27 Kasım 1920

vayı Seyyare Komutan Vekili Yüzbaşı Tevfik Bey, kuvvetlerinin Batı Cephesi Komutanlığı tarafından yayımlanan bildiride kötülendiğini ileri sürerek durum düzelinceye kadar cephe komutanlığını tanımayacağını Albay İsmet Bey'e, Mustafa Kemal'e ve Ankara'da bulunan ağabeysi Ethem Bey'e bildirdi. Tevfik Bey, Batı Cephesi Komutanlığı'na gönderdiği cevap yazısında, "Kuvayı Seyyare düzenli bir kuvvet haline çevrilemez. Bu serserilerin başına ne bir subay ne de hesap memurları koymak mümkün değildir" dedi. Bu şartlarda kendisinin Kuvayı Seyyare'yi yönetemeyeceğini, yönetmeyi kabul ediyorsa, Ethem'in gelip yönetmesi gerektiğini yazdı.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Tüm gelirlerin % 5-6'sını meydana getiren hayvan vergisini bir misli artıran 58 sayılı yasa, 49'a karşı 57 oyla kabul edildi. Son Osmanlı Meclisi bu vergiyi 8 misli artıran tasarının görüşmelerini tamamlayamadan kapatılmış, TBMM ise çıkardığı ilk yasa ile verginin eskisi gibi (4 misli olarak) alınmasını kabul etmişti. Oyun kağıtlarından alınacak vergi ile ilgili kanuna ek yapılarak, 15 gün içinde bilardo, tavla, dama, satranç tahtalarını damgalatmayanlardan bir misli para cezası alınacağı hükme bağlandı


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Curzon'un önsezisi... İngiliz Dışişleri Bakanı, Başbakan'a sunduğu raporda, "Mustafa Kemal, barış şartlarını kabul etmek şöyle dursun, belki bizzat yeni şartlar dikte edecek bir duruma bile gelebilir" dedi. Yüksek Komiser Rumbold, bugünkü raporunda, Kemalistlerle Bolşeviklerin arasının açılmasını ve barış şartlarının değiştirilmesini önerdi: "Biz kendimizi Bolşevizme karşı İslam'ın koruyucusu gibi göstermeliyiz. Bolşeviklerle Mustafa Kemal'in arasını açmalıyız. Korkumuz, halkın çoğunu tatmin edici Bolşevik ilkelerinin Türkiye'ye sızmasıdır. Sevr Anlaşması'nda önemli değişiklikler yapmak gerekir kanısındayım. Anlaşma değişirse Anadolu yatışabilir. İtilaf Devletleri'nin prestiji sağlanır" dedi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Halbuki bu değişiklik siyaseti, “ Anadolu için zararlar getirebilirdi. Tadil siyaseti , Anadolu’yu tamamen kurtarmak isteyenlerin politikası olamazdı. Değişiklik ile, Sevr’in pisliği mutlaka kalacaktı. Hatta bitin antlaşma kaldırılırsa, ruhu, Türk milletini öldürmeye yetecekti. O ruh savaştan önceki durum demektir. Dünya Savaşı’ndan önceki durum ise memleketi öldürecek bir vaziyettir. Türk milleti, savaşa ölmemek için girmiştir.” Savaştan önceki durumu kabul ediniz ve bize karşı olan borçlarınızı ödeyinizden” başka bir lütufta bulunurlar mıydı? Bu kadarı bile söz konusu olamazdı. Öyleyse İngiltere’nin ve Yunanistan’ın Türk toplumunu mahvetmek istediğini, Sevr’in ne demek olduğunu , Sevr’in bazı yerlerinin değiştirilmesinin ne demek olacağını, bugünün ve yarının ne olacağını dikkate almak ve düşünmek gerekmektedir.” Bütün dava Sevr etrafında dolaştığı halde Muhittin Bey, henüz Sevr’i okuyanların bile ender olduğunu düşünmektedir. Bunu da olayların üzerine baş havada, gözler kapalı gitmek olarak değerlendirmektedir.


KURTULİUŞ SAVAŞINDA ANADOLUDA YENİ GÜN / Nurettin GÜLMEZ / 535 -536


ŞEYH SUNUSİ VE TRABLUSGARP İLİŞKİLERİ


Kurtuluş Savaşını yakından izleyen, çeşitli vesilelerle Türkleri destekleyen, armağanlar veren Seyit Ahmet Eşşerif El-Sunusi, Büyük Millet Meclisi konuğu olarak 15 Kasım 1920 gününde Ankara’ya gelmiştir. 25 Kasım gününde de konuk olan Şeyh Sunusi onuruna B.M.M.‘nce bir şölen verilmiştir. Bu şölendeki Mustafa Kemal’in söylevi aşağıdadır.


Muhterem efendiler.


1327’de İtalyanlar Aksam-ı vatanımızdan kıymetli bir parçaya, Afrika-yi Osmanimize cümlenizce malum olduğu veçhile bir haydut gibi tecavüz ve taarruz ettiler. Ban o zaman bittesadüf İstanbul’da bulunuyordum. Oradaki birkaç günlük tahkikatımdan anlamıştım ki orada Afrika’yı müdafaaya memur olan kuvvetlerimiz pek kalil idi. Ve yine pek iyi anlamıştım ki devletin birçok yerlerindeki gavaili, Afrikayi Osmani’yi kurtarmak için pek çok kuvvet sevkine mani idi. Bu acı hakayika vukufla beraber vatanı müdafaada benim de kalbim diğer birçok arkadaşlarım gibi elem ve yeisle çarpıyordu. Bu hissiyatın taht-ı tesirinde başka bir vasıta ve tarik olmadığından tebdil-i nam ve kıyafet ederek İstanbul’dan çıktım. Güzergahımda Mısır’da evela her zaman bizi imhaya çalışan ve alem-i İslamı esir etmek isteyen İngilizlerin tahakkümlerine zulümlerine tesadüf etmiştim. Bittabi bu mania karşısında ümitlerimiz, biraz tezelzüle duçar oldu. Yol bulduk, mihen ve meşak ile seyahate devam ettik. Bu müşkül seyahatın üzerinde bir gün birtakım necip insanlar bütün samimiyetiyle istikbal eden Sunusiler idi. Evet biz vasi sahalarda, namütenahi vahalarda samimi, ciddi ve vatanperver bir kütle-i İslamın içine dahil olmuştuk. Onlar Sunusiler idi.


Efendiler!


Sunusiliğin ne olduğunu bittabi bilirsiniz. Fakat tarihi bir mebde-i vakayı hatırlatmak isterim: 1830 tarihinde Fransızlar yine memalik-i İslamiyetimizden Cezayir’i zapt ve işgal etmişlerdir. Düşmanın pay-ı istilasında kalan bu toprakların yetiştirdiği bir vücud-i mukaddes ve bir deha vardı ki o da “ Seyit Mehmet bin Ali Es-Sunusi” idi. Bu zat-ı şerif aynı tarihte Mekke istikametine teveccüh etmiş, Afrika’yı garptan şarka, baştan nihayete kadar dolaşarak insanlığın İslamiyetin saadet-i hakikiyesini tasrin ve takviye için mevcudiyetlerine istiklallerine dünyayı hürmet ettirmek için bir teşkilat vaz buyurdular ki kendi isimlerine izafeten “ Sansusi Teşkilatı” dendi.


Bu teşkilat diğer tarikler gibi sadece bir tarikat değildi. Bu tarikat beşeriyeti, İslamiyeti tarik-i saadette yürütmeye matuf esaslı bir teşkilattır. Arzettiğim tarihten bu güne kadar çok zaman geçmiş sayılmaz. Seksen dokuz sene, yani son bir asır içinde bu ali teşkilatın daima rehber-i mükerremi olmuş zevatın adedi de çok değildir. İlk müessisten sonra onun mahdumları Seyit Mehmet bin El-Mehdi gelir. Ondan sonra huzur-u alileriyle heyetimizin müşerref olduğu Seyit Ahmet Eşşerif Es-Sunusi Hazretlerinin pederleri ve kendileri… Binaenaleyh bu gece huzurlarıyla müşerref olduğumuz zat, İslam aleminde büyük bir esasa istinat eden mukaddes bir teşkilatın hamileri ve müessisleri olarak onun resikarında bulunan bir zat-ı alidir. Sunusiler, başta Seyit Ahmet Eşşerif Es- Sunusi olduğu halde bütün alemi İslamda fevkalade ihraz-ı hürmet ve şeref ettikten başka bilhassa Afrika’da kendi teşkilatı dairesinde bulunanlar için değil bil-cümle Afrika İslamları için hakikaten taktir ve takdise şaşan bir müessese-i İslamiye vücuda getirdiler. Benim ve arkadaşlarımın kendi gözlerimizle gördüklerimiz gibi Sunusiler Afrika’da insaniyet ve medeniyet ve hayatta inzibat hususunda pişva olmuşlardır. Bu itibarla bütün Afrika Müslümanlarının kalplerinde ve vicdanlarında kendilerinin büyük bir mevki-i ihtiramları vardır. Sunusiler Afrikanın vicdanına sahip ve hakim olan bir sülale ve ailedir. Binaenaleyh huzurlarıyla müşerref olduğumuz zat-ı ali hakikat-ı halde Afrika’nın en tabi reisi ve en salahiyettar hükümdarıdır.


Sunusiler, başında Seyit Ahmet Eşşerif Es-Sunusi Hazretleri bulundukları halde bizzat bize bir sene zarfında gösterdikleri hizmetleri fevkalade alidir. Biz ancak bu sayede topumuz, tüfeğimiz kalil, her şeyimiz sıfır denecek derecede olduğu halde dünyanın bütün vesait-i harbiyesine malik olan İtalyanları daima mağlup vaziyette bulundurduk. Bundan dolayı kendilerine bu mülakat fırsatından istifade ederek tekrar teşekkür eylemeyi vazife addeylerim.


Fakat memleket ve milletimizi imhaya tasaddi eden düşmanların adedi ve düşmanlıklarının umku o kadar fazla idi ki ve o kadar fazladır ki bir sene sonra Afrika’nın müdafaasını kendilerine terk ederek vatanın diğer bir noktasında çalışmak üzere ayrıldık. Hakikaten kendileri bizzat başta olmak üzere mücadelelerini bu güne kadar devam ettirmiş bulunuyorlar. Bunun neticesi olarak İtalyanlar ilk ayak bastıkları sahillere, gemilerinin toplarına istinat ederek barınabiliyor ve asıl vatanın kalbine ayak basamamışlardır ki o da kendilerinin saye-i himmetlerindendir. Bilahare hasbelicap ve bazı tedabir ittizahı zımmında zat-ı fadılaneleri İstanbul’u teşrif buyurmuşlardı. İşte bu esmada Harb-i umumi olmuş, vatanın aksam-ı muhtelifesinden bazılarıyla yolumuz münkati olduğundan bizzarur İstanbul’da kalmışlardı. Düşmanlarımız hayat-ı mevcudiyetimize son büyük darbeyi 16 Martta vurmayı tasaddi ettikleri zaman kendileri Bursa’da idiler, o gün memleket ve milletimiz için fevkalade tarihi bir gün idi. Milletimiz ekseriyeti vurulan darbeye karşı muhafaza-i mevcudiyete karar vermişti.


Şeyh Ahmet Eşşerif Es-Sunusi Hazretleri o gün İstanbul’daki felaketi takdir ederek tuttuğumuz tarikte devam-ı sebatımızıtavsiye suretiyle bizi teiçi buyurdular ve memleketin, dinin temin-i şerefi için bizimle beraber çalışmaktadırlar. Kendileri Afrika’da bulunsalardı her halde düşmanlara vurulacak darbe pek müessir olurdu. Fakat kendilerinin içimizde bulunmak suretiyle ifa buyurdukları hizmet, orada bulunmakla icra etmiş olacakları tesirden daha az ali değildir. Şeyh Hazretlerinin ve ailelerinin bugüne kadar yaptıkları hidematı takdir etmek güçtür. Cümlenizce malumdur ki arkadaşlar, alem-i İslamiyeti teşkil eden muhtelif kütleler zaman zaman gafil bir halde kalmışlardır. Bu sebeple vuku bulan birçok hizmetler, fedakarlıklar hal-i gaflette bulunanlara layıkı ile tesirini yapmamıştır. Fakat bugün alem-i İslamda şüphe yok düşmanları darabat-ı mütevaliyesiyle hasıl olan intibah o kadar yüksektir ki enzarımızı küre-i arzın üzerinde bir an için dolaştıracak olursak görürüz ki hal-i teyakkuzda ve belki intikam vaziyetinde bir çok İslam kütleleri vardır.

Fakat bu teyakkuz ve intibah halinde bulunan insanlar başlarında bulunacak, ulviyet ve faziletleriyle temayüz etmiş simaların irşadına muhtaçtır. İşte Şeyh Sunusi Hazretleri o yüksek ve kutsi simaların birincilerindendir. Binaenaleyh bundan sonra kendilerinin alem-i İslama ifa buyuracakları hidemat, şimdiye kadar olan hizmetlerini tetviç edecektir. Ve bu sayede Türkiye Devletinin bütün cihan-ı İslamın merkez-i istinadı olan Türkiye Devleti’nin de tarsinine yardım etmiş olacaklardır. Seyyit Ahmet Eşşerif Es-Sunusi Hazretlerinin hidemat-ı müstakbelesine şimdiden gerek şahsım namına ve gerek Türkiye Büyük Millet Meclisi namına arz-ı teşekkür ederim.


ATATÜRK RESMİ YAYINLARA GİRMEMİŞ SÖYLEV, DEMEÇ, YAZIŞMA VE SÖYLEŞİLERİ. / SADİ BORAK / 195 – 160 – 161 – 162 – 163


Nutuk’tan/


Bu telgrafta, İstanbul ile Zonguldak arasında Fransız telsizi ile haberleşmek üzere Fransız temsilcisinin izni alındığı bildirildikten sonra: «Hükûmet ile bir uzlaşma esası kabul edildi mi? Kabul edildiyse nerede buluşmanın mümkün olacağı ve hangi yolla gelmenin uygun düşeceği» sorulmakta idi.


İstanbul Posta ve Telgraf Genel Müdürü Orhan Şemsettin imzalı 11 Kasım 1920 tarihli bir emir de, Kastamonu Posta ve Telgraf Başmüdürlüğü’ne geliyordu. Bu emir, Ereğli Müdürlüğüne gönderilen ve resmi olmayan bir mektubun zarfından çıkıyordu. Emir aynen şudur:


Madde 1 — Anadolu ile hükûmet merkezi (İstanbul) arasında telgraf haberleşmelerinin bir an önce başlatılması gereklidir.

Madde 2 — Bu maksadın gerçekleştirilmesi için, bir taraftan Sapanca ile Geyve arasındaki ana hat üzerinde onarılabilecek durumda olan tellerin sür’atle kullanılabilir duruma getirilmesi, diğer taraftan da önemli yapım ve onarım çalışmalarını gerektiren İzmit, Kandıra, İncilli arasında yapım ve onarımına başlanması uygun görülmektedir.

Madde 3 — Sözü edilen onarımları yapmakla görevli olan İstanbul Fen Müfettişi Bekir Bey, emrinde bir başçavuş ve yeterince çavuşla İzmit’e harekete hazırdır.

Madde 4 — Ellerinde Dahiliye Nezareti yüksek makamının görev belgesini taşıyan bu memurlar, herhangi bir yerde onarım çalışmaları gereğini duyduklarında, tarafınızdan ilgili makamlarla haberleşilerek, kendilerine gereken yardımın sağlanması himmetlerinizden beklenmektedir. 11 Kasım 1920.


Bu telgraf üzerine gerekenlere verdiğimiz emir, İstanbul ile temas kurmaktan sakınılması ve telgraf hatlarını onarma bahanesiyle gelen olursa tutuklanması ile ilgiliydi.


Efendiler, İzzet Paşa’nın dolaylı olarak gönderdiği şifreli telgrafına cevap vermeyi, özel bir memurla gönderdiğimiz notların kendisince okunduğu haberini aldıktan sonraya bırakıyordum. İzzet Paşa’nın tarafımızdan, verilen bilgileri aldıktan sonra da görüşünde ısrar edip etmediğini anlamak istiyordum. Bu husus anlaşıldıktan sonra, İzzet Paşa’ya aracılar vasıtasıyla şu cevabı verdim:


Zâtıdevletleri ve Salim Paşa Hazretleri’nin de katılmaları gerekli olan hey’etle en kolay ve çabuk olarak Bilecik’te buluşmak mümkündür. İstanbul’dan ya Sapanca’ya kadar tren ve oradan otomobille veyahut da deniz yoluyla Bursa’ya ve oradan yine otomobille Bilecik’e teşrif buyurulabilir.


Bu yollar üzerinde şimdiden gerekenlere tebligat yapılmıştır. Yolculuğun, Aralık ayının ikisine kadar Bilecik’te bulunacak şekilde ayarlanmasına ve İstanbul’dan hangi tarihte hangi yolla hareket edileceğinin şimdiye kadar kullanılan vasıta ile Zonguldak’a bildirilmesini rica ederim. Yolculuğun mümkün olduğu kadar gösterişsiz yapılması hatırlatma kabilinden arz olunur.


25/26.11.1920.


Efendiler, İstanbul’da 23/24 Kasım 1920 tarihinde yazılan ve İstanbul’a varmış olan özel memurun imzasıyla İnebolu’ya gönderilen ve 27 Kasımda oradan Ankara’ya çekilen bir telgrafta, şu bilgiler veriliyordu:


«Bu gün 23.11.1920’de İzzet Paşa’nın yanında bulunduğum sırada, Hariciye Nâzırı, son siyasî durumla ilgili olarak aşağıdaki açıklamaları yapmıştır:


Yeni gelen İngiliz elçisi, Ermenistan, Gürcistan ve bir süre sonra, İzmir’le ilgili önemli konularda Osmanlı Hükûmeti lehine bir çözümün bulunacağını söylemiş. Bu elverişli durumdan yararlanarak memleketin geleceğinin sağlanabilmesi için büyük bir güçle çalışılarak fırsat kaçırılmamalıdır. Eğer Ankara, zaman kazanmak isteğindeyse bile, bir temas kurularak ilerideki kararlar birlikte alınmalıdır» dedikten sonra şu satırlar ekleniyor:


Açıklamalara ek olarak, İzzet Paşa, kendisine tarafımızdan gönderilen özetteki «şimdiye kadar yapılan mücadelelerin bugün bahşettiği ve sağladığı imkânlardan yararlanmak görevimizdir» cümlesine dayanarak: Eğer Anadolu gönderilecek hey’eti kabul etmezse, doğrudan doğruya benimle temas kurarak maksadımızı kendimiz kararlaştırmalıyız.


Bunu da kabul etmedikleri takdirde, söz konusu cümledeki görüşten vazgeçildiği anlaşılacağından, artık kabinede kalmayarak istifa edeceğini ve istersek İstanbul’u dikkate almayarak kendisinin de Anadolu’ya geleceğini söylemiş.»


Efendiler, aynı telgrafta, İstanbul basınında, İzzet Paşa’ya ait olduğu bildirilen şu demecin de yayınlandığı yazılıydı:


Hükûmetin Anadolu’ya özel bir memur göndermekten maksadı, Ankara’dakilerle bir temas kurulup kurulamayacağını anlatmak içindi. Oradan dönen memur, bu temasın kurulabileceğini anlattı ve haberleşme de yapılabildi. Elbette gereğinin yapılmasına çalışacağız.


Böyle bir demecin Anadolu’nun görüşüne uygun düşmeyeceği ve yalanlanması gerektiği ileri sürülmüş ise de, kabine bunu kabul etmemiş. Bununla birlikte İzzet Paşa, Tercümanı Hakikat gazetesine şu demeci de vermiş:


Memleketin yüksek çıkarları, şimdilik bu konuda basının susmasını gerektirmektedir. Bu bakımdan bir iki gün daha demeç vermekte mazuruz.


Efendiler, Tevfik Paşa, Ahmet İzzet Paşa, Salih Paşa, zamanın büyük adamları gibi tanınmışlardı. Millet bunları akıllı, tedbirli ve uzak görüşlü olarak biliyordu.


Bu sebeple Damat Ferit Paşa çekilip yerine, ileri gelenleri bu şahıslar olan bir kabine iş başına gelince, herkeste türlü türlü ümitler uyandı. Tevfik Paşa Kabinesi ilk anda Ankara ile temas ve ilişki kurmak isteyince, kamuoyunda iyi niyetine inanmamak için bir sebep görülemedi. Herkes Tevfik Paşa Kabinesi’nin iktidara gelmesini hayırlı saydı.


Bu kabinenin memleket ve milletin yüksek çıkarlarını gözetecek çare ve yolları bulmadan iktidara gelmiş olduğunu kabul etmek ve ettirmek gerçekten güçtü. Kaldı ki, kendileri de İstanbul çevrelerinde ve basında kullandıkları dille, kamuoyunu doğrulayacak bir tavır takınmış bulunuyorlardı.

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG