27 Aralık 1920

Kütahya'da 1. Kuvayı Seyyare karargahında bulunan mebuslar, gece (26/27) Ankara'ya çektikleri telde, Ethem ve Tevfik Bey'in Meclis kararlarına uymaya söz verdiklerini, yemin ettiklerini, ancak Güney Cephesi Komutanı Refet Bey'le 12. Kolordu Komutanı Fahrettin Bey'in görevlerinden alınmalarını istediklerini bildirdiler. Bakanlar Kurulu, bu telgrafı görüşerek sorunun çözümlenmemiş olduğu kararına vardı. 1. Kuvayı Seyyare'nin öteki birlikler gibi, kayıtsız şartsız Meclis'in yasalarına ve Hükümet'in emirlerine bağlı olacağı kararlaştırıldı. Mustafa Kemal, bu karan, mebus kuruluna aktararak görevlerinin sona erdiğini bildirdi ve Ankara'ya dönmelerini istedi. Fevzi Paşa da kararı Batı ve Güney Cephesi Komutanlıklarına bildirdi. Mustafa Kemal, Batı ve Güney Cephesi Komutanlıklarına Ethem kuvvetlerini dağıtma harekatına başlamalarını emretti. Bunun için elde yeteri kadar delil bulunduğunu ileri sürerek Meclis'in dağıtma hareketinde Hükümet'e hak vereceğini belirtti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Ankara Dışişleri Bakanlığı, Sovyet Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği yazıda, Van ve Siirt illerinden Ermenilere toprak verilemeyeceğini, böyle bir durumun Türk Misak-ı Milli'sine ve komünist ilkelere, ayrıca Türk-Sovyet ortak çıkarlarına ay kın olduğunu bildirdi. Yazıda Sovyetlerin bu istekten kesin olarak vazgeçmesi istendi. Eski Türk-Ermeni çatışmasının Çarlığın ve Batılı emperyalistlerin iki tarafı kışkırtması sonucu meydana geldiği anlatıldı. Çiçerin'in bu konudaki sözlü isteğini Bekir Sami Bey Kars'tan Ankara'ya rapor etmişti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Bizlere “sürgün” ve “ tard “ kararlarını tebliğ eden Maarif Vekili Dr. Rıza Nur Bey okula sabah erken gelmişti. O gidince Müdür hemen bütün hademeyi topladı; çarşaflar getirtti, yatakhane dolaplarındaki eşyamızı çarşaflara doldurtarak bohça yaptırdı. Bunları ve boş bavullarımızı elimize vererek bizi bir polis eşliğinde faytonlarla istasyona sevk etti. Ellerimize “tesviye” denilen ve bedava tren bileti yerini tutan birer kağıt (paso) vermişti.


Anlaşılıyordu ki bunların hepsi önceden hazırlanmış, tren saati ayarlanmış ve böylece bizim kimse ile temas etmemize olanak bırakılmadan yolcu edilmemiz sağlanmıştı. O sırada okulun karşısındaki Numune Hastanesinde hasta yatan küçük kardeşim Fahri ( bugün Sayıştay uzman murakıbı) ile görüşmeme bile izin verilmemiş, ben hastaneye doğru koşmak isteyince Müdür Ali Haydar: “ Polis efendi sonra mesul olursunuz, bunu bir yere bırakmayın” diye bağırıp beni polis vasıtasıyla ve zorla arabaya sokturmuştu.


Bu bir zulümdü


Ankara’dan uzaklaşırken kompartımanın penceresinden geriye doğru bakıyordum. Küçük kardeşimin yattığı hastane ve içinde bin bir heyecanla beş ay çalıştığım Meclis binası iyi seçilmiyordu. Ankara Kalesi bütünüyle daha görkemli ve daha heybetli görünüyor, onun karşısındaki ağaçsız ve sarp tepenin ( Bugünkü Altındağ Mahallesi) doruğunda eski Roma tapınaklarına benzediği evvelce anlattığım ve halk arsında “ Timurlenk Kulesi” hatta kimi zaman – tabi yanlış olarak- “ Timurlenk’in Mezarı” denilen ve bugün yerinde yeller esen sütunlu küçük yapı gittikçe daha de küçülerek minyatür bir biblo görünümünü alıyordu.

O zaman odunla işleyen trenler Konya’ya üç günde giderdi. Kimi zaman geceleri yol alınmazdı. Nitekim biz bir gece Eskişehir’de lise binasında misafir edilmiş, ertesi günü yeniden trene binmiştik.


27 Aralık 1920 tarihi bizim Ankara’dan sürüldüğümüz gündü. Tam bir yıl önce bugün Mustafa Kemal Paşa’yı Ankara’da karşılamıştık. Bir an babamın ara sıra anlattığı Abdülhamit sürgünleri aklıma geldi. Her halde o devirdeki sürgünler bu kadarcık okul çocuklarına ve bu denli insanlıktan uzak biçimde uygulanmazdı sanıyorum.


Bizler neşemizi ve canlılığımızı yitirmemiştik. Yalnız okuldan büsbütün çıkarılan altı arkadaşımıza üzülüyorduk.


Bizim yanımızdaki polis temiz yürekli bir insandı; bizlere birtakım öğütler verdikten sonra Polatlı’da indi.


Trende kalorifer yoktu; üşüyerek gidiyorduk. Bir ağızdan marşlar, şarkılar söylüyorduk. Hepimizde zulme karşı isyan etmiş birer kahraman edası vardı. Nitekim bu ruh haleti ile Konya’da bir fotoğrafçıda toplu olarak resimler çektirmiştik.


Bu sürgün yolculuğumuzun en ilginç olayı, trenimiz Eskişehir’e yanaşırken ve ertesi günü Eskişehir’den sonra “ihtiyat zabiti” (yani yedek subay) olduğunu söyleyen bir kimsenin kompartımanımıza gelip bizlere Bolşeviklikten, Eskişehir’de yayınlanan Yenidünya gazetesinden, bu gazetenin başyazarı Arif Oruç’tan söz açması oldu. Sezdirmeden birbirimizin yüzüne baktık. Bir hafta önceki sorgu suale göre her halde ağzımızı arayan bir hafiye olacaktı. Arkadaşlardan çoğu ne bu ismi, ne de Yenidünya gazetesini biliyordu. Sadece “ Hakimiyeti Milliye” gazetesini biliyorlardı. Ben Eskişehir’de yayınlanan ve adının altında “ Türk Bolşevik gazetesidir” cümlesini taşıyan “ Yenidünya” gazetesini birkaç kez görmüştüm. Arif Oruç adını de orada okumuştum. Fakat yanımızdaki yabancı adama öteki arkadaşlarım gibi ne gazeteyi ne de başyazarını tanıdığımı söyledim. Bayağı üzüldü. Sonra Çerkez Ethem’den söz açtı. Onun kahramanlığını vatana hizmetini övdü ve bunun hiç takdir edilmediğini söyledi. O zaman hemen Meclis memurluğum sırasında Başkatip Recep Bey’in bana temize çektirdiğini yukarıda anlatmış olduğum “ gizli “ yazıdaki cümleler hatırıma geldi. Hiç renk vermeyerek Ethem Bey’in hizmetlerinin elbet bir gün takdir edileceğini söyledim. Ethem Bey’i Atatürk’ün yanında gördüğümü Mecliste alkışlandığına tanık olduğumu, bu milletin kendine hizmet edenlere karşı nankör olmadığını sözlerime ekledim. Adamın gözlerinde bir memnunluk ışıltısı parladı. Anlaşıldı ki bizim kuşkulandığımız gibi, casus filan değilmiş. Her halde Çerkez Ethem’in adamlarından biriydi ve onun propagandasını yapıyordu. Sonraları kafamda Çerkez Ethem ile Yenidünya gazetesi arasında bir ilişki kurduğum zaman bunu daha iyi anladım. Afyonkarahisar’a varmadan adam trenden indi gitti.


BİR LİSE ÖĞRENCİSİNİN MİLLİ MÜCADELE ANILARI / HIFZI VELDET VELİDEDEOĞLU /119-120-121-122

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG