27 Haziran 1921

10 gündür Türkiye üstüne yürütülen diplomatik girişimler Ankara’da duyulmuş çeşitli yorumlar yapılmıştı. İstanbul-Londra-Paris-Roma-Atina arasındaki telgraf trafiğinin sıklaşması, Paris görüşmelerinden sızan haberler, Yunan basını… Bütün bunlar milletvekillerinin dikkatinden kaçmıyor, yapılan yorumların çeşitliliği bilinmezliği daha da artırıyordu. Birinin ağsınzdan ters bir şey çıkarsa bunun onarılması güç olacaktı. Bu nedenli hükumetin dış işleri bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk dış ilişkilerle ilgili açıklama yaptı. Sovyetler, Afganistan, İran, Kafkas ülkeleriyle kurulan iyi ilişkileri anlatan Yusuf Kemal Bey, Batı'dan söz ederken "Hakkımızı zorla elimizden almak isteyenlere vermeyeceğiz! " dedi, Bekir Sami Bey'in Londra'da imzalamış olduğu belgelerin geçersiz olduğunu söyledi. TBMM, Hükümet'e oybirliği ile güvenoyu verdi. Çürüksulu Mahmut Paşa, Cavit Bey'den, aşırı hareketlerden vazgeçmesi için Ankara'ya gerekli ihtarda bulunmasını tavsiye ediyor. Cavit Bey'in notu: Anadolu'da ihtarlara kim kulak asıyor ki!


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


25. Alay, Ermenilerin oturduğu Adana'ya bağlı Zeytin kasabasını kuşattı. Çevredeki halka da silah dağıtılmış bulunuyor. Ermenilerden teslim olmaları istendi. Ateşkesten sonra geri döndüklerinde kışlalara yerleştirilmiş olan 146 erkek, 218 kadın ve 235 çocuktan ibaret Ermeni halk, teslim oldu. Kışladaki 150 Ermeni teslim olmadı. Bu sonuncular 28/29 gecesi kışladan çıkacak, takip edilecekler, Eylül ayı sonuna kadar dağlarda, sazlıklarda öldürülecekler, bir kısmı da Kilis'ten güneye geçmeyi başaracaktır.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İzmir Karşıyaka'da kurulan Yunan savaş meclisinde uzun görüşme ve tartışmalardan sonra Kral'ın sevk ve idareden uzak tutulması kararlaştırıldı. Kral, 12 Haziran'da ordusunun komutasını eline almak üzere İzmir'e gelmişti. Fakat onun başkomutanlığı sembolik bulunuyor. Sakarya yenilgisinden sonra Kralcı subaylar, yenilgi sebeplerinden biri olarak Kral'ın sevk ve idareye doğrudan karıştırılmamasını göstereceklerdir.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Kazım Karabekir, Sami Sabit Bey'e (Karaman), Enver Paşa'nın Karahan tarafından Anadolu'ya sokulmaya çalışıldığını ileri sürerek yurtta bir komünist devrimin meydana gelmemesi için Enver Paşa adına gelecek kişilerin veya gelirse kendisinin tutuklanarak Ankara'ya gönderilmesini emretti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Sovyetler'in Ankara yeni Elçisi Natsarenus, Çankaya'da Mustafa Kemal'e güven mektubunu sundu. Mustafa Kemal, yaptığı konuşmada "Müstevlilere karşı kendi hayat hakkı ve istiklalini korumak için çarpışan milletlerin ittifakı pek tabiidir" dedi. Milletlerin Çarlığa karşı ayaklanması ve Çarlık zihniyetini terk etmesiyle Türkiye'nin Osmanlı Devleti devrine ait kayıtlan kırmasını birbirine benzetti, 16 Mart tarihli Türk-Sovyet Anlaşması'nı övdü. Yeni elçi, Ankara'ya 19'da gelmişti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Dışişleri eski Bakanı Bekir Sami Bey, Roma'dan bazı görüşmeler yapmak üzere Paris'e gitti. Lozan'dan geçen Bekir Sami Bey, orada, Cavit Bey'le buluştu. Yunanistan'ı tecrit etmek üzere İtilaf Devletleri ile yaptığı anlaşmalar hakkında Mustafa Kemal'i ikna edemediğini, oylan sorulan Bakanlar Kurulu üyelerinin "Fevzi'den Ferit'e kadar" hepsinin "Şark Şark" diyerek Doğu siyasetini tercih ettiklerini, bunun üzerine istifa etmek zorunda kaldığını, Batı ile bütün ilişkilerin kesilmesi halinde Meclis'te bütün gerçekleri açıklayacağı tehdidinde bulunduğunu, bunun üzerine yeniden Avrupa'ya gönderildiğini söyledi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Amerikan Dışişleri Bakanlığı, Winchester silah şirketine verdiği cevapta, Türkiye'ye silah satılmasına karşı olduğunu bildirdi. Şirket, Ankara Hükümeti'nin 300.000 tüfek ve 600 milyon mermi ısmarladığını bildirerek Dışişleri'nden 1 Haziran'da izin istemişti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


The Daily Telgraph: Tüm Yunan milleti, milli emelleri gerçekleşmedikçe tatmin olmayacak.

Hakimiyeti Milliye: Yunan sivilleri askere gitmemek için dağlara, ormanlara kaçıyor. Askerler, doktor kapılarında rapor dileniyor. Böyle bir ordunun zafer kazanacağına kim inanır? -Korku subaylarına da bulaştı.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Anadolu’da Yeni Gün kitabında Nurettin Gülmez gazetenin Hükumet şekli konusunda değerlendirmelerini anlatıyor:


Öyle görülüyor ki, olaylar Türkiye’yi, Anadolu’da halk idaresine yöneltmiştir. Bu bir teori falan değil, bir gerçektir. BMM, TEK ile, işte bu olaya makul ve mantıklı bir şekil vermekten ibaret bir görevi yerine getirmiştir. Milli dava, ne zaman sonuçlanırsa sonuçlansın iç idarede ‘halkçılık’ ilkesi unutulmaması gereken bir gerçek olmuştur. Eski zihniyetli muhafazakarların muhalefet edebileceği düşüncesi, tereddüte sevk etmekte ve en azından keskin ifadelerden kaçınılmaktadır. Her şeye rağmen idari yapıdaki değişiklik fikri yerleşmiş, yerel yönetimlerin takbiyesi anlayışı gelişmiş, halkı yönetime ortak etmek bir sevda halini almıştır. Ancak tartışılan bunun nasıl yapılacağıdır. Bunu yaparken halkın kültürel değerleri dışlanmamalıydı. Halkın ekonomisi düzeltilmeliydi. Seçim ve usulleri, memleketin sahiplerini iş başına getirecek şekilde düzenlenmeliydi. Memleketin sahipleri bütün vatan çocuklarıdır. Öncelikle ‘Vilayet teşkilatı’nda köktenci bir yenilik olmak üzere çeşitli mesleklere mensup vatandaşların nisbi olarak ‘İl Genel Meclis’lerinde temsili sağlanmalıdır. Mesleki temsilin bazı sakıncaları elbette vardır. Büyük arazi sahibi ağalar ve kültürsüz vatandaşlar, bu meclislerin sağlıklı çalışmasını engelleyebilirdi. Derebeylerin Vilayet Meclisleri’ne girmesi şikayet edilen bürokrasiyi, kültür seviyesi düşük insanlar da gericiliği gündeme getirebileceği en büyük endişe kaynağıdır. Ancak bunlar aşılmaz sorunlar olarak da görülmemektedir.


Vali’nin doğal üye olarak katılacağı yeni ‘il Meclisleri’ memleketin sahiplerinin medeni ve siyasi terbiyesini yükseltecek bir okul görevini görmesi amaçlanmıştır. Buna paralel olarak nahiye müdürlerinin de, nahiye halkından olsun ya da olmasın Türk uyruğunda bulunmak şartıyla seçimle gelmesi önerilmiştir. Böylece baskıcı bir anlayışın köy idaresine gelmesi önlenmiş olacaktı. TEK’unun 1.maddesindeki ‘İdare şekli, halkın doğrudan doğruya kendi kendisini idare ilkesine dayanır.’ İfadesinin bir gereği olarak eğitim, imar, sağlık, ziraat, iktisat gibi işler bu işlerle ilgili olarak düzenlenecek kanunlara uygun olmak şartıyla yerel yönetimlere terkedilmiştir.


Her köye ilkokul, merkezlerde bir lise, bunlara öğretmen yetiştirecek okullar açılması, sağlık işleri her yerel yönetimde ilçe başına biri sabit, diğeri seyyar olmak üzere iki doktorun, ihtiyaç kadar sıhhıye memurunun, memleket adına bir eczanenin, hiç olmazsa 15 yataklı bir hastahanenin var olması, merkeze alınan gelirim bir kısmı, özel idare gelirleri birleştirilerek yerel yönetimlin bütçesinin hazırlanması, sürekli denetimlerle görevlerini yapamayan yerel yöneticilerin görevden alınarak merkezden atamaya kadar varan bir kontrol sağlanması amaç edinilmiştir. Yerel yönetime ilk güzel örnek de, Bolu Gerede halkının 16 bin liraya mal olacak bir hastahanenin 10 bin liralık malzemesini halkın sağlaması, bunun yanında liva bütçesinin 2 bin, belediye bütçesinin de 1.500 lira taahhüt etmesi ile işin bitme noktasına gelmesidir. Daday’da hastane, Azdavay’da hükümet konağı ve Müslüman halkı ticarete çekmek için 50 bin lira sermaye ile anonim şirket kurulması, halk idaresine gidişte güzel örnekler olarak sunulmuştur.


(Kaynak: Nurettin Gülmez / Anadolu’da Yeni Gün / Syf 387)


Mr. W. Scott Broody’ye

Efendim,

Dışişleri Bakanlığının 300.000 mavzer tüfeği ve 600 milyon fişeğin Türk Hükümetine satılmasına izin verip vermediği konusundaki 1 Haziran 1921 tarihli mektubunuzu aldık.


Size haber vermek isterim ki, bakanlığın kanısınca Yunanlılar ve Kemalistler savaşa girmişlerdir. Savaşan kuvvetlerden birinden birine yardım ya da işbirliği yapılmamalıdır.


Dışişleri Bakanı adına


AMERİKAN GİZLİ BELGELERİYLE TÜRKİYE’NİN KURTULUŞ SAVAŞI / ORHAN DURU / 123


Mustafa Kemal Paşa Hazretleri (Ankara): Hatırımda kaldığına göre İngilizlerin kabul ettikleri noktalar bizim Misakı Milli dahilinde olduğundan, diğer hususlar hakkında General Harington ile diğer Amiral ile görüştüm, İngiltere’ye bildirdim, henüz bir haber yok. Hariciye Vekaleti’mizin malumatı bundan ibarettir ve dolayısıyla ben aleni şeyimde bu söylentilerin, yani ismini vermeyerek şimdi göreceksiniz. İstanbul ve Avrupa ajanslarında deveran eden hadiselerden Hariciye Vekaleti’nin hiçbir resmi haberi yoktur. Yani size Hariciye Vekili… Haber yoktur. Erkanıharbiye’ye geliyor. Anglo İtalyano denizcilik şirketiyle…

(Telgref okundu)


(7880 artım sahra obüs cephanesini İnebolu’ya getirdim vb…okundu)


Mustafa Kemal Paşa (Devamla): Bu adamları kabul ederek kendileriyle görüşmesi buradan Refet Paşa Hazretleri şu telgrafı verdiler.

(Okundu)

Mustafa Kemal Paşa(Devamla): Anlaşabileceğimizin imkanına itimat bahşediyor. Dolayısıyla kendileriyle görüşmeye hazırız. Yoğun meşguliyetlerimiz bizzat oraya gitmeye manidir. Harington İnebolu’ya gelebilir. Refet Paşa ile görüşürüz. İcap ederse bizzat bu işin halli için… Onun dahi bir çare ve tedbirini bulabiliriz.

(…)

Mustafa Kemal Paşa /Ankara), Ufak bir cevap verildi galiba. Yusuf Kemal Bey, Refet Paşa’ya cevap yazılmıştır.

(…)

Rıza Nur Bey (Sinop): (…) Yüce Miclis’ten açıklama istedim.

Buradaki İngiliz esirlerinin tamamen verilmesi, bizim oradaki esirlerimizin tamamen verilmesine bağlı, yani oradaki esirlerimiz tamamen bize teslim edilmedikçe, bu İngiliz esirleri verilemez mahiyetinde anladım.

Mustafa Kemal Paşa(Ankara): Bu noktayı izah etmek isterim. Şimdiki halde Ağahan’a en son yazacağım telgraf, Bu konuda yüce Meclis’iniz bunu kabul ediyorsa bu mesele bütünüyle müzakere edilir… Gerçi yüce Meclis karar vermişti. Fakat Heyeti Vekile iadesi lüzumuna mani olduğu zaman yüce Meclis… Yirmi gün askıya almak lazım geliyordu. Siyasi münasebetlerle iyi bir cereyan vermek ümidi vardı. Dolayısıyla… ve bu iade asıl esirlerin neferlerinden ve askerlerinden ibarettir.(Uygundur sesleri)


ATATÜRK’ÜN BÜTÜN ESERLERİ CİLT 11 / 192


Sefir Cenapları!

Türk Milleti ve şahsım hakkında sarf buyurduğunuz dostane sözler dolayısıyla müteşekkirim. Sizi ve sizin şahsınızda dost Rusya’yı selamlamakla mesudum. Mevcut mücadelelerin yıkıcı ve dehşetli bir şekil alması, istilacı devletlerin meşru müdafaa ile yetinen milletleri kendi yurtlarında esarete düşürmek istemeleri ve müştereken vaki zulüm ve baskıları neticesidir. Bu istilacı kuvvetlere karşı kendi hayat haklarını ve bağımsızlıklarını korumak için çarpışan milletlerin ittifakı pek tabiidir. Bu ittifakın bugün olduğu gibi yarın da fetih fikirlerine karşı daimi bir zaman olmak üzere kalıcı olması temenni edilmektedir. Hayat haklarını ve bağımsızlıklarını tahdide uğramış olan milletlerimiz meşru müdafaa halinde halen devam eden mücadeleye dahil olmuşlardır. Bu kıyam ve mücadeleyi doğuran sebepler bir taraftan milletimizin büyük bir memnuniyetle gözlemlediği dostluğu vücuda getirmiştir. Türk ve Rus milletlerinin zulüm ve tecavüze karşı mücadele ile teşvik ettikleri misal, bütün mazlum milletler için şüphesiz bir ikaz sebebi olmuştur. Rus milletinin çarlık devrinin kanlı mirası olan antlaşmaları ret ve inkar ederek milletlerin kendi kendilerini idare etmek hakkını tanıması ve sömürge yerine hür devletler koyması ve cebir ve şiddete dayalı eski antlaşmalara karşılık eşit millet hakkı üzerine serbestçe yapılmış antlaşmalar kabul etmesi milletimizce son derece tekdir edilen esaslardır. Bu esasların tatbikatı geliştikçe Rus Sovyet hükümetinin kıymet ve ehemmiyeti artan bir surette takdir olunacaktır.


Milletimiz de Osmanlı İmparatorluğu’ndan kendisine intikal ettirilmek istenilen tam bağımsızlığını ihlal eden bütün antlaşmaların kayıtlarını feshetmiş ve kaldırmış ve tam hakimiyetini teyit eden bugünkü siyasi esaslarını tayin ve tespit etmiştir. Ve her milletin kendi kendini idare etmek hakkını özel bir şiar olarak tanımış ve bunun icaplarına fevkalade sadakatle riayet etmiştir.


Rus milletinin çarlığa ait zihniyetinden feragat etmesiyle Türkiya’nın Osmanlı İmparatorluğu devrine ait bağımsızlığı ihlal eden kayıtları kırmak cesaretini göstermesi arasındaki ahenk ve uyum Türk-Rus milletleri arasında kurulan ve gelişen bugünkü dostluğu vücuda getirmiştir. Rus çarlığının ve asilzadeğanın istila fikri üzerine kurulmuş olan eğilimlerinden tamamıyla soyutlanmış olan 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması, aynı zamanda milli prensipleri dahilinde mücadele eden, tam bağımsızlığını temin etmek isteyen Türk milletini hakiki simasıyla dost Rus milletine tanıtacak bir belgedir.


Her iki milletin yekdiğerine yeni mefkureleriyle tanıtan ve böyle olduğu için samimi bir dostluğa zemin olan bu antlaşmanın kıymeti bizce pek büyüktür. Türk ve Rus milletlerinin bugüne kadar uğradıkları müşkülatı hatırlıyorum. Bu müşkülatı muvaffakiyetle berteraf etmek için sarf ettikleri fedakarlık derecesini de takdir ederim. Bundan sonra da maruz kalınması muhtemel müşkülatı tahmin ediyorum. Bu engelleri de evvelkiler gibi milletimizin azim ve imanındaki sağlamlıkla aşmaya muvaffak olacağımıza itimadım katidir.


Osmanlı İmparatorluğuna yüklenmiş olan kayıtlar – ki asırlar arasında memleketimizin derece derece çöküşüne sebep olmuştu – son zamanda hakkımızda bir idam hükmü mahiyetinde olarak Sevr Anlaşması namı altında bize tatbik edilmek istenildi. Bizzat kendi mukadderatına sahip olmamaktan dolayı bu art arda gelen felaketlere uğradığına kani olan ve Sevr Antlaşmasının da kendisine tatbik edilmek istenmesinin aynı sebepten doğduğunu idrak ile kıyam eden milletimiz, bugün yalnız kendi hakimiyetine dayalı bir hükümet kurmuş ve mukedderatına bizzat hakim olmuştur, ve hakim kalacaktır. Bu idare tarzı memleketimizin ahval ve şartlarına ve milletimizin ihtiyaçlarına ve içtimaiyatına tamamıyla uygundur. Meşru hukukumuzu tamamıyla elde edeceğimize dair tarafınızdan gösterilen kati itimada teşekkür beyan ederim. Memuriyetimizin iki memleket arasında kurulmuş olan dostluğu sağlamlaştırmaya ve takviyeye azami surette vesile olmasını temenni ve bu yolda muvaffakiyet kazanmanız için tarafımızdan lazım gelen her türlü yardımın gösterileceğine emin olmanızı rica ederim.


ATATÜRK’ÜN BÜTÜN ESERLERİ CİLT 11 / 210-211


Yakup Kadri’nin ‘Ankara Yolunda’ isimli yazısından kesitler:


Zaten İnebolu’dan hareketim günü birisi bana demişti ki: ‘İnebolu asri hayatın son menzilidir. Kastamonu’yu buradan daha az asri bulacaksınız. Çankırı’yı görünce Kastamonu’yu arayacaksınız, hele Ankara’ya vardınız mı İnebolu’dan başlayarak bütün geçtiğiniz yerler size İsviçre gibi görünecek.’


Yarabbi buralarda da size İsviçre’den söz eden kimseler var! Kendimizi durmadan Avrupa ile karşılaştırmak zihniyeti buralara kadar işleyip yayılmış. Halbuki ben bu viran ana yurdunda Avrupa’ya dair ne varsa hepsini unutmaya gelmiştim. Fakat şimdiden anlıyorum ki, bu arzumu yerine getirmek mümkün değil. Biz bu alemi her şeye rağmen içimizde veyahut beynimizde taşıyoruz. Kendi mülkümüzü, kendi insanlarımızı, kendi manzaralarımızı, kendi hayatımızı hep onun arkasında görüyoruz.


Anadolu’yu tabiat bakımından içimize sindirmek ve ta bağrımızda duymak şöyle dursun, bu mutlu ülkenin ahalisini bile özden görüp öğrenmek kabil olmuyor. Bizim dilimizi konuşan, bizim dinimizden ve bizim cinsimizden olan bu insanları bile gereği gibi anlamakta, onlarla gerektiği kadar kaynaşmakta epeyce zorluk çekiyoruz. Bütün hareketlerini acayip buluyoruz: Konuşuşlarında, düşünüşlerinde ya alayımızı yahut acımamızı veya hayret ve şaşkınlığımızı çeken özellikler keşfediyoruz. Kısaca daima bir Anadolu, bir biz varız. Onun da bizi böyle gördüğüne hiç şüphe yoktur. Kimbilir o da bizi ne kadar tuhaf buluyor. Şivemiz ona ne kadar çetrefil, tavır ve edamız ne kadar kırık dökük, fikirlerimiz ne kadar sakat, sözlerimiz ne kadar yanlı geliyor. Anadolu’nun kendine göre bir mantığı var. Onlar dünyayı bizim gördüğümüz tarzda görmüyorlar. Her adımda bizi onlardan ayıran uçurumun ne kadar derin olduğunu hissediyorum ve kendi kendime soruyorum: Acaba diyorum, onların bize veya bizim onlara uymamız mümkün müdür? Fakat bunun mümkün olup olmadığı anlamadan önce hangimizin en doğru yolda bulunduğumuzu sezmek ve bilmek gerekiyor.


Son zamanlarda halka doğru gitmek isteyen İstanbullu aydın gençlik, bu amaca ulaşabilmek için kendisinden ne kadar çok şey feda etmeye, bir sürü asalak unsurla dolu ruhunu ne kadar merhametsizce, ne kadar cesaret ve metanetle temizlemeye mecburdur!


(Kaynak: Ergenekon / Yakup Kadri / Syf 63)


Bugün İzmir’in Karşıyakası’nda yakın Yunan tarihinin yeni bir trajedisi oynanıyordu. Yunan Savaş Kurulu toplanmış, Kral Constantine’in ordunun doğrudan yönetimini ele alıp almamasını tartışıyordu.


Kral Constantine’in komutanlık yönünden yeteneksiz olduğu biliniyordu. Yıllar önce işlediği büyük hata anılardan silinmemişti. Bundan yirmi dört yıl önce 1897 Osmanlı Yunan Savaşında Constantine Veliaht Prens olarak Yunan Ordusuna komuta ediyordu. Savaşın kritik bir anında bozguna uğrayan ordusunu bırakarak canını kurtarmak için kaçtığı unutulmamıştı henüz. Sürgünden dönüp yeniden tahta çıkalı 6 ay olmuştu. Tahtını sağlamlaştırmak için çılgınca serüvenlere girişerek Yunan halkının gözünde ölümsüzleşmek isteyebilirdi. Yunan savaş kurulu uzun tartışmalardan sonra Kral Canstantine’in ordunun yönetiminden uzak tutulmasına karar verdi. Savaş planını ordu hazırlayacak kararları ordu verecekti. Kral Constantine Hükumete yenik düşmüştü. Yunan Savaş Kurulu’nun kararından sonra Küçük Asya Ordusu Komutanı Papoulas hazırlanan savaş planını Kral’a sundu. Plana göre Türklerin piyade ve topçu bakımından geri olduğu hava kuvveti ve ulaştırma araçlarının yeterli olmadığı kabul ediliyordu. Kütahya’nın güney ve doğusu ile Eskişehir’in kuzeybatısında Türklerin kuvvetli savunma mevzileri olduğu biliniyordu. Alınan haberlerden Kütahya dolaylarındaki mevzilerin altmış km Eskişehir batısındaki mevzilerin 30 km uzunluğunda olduğu, Türk kuvvetlerinin çoğunluğunun Kütahya kesiminde bulunduğu öğrenilmişti. Bu durum karşısında bu mevzilere doğrudan saldırmaktan kaçınmak gerekiyordu. Yoksa fazla yitik verilebilir Türkler tümüyle ezilmeden geri çekilmeyi başarabilirlerdi. Kral Constantine yalnızca dinliyordu. Yapılan bu değerlendirmelerden sonra Papoulas sözü asıl saldırının yapılacağı kesime getirdi. Kütahya kesimindeki Türk kuvvetlerinin zatıf kuvvetlerle oyalanması, Uşak kesiminde toplanacak üstün kuvvetlerle geniş bir kuşatma hareketi yapılması öneriliyordu. Bu hareketlerle Türkler kendileri için tehlikeli kesimlerde savaşmaya zorlanacak aynı zamanda geri ulaştırma yolları kesilecekti. Bunun doğal sonucu olarak çember içine alınan Türk kuvvetleri kolayca yok edilecekti. Böylece Ankara yolu açılmış olacaktı. Kral Constantine bu savaş planını olduğu gibi kabul etti.


(Kaynak: Sakarya 1 / Alptekin Müderrisoğlu / Syf 75)

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG