27 Eylül 1921

Annesi, Mustafa Kemal'i mareşallik rütbesinden dolayı bir mektupla kutladı . Cevabı 29 Eylül: Mesut oldum.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Papulas, ordunun takviye edilmesini istedi. Savaş Bakanı, 1 Ekim'de vereceği cevapta bugunkü işgal hatlarından geri çekilişin kendilerine bütün Batı Anadolu'yu kaybettireceğini bildirerek Yunanistan'da yeni askere alınan erlerin gönderileceğini ve ordu mevcudunun 225.000'e çıkarılacağını bildirecektir.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İleri: Toprağımızda bir tek Yunan kalmayıncaya kadar muharebe


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Ruşen Eşref Ünaydın’ın ifadeleriyle Atatürk, “ tarihin en uzun meydan muharebesini, Sakarya’yı böğrü sancıya sancıya, düşe kalka, bir sivil spor kıyafeti ile idare edip kazandıktan sonra” bütün sadeliği içinde Ankara’ya döndü. “ Ben galiba en iyi şu askerliği yapıyorum” dedi. Sonra cebinden kırmızı maroken kaplı küçük defter çıkarıp okumaya başladı.

“ Bu savaşta iki şey keşfettim. Bunlardan ilki, ilk kez benim bulduğum şu formüldür; ‘ Vatanı korumakta hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. Bu satıh bir baştan bir başa vatanın bütün yüzüdür. Vatanın bu sathı en son kayasına kadar düşmanla boğuşularak müdafaa edilecektir’ dedim ve bu formülü bir emir olarak bütün orduya tebliğ ettim.”

Orgeneral Ali Fuat Erden’in deyişiyle, “ Sakarya Muharebesi, saha savunmasıdır. Mustafa Kemal bunu ‘ satıh müdafaası’ diye ifade etti.” 14-24 Ağustos arasında sürekli geri çekilerek, düşmanı hem fiziksel hem zihinsel olarak iyice yıprattıktan sonra 24 Ağustos’ta en uygun noktada, Polatlı-Haymana civarında karşıladı. Atatürk böylece düşman ordusunun hem ikmalini zorlaştırdı hem de düşmanı 100 km.’lik çok geniş bir alanda savaşmak zorunda bıraktı. Ali Fuat Erden, II. Dünya Savaşındaki “ hareketli harp” “ alan savunması” ve “ total harp” kavramlarının ilk olarak Türk İstiklal Savaşı’nda Atatürk tarafından uygulandığını yazıyor. ( Ali Fuat Erden , Atatürk, s. 93-94)

Ne Yunan kurmayları ne de İngiliz askeri uzmanlar Atatürk’ün “ sathı müdafaa” stratejisini anlayabilmişti. Savaş sonrasında İngiliz Genelkurmayının hazırlayıp İngiliz Hükümeti’ne sunduğu uzun bir raporda aynen şöyle yazıyordu;

“Sakarya Meydan Savaşı’nda Türk planı çok karışıktır” (exceedingly complicated)… Atatürk’ün savaş planına, İngilizlerin aklı ermemişti.

Yunan General Stratigos da savaş sonrasında kaleme aldığı kapsamlı raporunda şöyle diyordu;

“ Türklerin savunma mevzileri neydi ki (…) Aslında söz konusu alan müstahkem mevziler değil, çok uzun ve çok derin bütün bir müstahkem bölgeydi”

Yunanlıların ifadesiyle “Sangarinos Çıkmazı”, Atatürk’ün ifadesiyle “ Sathı Müdafaa”… (şimşir, s. 206-216)

Atatürk Sakarya’daki ikinci keşfini de şöyle açıklamıştı;

“ Hiçbir zafer amaç değildir. Zafer, ancak kendisinden daha büyük olan bir amacı elde etmek için gereken en belli başlı araçtır. Amaç fikirdir. Zafer bir fikrin doğmasına hizmeti oranında kıymet ifade eder. Bir fikrin doğmasına yaramayan zafer payidar olamaz. O boş bir gayrettir. Her büyük meydan muharebesinden, her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir alem doğmalıdır, doğar. Yoksa başlı başına zafer, boşa gitmiş bir gayret olur”

Sakarya Atatürk’te öyle büyük fikirler doğurmuştu ki? Her şeyden önce Türk milletinin bir araya gelip el ele verdiğinde her güçlüğü yenebileceğini görmüştü. Düşmanı “ Anadolu’nun harim-i ismetinde boğacağından” artık emindi. Daha düşmanı Anadolu’dan atmamış olmasına karşın askeri zaferden sonraki daha büyük zaferleri; geri kalmışlığa, cehalete karşı kazanacağı uygarlık zaferlerini düşünüyordu. Egemenliği saraydan alıp millete vermeyi; cumhuriyeti düşünüyordu. Sakarya “ zaferdi “ cumhuriyet ise “ fikir…”


ATATÜK ETKİSİ İflas, İşgal, Direniş, Kurtuluş / SİNAN MEYDAN / 176 – 177


Sakarya sonrasını da kısaca özetlememiz, bu büyük olayın değerlendirilmesine yar­dımcı olacaktır.

Sakarya olayının baş kahramanlarından Yunan Kralı Constantine, binlerce Yu­nan gencini kişisel tutkuları uğruna Sakarya boylarına gömdükten sonra, 24 Eylül 1921 günü Atina’ya dönmek üzere Bursa'dan İzmir'e hareket etmişti. Bursa'dan ay­rılırken ordusuna son bir kez daha seslenmeden, yeniden iri iri sözler söylemeden edememişti. Yunan Ordusuna yayımladığı bildiride özetle şu ilginç görüşlerini dile getiriyordu: Türkleri kalbinden vurmuştu. Ancak, ordusunun Ankara'ya dek gidip yeni külfet ve özverilere katlanmasına gönlü razı olmamıştı. Çünkü şimdiye dek yapılanlar amaç için yeterliydi.

Kral Constantine, bildirinin sonunda, perişan edilen Türk Ordusunun, ellerindekileri geri almak için Yunanlıların yorulacağını ümit edip beklediğini ileri sürü­yordu. Bu ilginç bildiri, Constantine’in daha da ilginç seslenişiyle şöyle bitiyordu :

«Yurdu için savaştığı zaman Yunanlıların yorulmadığını gösterin ve süngünüz ileride ona bağırın : Gel de ali»

Damarlarında bir tek damla Yunan kanı bulunmayan Yunan Kralı Constantine, Yunan Ordusunu Batı Anadolu'da bırakıp Atina’daki görkemli sarayına dönerken böyle çalım satmadan da edemiyordu. Ne var ki, o seslendiği ordu . «Gel de al!» diyemeden, perişan ettiğini sandığı Türk Ordusunun karşısında bir yıl sonra sün­güsünü ileriye uzatamadan bozguna uğrayacaktı. Başkomutan, Mareşal, Gazı Mus­tafa Kemal Paşa'nın : «İlk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!» emrim alan Türk Ordusu on beş günde Akdeniz’e ulaşacaktı. Gerisinde binlerce olu on binlerce yaralı ve tutsak bırakan Yunan Ordusu, ancak döküntülerini gemilere doldurup Yunanistan'a kapağı atabilecekti.

Yunanistan’a varan canını kurtarabilmiş subayların ilk işi bir hükümet darbesi yapmak olacaktı. Sonra, Anadolu'da acı günler geçirmiş, Yunan halkının dramını yaşamış olan darbeciler, bu gereksiz serüvenden sorumlu tuttukları politikacıları Yunan halkı adına yargılayacak ve idama mahkum edeceklerdi. Başbakan Gounaris, Dışişleri Bakanı Baltazzi, Milli Savunma Bakanı Theotakis ile İçişleri Bakanı Stratos siyasal tutkuları yüzünden kurşuna dizilecekti. Kurşuna dizilenler arasında bozgun sırasındaki ordu komutanı Hatzianesti de vardı. Sakarya’daki ordu komutanı Papoulas, son bozgundan önce görevden alındığı için idamdan kurtulmuştu. Sakarya’da 2. Yunan Kolordusu Komutanı Prens Andrew İngilizlerin yardımıyla kurşuna dizil­mekten kurtulacaktı.

Bütün bu dramın baş oyuncusu Kral Constantine ise tahtını bırakıp Avrupa'ya kaçacak, ocaklarını söndürdüğü milyonlarca Yunanlının ve yine milyonlarca Anadolu Rum'unun ahına daha fazla dayanamayarak, bir yıl sonra Palermo'da ölecekti. Yu­nan kanının boşu boşuna oluklar gibi uğruna aktığı «Büyük Bizans» düşü de, son kahramanı Constantine'in mezarına atılan topraklar altında kalacaktı...

Ama olanlar Türk ve Yunan halklarına olacaktı. Yunanistan’da, Ege adalarında, Batı Anadolu'da ve Karadeniz kıyılarında yüzyıllardır bir arada yaşayan Türk ve Yunan halkının arasına kan davası sokulmuştu bir kez. Yüzyıllardır kucak kucağa yaşayan bu insanlar politikacıların tutumlarıyla birbirlerine düşman edilmek isten­mişti. 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı, 1912-1913 Balkan Savaşı ile bu düşmanlık durmaksızın körüklenmişti. Ardından, 15 Mayıs 1919'dan 17 Eylül 1922'ye dek süren Anadolu'daki Yunan işgali ve 3 yıl 4 ay süren Türk-Yunan Savaşı gelmiş, yaratılan kan davası alabildiğine yayılmış, halklar arasında onarılmaz yaralar açıl­mıştı. Savaştan sonra, Türk ve Yunan halklarının artık bir arada yaşayamayacakları düşünülecek, karşılıklı göç ettirileceklerdi. Yunanistan'da ve Ege adalarında bulu­nan Türkler Anadolu ya, Batı Anadolu da ve Karadeniz kıyılarında yaşayan Rumlar Yunanistan’a gönderileceklerdi. Yalnızca Batı Trakya'daki Türkler ile İstanbul'daki Rumlar bu değişimin dışında tutulacaklardı.


(Kaynak: Sakarya / Alptekin Müderrisoğlu / Syf 348)

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG