27 Kasım 1921

İngilizlerle Ankara arasında İkinci İnebolu Görüşmeleri başladı. Refet Paşa, Binbaşı Henry'ye "İngiltere'den bir işaret bekliyoruz. İngiltere , Türkiye'yi Fransa ile anlaşmaya zorluyor. Oysa Türkiye'de geleneksel İngiliz dostluğu canlandırılabilir" dedi. Refet Paşa, yarın da Slavlara karşı kader birliği önerecektir. (Şimşir 3: 318; YG: 28 "İnebolu'ya bir heyet-i ecnebiye geldi")(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Çal bölgesinde Yunanlılar, karşı saldırıya geçtiler. Türk kuvvetleri cephane azlığından çekildi. Aynı bölgede Yunanlılar, 20 Ekim'de harekete geçerek Menderes ırmağının dirseğini ele geçirmişler, 21 Kasım'da ise Türk kuvvetleri Yunanlıları geri itmişti. (Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Bau Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Birinci Ordu Komutanlığı'na, ordu karargahının Çay ve civarında, İkinci Ordu karargahının ise Bolvadin'de kurulacağını telgrafla bildirdi. İsmet Paşa, İkinci Ordu Kumandanlığı'na getirilmiş olan Yakup Şevki Paşa'ya telgrafında, onun bu göreve getirilişini zafer için hayır işareti saydığını bildirdi. (Sabis: 136, 1 37) (Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Vakit: Şeyh Şamil'in torunu Hamza Bey diyor ki: İzmir kongresi yapanlar birkaç serseri ve menfaatçıdır. Beyannamelerinde büyük babamın ismini mevzubahis eunekle merhumu azaba sokuyorlar.-Adana'nın tahliyesi için son hazırlık. -Trakyalılar, Avrupa'ya müracaat ediyorlar: Trakya Türk'tür ve Türk'ündür. (Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Ankara anlaşmasından bir süre sonra silahsızlanma konferansına katılmak için Briand Washington’a gitti. Le Temps’in yazdığı gibi, konferansta başı dik oturabilir, Fransa’yı “militarist”likle suçlayan “bazı” dostlarıyla rahatça konuşabilirdi; zira, Fransa, “zengin bir toprak parçasını meşru sahiplerine geri vermiş”, Doğu ordusunun mevcudunu azaltmıştı.

Nitekim, Briand Washington’da, İngiltere’nin olayı hâlâ kurcaladığını görünce Havas ajansına demeç verdi: “Ordularımızın mevcudunu azalt­maya çağrıldığımız bir anda, yeniden kan dökülmesini önleyen ve Doğu ordumuzu yarıya indirmeyi mümkün kılan bu anlaşma için suçlanmamıza şaşıyorum.

Fakat, İngiltere’nin işi devamlı deşmesinden huzuru kaçtı, asabileşti ve Le Matin gazetesinin konferanstaki muhabirine açıklamada bulunarak, İngiltere’nin haksız olduğunu ileri sürdü. Devamla: “Bir gün Türkleri Londra konferansına daveti kim akıl etti? İngilizler. Türkler çağrılınca he­men dostlarımıza dedim ki:

“— Bu adamların gelmesinden yararlanıp onlarla işlerimi ayarlayaca­ğım, duymuş olun! Fransa’nın ne İstanbul ne Ankara Türkleriyle ebediyen savaşmaya niyeti yok. Kuşkusuz sizin haklarınıza karışmam, ama ben ba­rış yapmaya çalışma hakkımı kullanacağım”.

“Tıs yok. İşte, Londra anlaşması denen ilk anlaşmayı o zaman yaptık. İmzalanır imzalanmaz İngiltere Dışişlerine örneğini gönderdik, ancak An­kara Meclisi bunu onaylamadı.

“Ama ben umudumu yitirmedim; bu kez doğrudan Ankara ile müza­kereye giriştim: Mösyö Franklin-Bouillon’u oraya gönderdim, yola çıkma­dan da gidip Mösyö Lloyd George’u görmesini ve girişeceğimiz yeni görüşmelerden bilgi vermesini söyledim; o da isteğime uydu; ama Mösyö Lloyd George pek kulak asmadı, zaten bizim başaracağımız onca şüpheli idi. Bana, ‘siz kötü bir bahis tutucusunuz’ diyordu. ‘You have backed the wrong horse’* (kaybedecek ata para yatırdınız).

“Ben de:

“Hele durun koşu bitsin, atlar son direğe ulaşsın cevabını veriyor­dum; La Fontaine’in ‘Tavşan ve Kaplumbağa’ masalını tercüme ettirip okuyun; kim kazanmış görürsünüz. Ben Kaplumbağa’ya güveniyorum...”

Briand, Ankara anlaşmasının Londra’da imzalanan belgeden daha şanslı çıkarak onaylandığını söyledikten sonra:

“Anlaşmada, diyordu, İngiliz çıkarlarına zerre kadar dokunacak şey yok; bazı ayrıntılar hariç, kimsenin sesini çıkarmadığı Londra anlaşmasındakilerden fazla bir şey bulunmuyor.

“Ne var ki, Ankara anlaşması, öncekinin aksine, taraflarca onaylandı. Bir de anlaşma bizi masraflı ve kanlı bir savaştan kurtardı. Sitemler bu yüzden mi? Ben Faysal adında birini tahta oturtup başka yerde bize pi­rinan taşını ayıklattıkları için kimseye sitem etmiyorum.”


(Kaynak: Türk Kurtuluş Savaşı ve Fransız Kamuoyu 1919-1922 / Yahya Akyüz / Syf 222)


Trabzon İstanbul’la sıkı bağlantısından dolayı olduk­ça canlı bir ticaret merkezi. Avrupa mallarının, Doğu Ana­dolu (3) bölgesi (Trabzon, Erzurum, Sivas, Van ve Bitlis) vilâyetlerine akışındaki bağlantıyı burası sağlıyor. Bura­da pek çok ticaret yazıhanesi var. Bu yazıhaneler çoğun­lukla Yunanlı ve hattâ Ermenilere alt. Şu anda savaşın yarattığı koşullar bunlara büyük darbe indirmiş. İhracat ve ithalât genellikle kısıtlanmış. Bu yazıhanelerin büyük bir bölümü ekonomik nedenlerle işlerine son vermişler. Bir kısmı da siyasî nedenlerle... En önemli ticaret adam­ları, Rumlar. Buraya kendi öz kentleri gibi yerleşmişler. Ama son zamanlarda bütün kıyı vilâyetlerinde büyük bas­kı altında kalmışlar. Bu baskılar onlarda Türk yönetimine karşı düşmanca duygular uyandırmış. Askerlik yükümlü­lüğüne karşı isteksizlik doğurmuş ve hatta birkaç kişinin, Rumların yerleşme yerlerinde, Trabzon ya da Samsun baş­kent olmak üzere eski Pontus (4) devletini yeniden kurma­ya yeltenerek propagandaya girişmesine sebep olmuş. Aslına bakılırsa bunlar tümüyle boş ve özellikle Atina ve İstanbuldan (5) kaynaklanmış propagandayla desteklenen hayallerdi. (Çünkü Rumlar bütün bu bölgede azınlıktaydı­lar). Bu hayaller her şeyden önce Rumlar için zararlıydı.

Başlangıçta halkın birbirleriyle barış içinde yaşamaları birdenbire korkunç bir düşmanlığa dönüşüverdi. Acımasız bir dövüşle başlayarak en gaddar ve kanlı biçimlerde sür­dü gitti. Sonunda Türk Kara Denizindeki Rum halkı önem­li ölçüde ezilmiş bir duruma düştü. Kentlerde yalnız ka­dınlar ve çocuklar kalmış. 16 yaşından başlayarak tüm yetişkin erkekler seferber edilerek ülkenin içlerine (Erzu­rum, Sivas, Ankara'ya) gönderildi. Orada asıl önemli iş­lerde çalıştırıldılar: Yolların onarımı, yapımı ve özellikle de köylerin savunması işlerinde.

Artık şehirde Ruslarınkinden başka hiçbir konsolos­luk yok. Yakın bir gelecekte Fransız konsolosluğunun açılması bekleniyor, hattâ bunun için bir de bina tutul­muş. Kent bir dağın yamacına son derece güzel bir bi­çimde yerleşmiş. En uçtaki evler tâ deniz kıyısına değin inmiş. Kenti çevreleyen dağlar pek yüksek değil ve he­men hemen çıplak. Yer yer bodur küçük çalılıklar ve ufak selvi korulukları görülüyor. Doğuda, kentin ucunda, dik kayalara yapışmış gibi duran eski bina kalıntıları var. Bu harabeler haçlı seferleri zamanından kalma eski Yunan manastırının yıkıntıları. Trcbzon eski, tarihî bir kent. Bu­rası eski Pontus devletinin başkentiymiş. Yunan tarihçi­si Ksenofon’un (‘) yazdığına göre Artakserks’in küçük kardeşi Kira’nın öldürülüşünden sonra seferden arta ka­lan Yunan birliği buradan denize açılmış.

Kentte pek bol su var. Yemyeşil bir yer. Süs bitkile­ri türünden olan selviler ötede beride düzgün koni biçi­mindeki tepeleriyle göğe doğru uzanıyorlar. Kent genel görünümüyle tam bir Doğu kenti özelliğinde. Sokaklar dar ve eğri büğrü. Evler küçük ve hemen hepsi dörtgen biçiminde bir tabana oturtulmuş; yukarıya doğru da pa­ralel yüzlü dörtgenler halinde yükseliyor. Camilerin yük­sek, düzgün, koni şeklinde minareleri (7) var. Sokaklarda büyük bir canlılık göze çarpıyor. Hemen her yerde, ağır yükün altında nerdeyse kaybolmuş eşek dizileri görülü­yor. Arada sırada deve kervanları, at ya da manda koşu­lu arabalarla karşılaşıyor. Her taraftan türlü bağırışlar duyuluyor: Kimi yüksek sesle bağırıyor, anlaşılan sırna­şarak karşısındakine hizmet etmeyi öneriyor. Bazan tür­lü yiyecek şeyler v.s. satan satıcıların sesleri işitiliyor. Asıl yoğun hareket gerçekten çok kalabalık olan kent merkezinde, pazar bölgesinde görülüyor. Dükkânlarda her türlü ihtiyaç maddeleri satılıyor, ama fiyatları da aşırı derecede yüksek. Oysa Batum’da buraya göre son dere­ce ucuzdur. Hattâ bizde, Harkov'da bile buradan daha ucuzdur genellikle. Bundan şu anlaşılıyor ki Sovyetler Bir­liğinde hayat Türkiye'dekine oranla önemii ölçüde ucuz. Pahalılık özellikle son zamanlarda hükümetin tüm itha­lat ve ihracat mallarına eklediği yüzde şu kadar vergiy­le daha da artmış.

(Kaynak: Frunze’nin Türkiye Anıları / Syf 18)


Anadolu koylusunun bag.ms.zhk, özgürlük ve kutsal runa her şey.nt feda etmesine karşılık hakkı tamnmahyd., Bir de halk yl netimi ile karşı karşıya gelmek zorunda bırakdmamahyd. Hak verilmez alınır, denildiğinde sonuç çatışmaydı. Halbuki o “Anadolu insanı meh- metçiğe sarılırken, çok defa matem ve felâket kucaklarken, gidenlerin çoğu dönmezken, bu yüzden anaların, babaların, bacıların kardeşlerin yü­reği hassas ve inceyken, ince duygulu Anadolu çocukları onun için şiir yazar ve duygularını türkülere dökerken saygı görmeye, hakkı verilmeye layık değil miydi ~~ Köylüler artık her şeyden kuşkulanmaktaydı. Eski idare dönemlerinde;

Biz senin efendiniziz, efendiye verilir, ver!!

- Biz de efendilerimize verir, verir, verirdik. . .

- Bugün de diyorlar ki,

- Sen bizim efendimizsin!

- Korkuyorum. Korkuyorum ki bunun da arkasından

- Mademki efendimizsin ver!! demesinler.

- Gerçi yine ses çıkarmam veririm, amma, bu sefer verecek bir tek son nefesim kaldı. . . “,221. Bu olayı anlatan Aka Gündüz, işin ad de­ğişikliğinde değil, özde ve ruhtaki değişiklikte olduğunu vurgulamaktadır. Halk hükümeti olmalıydı ama, eski idari anlayışı da terk etmiş olarak doğmalıydı.

Halkçılığı, demokrasi olarak gören Mahmut Esat Bey, sınıf çıkar ve egemenliği anlamına gelmediğini de belirtmektedir. Bizdeki milliyetçilerin hepsinin halkçı olduğunu, “fakat idarenin işleri elit tabakanın elinde mi, yoksa halk tabakasının elinde mi olacağında anlaşamadıklarını, elit tabaka demokrasisinin bizde yaşamadığını, elit tabakanın bir sınıfa dönüşerek hir sınıf demokraisine gitme eğilimini gösterdiğini, bunun da halkçı ı bağdaşmadığını” açıklamaktadır. Halkçılıkta halk! yüceltmek esastlr Bunu kim yaparsa yapsın farketmezdi. Ama, Türk milleti de doğrudan doğruya yönetimi eline almalıydı

"Ziraatimizi, üretimimizi mükemmel bir hale getirmek ve artırmak için makinalara ne kadar ihtiyacımız varsa, onların hepsinden önce sosyal gelişme makinalarına ihtiyacımız daha acil ve kesindir. Birinciler para ve sermaye isterken, İkincisi sadece teşkilat istemektedir. Kurulacak teşkilat, savaştan sonra ülkeyi onarabilir, kalkınma yolunda milleti yönlendirebilir. Ancak sosyal teşkilat kurulmazsa, ekonomik bağımsızlığımızı elde etmek için beş on sene sonra tekrar silaha sarılmak zorunda kalabiliriz”1223" diyen Cemal Hüsnü, korkularını dile getirmektedir.

(Kaynak: Anadolu’da Yenigün/Cemal Güven)

İkinci İnebolu Görüşmesi: 1921 yılı içinde Ankara’yla Lond­ra’yı birbirine yaklaştırmak için son deneme İnebo u a yapı ı. Haziran ayında Mustafa Kemal-Harington görüşmesi conusun da aracı rolü oynamış olan eski İngiliz Binbaşısı J. Douglas Hen ry, kasım ayında yeniden İnebolu’ya geldi Orada Refet Paşayla yeniden görüşmeler yaptı. Mustafa Kemal-Harington görüşmesi konusu yine Refet Paşa’yla Binbaşı Henry arasında İnebolu’da ya­pılan görüşmeler sonunda ortaya çıkmıştı. Bu defakı ikinci inebo­lu görüşmesi”, 27 Kasım ile 5 Aralık 1921 günleri arasında yapıldı. Bu görüşme üzerine Binbaşı Henry, İngiltere Harbiye Bakanlığına uzun bir rapor sundu. Konuşmaların tutanağı biçimindeki bu ra­porun bir örneği Harbiye Bakanlığınca İngiltere Dışişleri Bakan­lığına da sunuldu.310

Henüz yayımlanmamış olan bu rapora göre ikinci inebolu gö­rüşmesinde konuşulanlar özetle aşağıdadır:

27 Kasım günü yapılan birinci oturumda Binbaşı Henry, ha­ziran ayında yapılan ilk toplantının başarısız sonuçlanmasının nedenlerini anlattı. Refet Paşa, birinci toplantının “İngiltere Bü­yükelçiliğinin entrikaları yüzünden” suya düştüğünü gayet iyi anladığını belirtti. Bu girişten sonra Refet Paşa uzun bir konuş­ma yaptı, kendi durumunu ve görüşlerini genel çizgilerle anlattı: Haziran ayında İnebolu’da Binbaşı Henry ile buluştuğu zaman kendisi “politikaya ya da diplomasiye karışmamış olan bir ordu kumandanıydı” Binbaşıyı dinledikten sonra, tasarladığı progra­mı gerçekleştirebilmesi için binbaşıyı desteklemeyi bir görev say­mıştı. Tasarlanan program, sonunda iki ülkenin yararına olacaktı. Şimdi kendisi (Refet Paşa) Hükümet üyesi bulunuyordu. Türki­ye’yle İngiltere’nin pek çok ortak çıkarları bulunduğuna inanıyor­du. İki ülkenin devlet adamları bu gerçeği kavrarlarsa anlaşmaları kolaylaşacaktı. Gerçi şimdiki durumda Türkler, Ankara Hükü­metiyle İngiltere arasında ayrı bir anlaşma yapılması politikası­nı pek tutmuyorlardı, bunun suçu elbette İngiliz politikasınındı. Ama geleneksel İngiliz dostluğu Türkiye’de yine de büsbütün öl- memişti. İngiltere, bir dostluk gösterisinde bulunursa, Türkiye’de geleneksel İngiliz dostluğunu yine canlandırabilecekti. Böyle bir anlaşmayı istediği için Refet Paşa, Franklin-Bouillon Antlaşma- sı’nı dört ay geciktirmişti. Binbaşı Henry kanalıyla İngiltere’den haber beklemişti. Ankara Antlaşması’nın tek suçlusu İngiltere’ydi. Birinci Dünya Savaşında Türkiye’yi Almanya’yla ittifaka zorlamış olan İngiltere, şimdi de Türkiye’yi Fransa’yla anlaşmaya ve başka geçici ittifaklar yapmaya itmişti. Ama Türkler, İngiltere’den hâlâ bir işaret bekliyorlardı.

Refet Paşa’nın bu konuşması üzerine Binbaşı Henry, “Bu­günkü çıkmaz yarılmalı, ilk adım atılmalıdır” dedi. Refet Paşanın doğruca General Harington’u ziyaret etmesini teklif etti. General Harington böyle dostça bir ziyareti memnuniyetle karşılayacaktı. Bu resmi bir görüşme olmayacak, ileride yapılacak konferans için bir ortak zemin hazırlayacaktı. Ayrıca böyle bir ziyaret pek olumlu etki yapacak, General Harington’un durumunu da kuvvetlendi­recekti.


Refet Paşa, böyle bir görüşme yapılmasının zorunlu olduğu kanısındaydı. Ama General Harington’a konuşma yctdsi veril­medikçe ziyaretten bir sonuç çıkabileceğini sanmıyor u. Onun için General Harington’un konuşmaya yetkili olduğu yolunda önceden güvence verilmeliydi. Binbaşı Henry, böyle g ence verebilecek durumda olmadığını, görevinin dostça ir görüşme sağlamak olduğunu söyledi.

(Kaynak: Sakarya’dan İzmir’e / Bilal Şimşir / Syf 242)

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG