabet, iddiasında mantık olmadığına şüphe yoktu.


Görüşlerinin Meclis’te benimsenemeyeceği bir yana, Dışişleri Bakanlığı’ndan düşürüleceği de muhakkaktı. Fakat Meclis’i, siyasî meselelerin görüşme ve tartışmalarına boğmayı o günlerin şartlarına uygun görmediğimden, Bekir Sami Bey’e görüşlerindeki isabetsizliği bizzat açıklayarak Dışişleri Bakanlığı’ndan çekilmesini teklif ettim. Bekir Sami Bey bu teklifimi kabul ederek istifasını verdi.


Ancak, Bekir Sami Bey, Delegeler Hey’eti Başkanlığı göreviyle, Avrupa’daki gezisi sırasında yaptığı çeşitli temasların kendisinde bıraktığı intihalara dayanarak, İtilâf Devletleri’yle kendi prensiplerimize uygun olarak anlaşma imkânı bulunduğu görüşünde direniyordu. Kendisinin bu anlaşmaları gerçekleştirme yolunda yardımcı olabileceğini ileri sürüyordu. Bunun üzerine kendisine şu özel mektubu yazdım:


19.5.1921

Amasya Milletvekili Bekir Sami Beyefendi’ye


Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’nin şimdiye kadar çeşitli vesile ve vasıtalarla bütün dünyaya ilân edilmiş olan prensipleri yüksek malûmunuz olup, bu prensiplerin ana çizgileri şu kısa cümle ile ifade edilebilir: «Bilinen millî sınırlarımız içinde memleketimizin bütünlüğünü ve milletin bağımsızlığını tam olarak sağlamak.» Delegeler Hey’eti Başkanlığı göreviyle yaptığınız son gezi ve temaslarınızın sizde bıraktığı etki ve intihalara göre, İtilâf Hükûmetleri’nin ortaya koyduğumuz prensipleri bozmadan memleketimizle anlaşmaya eğilimli oldukları görüşünde bulunduğunuz anlaşılıyor.


Türkiye Büyük Millet Meclisi, İtilâf Devletleri’nin bu eğilimlerini doğrulayacak ciddi ve samimi belirti ve sonuçları henüz görememektedir. Bu konudaki tahminlerinizin doğru çıkmasına imkân verecek bir ortam bulabildiğiniz takdirde, bu sonucun Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükûmeti tarafından memnuniyetle kabul edilebileceğine inanmanızı isterim, efendim.


Mustafa Kemal


Bekir Sami Bey, bundan sonra tekrar Avrupa’ya gitti. Bu gidişinin de bir yararı olmadı. Yalnız, Ankara’da Mösyö Franklin Bouillon ile yapılan görüşmelerin Bekir Sami Bey’in Paris’teki bazı teşebbüsleri yüzünden güçlüğe uğradığının anlaşılması üzerine, hükûmetçe, Bekir Sami Bey’in resmî bir görevi olmadığının, duyurulması zarurî görülmüştür.


Bekir Sami Bey, ikinci defa Avrupa’da bulunduğu sırada, bana bazı hususları bildirdiği gibi, dönüşünde de bir rapor vermişti. Gerek bildirmiş olduğu hususlarda gerek raporunda yer alan bazı düşünceler, ne yazık ki, Bekir Sami Bey ‘in, Türk milletinin gerçekleştirmeye çalıştığımız amaç ve ülküsünü tam olarak kavramış ve o çerçeve içinde hareket etmekte olduğundan şüphe ettirmeyecek ve tereddüde düşürmeyecek nitelikte değildi.


Bekir Sami Bey, Avrupa temaslarının, üzerinde bıraktığı etki ve intihalara göre görüş ileri sürüyordu.


12 Ağustos 1921 tarihli bir şifreli telgrafında, bizim politikamızı eleştirdikten sonra diyordu ki: «Daha fırsat elde iken, akıllıca bir siyaset takip etmek, memleketi sürüklendiği büyük çıkmazdan kurtarabilir.


Olaylar bir bütün olarak incelenerek memleketi selâmete çıkaracak bir tutumu benimsemek şarttır. Aksi takdirde, tarih ve millet karşısında hiçbirimiz sorumluluktan kurtulamayız.


Milletin mutluluğu ve Müslümanlığın selâmeti adına isabetli bir tutumun benimsenmesini ve bir an önce bildirilmesini rica ederim.»


Küplü ile Pazarcık arasında, yol evvela Karasu boğazlarını ve Bağdat hattını takip eder. Bu dağ peyzajlarının en yaban olanıdır.


Hayat dolu sular, güneşin ısıttığı kayaları serinletir. Yerden kaynaklar halinde sular fışkırır.


Daha ilerde bir demiryolu, bir gar, durmuş bir askeri tren. Askerler canlı adımlarla iniyor, toplanıyorlar. Düzen içinde. Bunlar güzel donatılmış, güzel birlikler. Pazarcık yakınlarında, ordu kafileleri bütün şoseyi kaplıyor. Ağır tekerlekli kağnıların gıcırtılı nağmeleri, koşumların ağır gidişlerinin temposunu tutuyor yavaş bir ritim içinde. Bu ilkel traktörler, ne sakatlanmadan, ne de yıpranmadan çekinirler. Süratleri yoktur ama sağlam yapılarının mukavemeti vardır. Taşlar ve büyük çukurlar onları durduramaz.


Pazarcık yakınlarında, İsmet Paşa’nın en parlak tümenlerinden biri olan Birinci Tümenden, bir süvari kafilesi, şarkı söyleyerek geliyordu. Düşman ileri karakolları üzerine bir taarruz yapılmış, zafer kutlanıyordu.


Birkaç gün önce, General Papulas ile kurmay heyeti burada otururlardı. Kaçış öylesini ani olmuştu ki, Pazarcık kısmen imha edilmekten kurtulmuştu, fakat dükkanlar boştu, çarşı kapalı idi.


Her Yunan geri çekilişinde, kurmay heyetinin büyük sayıda bırakıp gittiği tomar tomar kağıt içinde, bizi nezdinde kabul eden eşraftan Abrahami’de, tercüman Sava’dan gelen bir mektup buldum. Tercüman kendi şefi, İngiliz subayı Storr için, evin en iyi odasının verilmesini talep ediyordu.


Şimdi belediyeciler geliyor, yeni izlenimlerini anlatıyorlar: Her gün etraflarında daha çok daralan çemberin tehdidi altında, dokuz gün dokuz gece tahammül edilmez bir sıkıntı. “Ölümden de beter” diyorlar. Ve nihayet orayı boşaltmanın ilk koşuşanları. Tehlikeli an. Kasabanın dört köşesinde büyük acelecilik içinde yangın çıkarılması.


Ertesi gün, şafağın ilk ışıklarında, silahları hazırlama, çılgınca cesaretlerle gelen süvarilerin akıl almaz gelişmelerinin yanı sıra emsalsiz güven duyguları. Harekete geçen bir cephe, yürüyen bataryalar, mitralyözlerin dili.


İlk Yunan hatlarının zigzaglarına bakan zirvelerden aynı zamanda ateşler içinde kasabalar görülür. Yepyeni bir bölge yanmakta. Yunanlılar, demek yine geri çekiliyorlar, arkalarında sadece çöl bırakacaklar, harabeler bırakacaklar. O güzelim, o ilahi kır manzarası yavaş yavaş kararmakta.


(Kaynak: ÇANKAYA AKŞAMLARI II / BERTHE G GAULİS / SYF 16-17)

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG