28 Ocak 1921

Mustafa Kemal, Tevfik Paşa'nın dünkü telgrafına üç ayrı telgrafla cevap

verdi. Milleti temsile fiilen ve hukuken Büyük Millet Meclisi'nin yetkili olduğunu,

çağrının doğrudan Büyük Millet Meclisi'ne yapılması gerektiğini,

eğer Londra'ya yalnız Ankara'nın gitmesini kabul ederlerse Padişah'ın ödeneklerinin

hemen ödeneceğini bildirdi.


Erzurum'daki 2 kişiden başka yolda üç üyesi daha alıkonulan Mustafa Suphi

Kurulu, Trabzon'a geldi. Bir yanda karşılama töreni düzenlenirken öte

yanda bu iş için görevlendirilmiş kişiler tarafından kurul üyeleri hakarete

uğratıldı. Enver Paşa'nın adamlarından Kayıkçılar Kahyası Yahya, Mustafa

Suphi'nin eşini alıkoyarak kendi evine kapattı. Suphi ve 14 arkadaşı, bir

motora bindirildi ve motor Karadeniz'e açıldı, Kahya Yahya da adamlarıyla

birlikte ikinci bir motora atlayarak peşlerine düştü. Suphi ve arkadaşları gece

Sürmene açıklarında öldürülerek denize atılacaklardır.


Enver Paşa, Moskova'da bulunan amcası Halil Paşa'ya Berlin'de yazdığı

mektupta, Türkiye'de yeniden başa geçme isteğini belirtti. "Yurtta doğrudan

bize bağlı bir parti kurmamızı ve gereğinde duruma hakim olacak biçimde

silahlandırmamızı Şükrü'ye yazdım, İstanbul'da da teşkilat yaptık. Şimdi hazırlık devrimizdir" dedi.


Çanakkale'nin Pınarbaşı köyüne gelen 50 kişilik bir Yunan birliği, halkı bir

yere toplayarak sıra dayağından geçirdi. İstanbul Hükümeti'ne gönderilen

raporlara göre Biga, Bayramiç, Ezine ilçelerinde de benzer olaylar

görülüyor.


Yenigün'de Hüseyin Suat'ın şiiri: Millet Şarkısı.

Peyamı Sabah: Çerkez Ethem Yunanlılara teslim oldu.


Nutuk’tan/


Efendiler, Tevfik Paşa’ya cevap olarak çektiğim telgraf şuydu:

Tel Ankara 28.1.1921

İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretleri’ne

İlgi: 27.1.1921.


Millî iradeye dayanarak Türkiye’nin mukadderatını elinde tutan meşru ve müstakil tek hâkim kuvvet, Ankara’da sürekli olarak toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Türkiye ile ilgili bütün meselelerin çözümünde ve her türlü dış ilişkilerde başvurulacak tek yer, yalnız bu Meclis’in hükûmetidir.


İstanbul’daki herhangi bir hey’etin, hiçbir bakımdan meşru ve hukuki bir durumu yoktur. Bundan dolayı, böyle bir hey’etin kendine hükûmet adını vermiş olması, milletin hâkimiyet haklarına açıkça aykırıdır ve bu ad altında memleket ve milletin hayatı ile ilgili konularda, dışarıya karşı kendini muhatap göstermesi uygun görülemez.


Hey’etinize düşen vatan ve vicdan görevi, derhal gerçeğe ve duruma uyarak, millet ve memleket adına meşru ve muhatap hükûmetin Ankara’da olduğunu kabul ve ilân etmektir.


Millet ve memleketimiz adına meşru yetkiye sahip hükûmetin Ankara’da olduğunun İtilâf Devletleri’nce anlaşılmış olduğu şüphesiz bulunduğu halde, adı geçen devletlerin bu görüşlerini açıkça belirtmekte gecikmeleri, İstanbul’da aracı bir hey’etin varlığının kendileri için yararlı olabileceğini sanmaktan ileri gelmektedir.


Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, barış ve güvenliği büyük bir ciddiyet ve samimiyetle arzu ettiğini ve yalnız millî haklarının tanınmasını istemekten ibaret olunan şartlarını defalarca ilan etmiş; bu hakların onaylanması halinde, teklif edilecek görüşmeleri kabule hazır olduğunu bildirmiştir. İtilâf Devletleri, Londra’da toplayacakları konferansta, Doğu mes’elesini hak ve adalet ölçüleri çerçevesinde çözmeye karar vermişlerse, davetlerini Türkiye Büyük Millet Meclisi


Hükûmeti’ne doğrudan doğruya yapmalıdırlar. Yukardaki şartlara uygun olarak yapılacak davetin, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti tarafından iyi karşılanacağını tekrar bildiririz.


Saat 00.30

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı

Mustafa Kemal


Bunun arkasından da kendi adıma ve özel olarak şu telgrafı çektim:


Tel Ankara, 28.1.1921

İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretleri’ne


Yüksek şahsiyetleri gibi, bütün bir ömrü bu millet ve memlekete aralıksız değerli hizmetlerde bulunmuş saygıdeğer bir devlet adamına, bütün geçmişteki hizmetlerinizi tamamlayıp taçlandıracak müstesna ve tarihi bir fırsatın çıktığına inanıyoruz.


Biz tam bir birlik içinde hareket etmek istiyoruz. Dolaylı olarak davet edildiğimiz konferansta memleketi ayrı ayrı temsil edecek iki hey’etin ne büyük sakıncalara yol açtığını tamamiyle takdir buyurduğunuza eminiz.


Milletin, sırf hâkimiyet haklarını korumak için harcadığı emekler, akıttığı hesapsız kanlar, içten ve dıştan birçok güçlüklere karşı gösterdiği dayanma ve direnme, bugün karşısında bulunduğumuz elverişli yeni durumu yarattı.


Bir yandan da dünya olayları, bu dayanma ve direnmenin asıl hedefi olan tam istiklâlimizi haklı gösterecek yolda gelişmekte devam ediyor. Bizi esirliğe ve yıkılmaya mahkûm etmek istemiş olan hükûmetler karşısında, millî haklarımızı savunurken maddî ve manevî bütün memleket kuvvetlerinin birlikte hareket etmesi şarttır. Bunun için, Zâtışâhâne’nin, memlekette millî iradenin kendini gösterdiği tek yer olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni tanıdığını artık resmen ilân etmesi gerekmiştir.


Böylece, İstanbul’un memlekete birbiri ardınca zararlar verdiği acı tecrübelerle sabit olan ve ancak yabancılar lehine devam ettirilen gayri tabiî durumuna bir son vermek mümkün olur. İtilâf Devletleri temsilcileri tarafından yapılan tebligat gösteriyor ki, İstanbul’dan gidecek olan bir delegeler hey’etinin Londra Konferansı’na katılabilmesi, ancak onun Ankara Hükûmeti tarafından tam yetki ile görevlendirilmiş delegeleri de içinde bulundurması şartına bağlıdır.


Böylece, İtilâf Devletleri, Türkiye adına barış görüşmelerine katılacak delegelerin ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti tarafından gönderilebileceğini yeteri kadar açıklıkla itiraf etmiş oluyorlar.


Fiilî ve hukukî olarak memlekette tek meşru hükûmet olan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’nin ortaya koyduğu ve ilân ettiği esasları kabul ve bu esasların düşmanlarımız tarafından da onaylanmasını kolaylaştırmak için, bize katılmak suretiyle durumunuzu düzeltmenizi ve tespit buyurmanızı, tarih ve millet karşısında yüklenmiş olduğumuz görev ve yetkiye dayanarak teklif ederiz.


Bu suretle mücadelemizi mutlu bir sonuca eriştirme hususu çabuklaştırılmış olur. Birlikte hareket ve millî gayeyi olanca gücümüzle savunmak düşüncesiyle yapılan bu samimî tekliflerimiz, kabul görmediği ve yerine getirilmediği takdirde, saltanat ve hilâfet makamında oturan Zâtışâhânenin durumunun sarsılması tehlikesinden haklı olarak korkulur.


Biz, millî iradenin vermiş olduğu fiilî ve hukukî bütün yetkilere sahip bir hükûmet olarak, şimdiden belirtir ve bildiririz ki, bundan doğacak sorumluluk, tahmini önceden kestirilemeyecek olan bütün kötü sonuçlarıyla birlikte doğrudan doğruya Zâtışâhâneye aittir. Yüksek şahsiyetinizin bu durum karşısında vicdanî ve tarihî görevinizi tamamiyle yerine getirmenizi ve sonuçlarını tarafımıza kesin ve açık olarak bildirmenizi bekliyoruz. Bu vesile ile samimî saygılarımızın kabulünü rica ederiz, efendim.


Türkiye Büyük Millet Meclisi

Başkanı Mustafa Kemal


Saygıdeğer Efendiler, aslında maddî ve manevî bakımdan hükmü kalmamış ve fakat varlığını devam ettirmesi de çok zararlı olan İstanbul Hükûmeti’ni bertaraf etmek önemliydi. Buna engel olanların başında Padişah ve Halife bulunuyordu.


Bu bakımdan, durumun açıklık kazanması için yapılacak ilk iş, bu makama Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ve Hükûmeti’ni tanıtmak olmalıydı. Zaten elimizde olmayan ve temasımız bulunmayan bu makama, henüz başka bir işlem uygulayabilecek maddî bir gücümüz de yoktu. Bu yüzden Tevfik Paşa’ya aynı gün şu üçüncü telgrafı da yazdım:

Ankara, 28.1.1921


İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretleri’ne


Resmî ve özel telgrafımızdaki görüş ve tekliflerimizi aşağıda özet olarak tekrarlar, gereğinin acele yerine getirilerek sonucunun bildirilmesini rica ederiz:


1 — Zâtışâhâne, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni tanıdığını kısa bir Hattı Hümayun’la (155) ilân edeceklerdir. Bunda Hilâfet ve Saltanat makamının dokunulmazlığını esas olarak kabul etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni bugünkü şekli, niteliği ve yetkisiyle kabul buyurduklarını belirteceklerdir. Diğer ayrıntı ve inceliklerin ilâvesi, şimdilik karışıklığa yol açabilir.

2 — Birinci madde hükmü yerine getirildiği takdirde, bir aile meselesi olan iç durumumuzun düzenlenmesi aşağıdaki şekilde olabilir:

Zâtışâhâne eskisi gibi İstanbul’da otururlar. Yetkili ve sorumlu olup her türlü saldırıdan uzak bulunan ve her türlü istiklâl unsurunu kendisinde toplayan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükûmeti şimdilik Ankara’da bulunur. Elbette, İstanbul’da artık kabine adı altında bir hey’et kalmaz. Ancak, İstanbul’un özel durumu dolayısıyla Zâtışâhâne’nin yanında Büyük Millet Meclisi’nce görevlendirilecek ve yetki verilecek bir hey’et bulundurulur.

3 — İstanbul şehri ile çevresine ait yönetimin nasıl düzenleneceği sonradan düşünülür ve uygulanır.

4 — Bu şartlar kabul edilip uygulandığı takdirde, Büyük Millet Meclisi’nce onaylanmış bütçemize, Padişah ve hanedandan olanlar için daha önce konmuş bulunan ödenek, görevlendirilecek olan bütün memurların ve diğer maaşlıların aylıklarını ödemek için gerekli olan para hükûmetçe sağlanarak ödenecektir. Malî gücümüz bunu karşılayacak durumdadır.


Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı

Mustafa Kemal


Tevfik Paşa’nın bu uzunca telgrafımıza gece verdiği cevap çok kısa oldu. Tevfik Paşa’nın cevabı şuydu:

Tel 28/29.1.1921


Telgrafları aldım. Yarın kabineyi toplayarak saat 18.00 de bilgi sunarım, efendim.


Fransa’da Ocak ayı ortalarında meydana gelen iktidar değişimi ile birlikte Başbakanlığa Briand’ın gelmesi ve İtalya’da Kont Sforza gibi Yunanlılara karşı olumsuz olan bir devlet adamının Türklere sempati duymaya başlaması yanında, Kasım ayı içerisinde Yunanistan’daki seçimler sonunda Konstantin’in ülkesine dönmesi Batılı ülkelerin Doğu politikalarını etkilemeye başlamıştı. Ayrıca Fransa ile Yunanistan arasında soğukluk girmesine neden olmuştu. Bu arada İngiltere’nin politikasında değişen bir şey olmamış , Yunanlıları destekler tavrını sürdürmüştü. İşte bu değişikliklerin sonucunda olaylar hızla birbirini izlemiş ve bu, kamuoylarını uzun süre ilgilendirmiştir.


Türkiye’deki gazeteler de bu değişimi yayınladıkları çeşitli yazılarla değerlendirdiler. Biz bunların Paris Konferansına değin olan gelişmeleri daha önce görmüştük. Paris kararları ise çoğu kez başyazılar biçiminde eleştirildi. Paris toplantısının İngilizlerin önerisi üzerine yapılmış olmasını İkdam gazetesi 28 Ocak 1921 tarihli başyazısında, İngiltere’nin de Sevres Antlaşmasında yapılacak değişikliği kabullendiği biçimde yorumladı. Başyazıda Yunanistan’ın Sevres Antlaşmasıyla kendisine verilen görevi çeşitli olayların gösterdiği üzere yerine getirme güç ve yeteneğinin olmaması nedeniyle başaramadığı anlatılarak, Londra’da yapılması gerekli olan iş hakkında da şunları yazıyordu: “ Türkler hakkında da şunları yazıyordu “… Türkler hakkında dahi milliyet prensipleri tatbik olunur ve Türklerin kendi haiz-i istiklal olarak inkişafları temin edilir ise Şarkın sükun ve huzuru derhal istihsal olunmuş…” Aynı gazetenin 30 Ocak tarihli başyazısında ise Londra’da bir konferans toplanmasına karar verilmiş olması, Ağustos 1920!den başlamak üzere Doğu’da meydana gelmiş olan olayların İtilaf Devletleri üzerinde doğurduğu yeni düşüncelere bağlanıyor, bunun bir sonucu olarak da Ankara Hükümeti’nin çağrılması, onun Batılılarca “ bir kuvve-i meşrui-i milliye “ biçiminde tanınmasını sağladığı vurgulanıyordu.


Bu arada başka bir İstanbul gazetesi Vakit’te Paris kararları hakkında ilk başyazısını 29 Ocak 1921 tarihinde yayınladı. “ Ümit ve Şüphe “ başlığını taşıyan makalede, Konstantin’in kaybolmuş olan siyasi saygınlını sağlamak için Anadolu’da askeri saldırıya geçtiği anımsatılarak, Doğu’da başarının gerçekleştirilmesi isteniyorsa, Türklerin samimi yardımlarının elde edilmesine gereksinim duyulacağı savunuluyordu. Bütün bunların istenen barışın gerçekleşmesinde olumlu gelişmeler olduğu belirtilirken, kuşku uyandıran bir takım belirtilerin görüldüğüne de dikkat çekiliyordu. Örneğin, Londra’da toplanacak konferansın toplanma nedenlerinden söz eden telgraf haberlerinde birbirine karşı sözcüklerin yer aldığı ekleniyordu. Bunlar; “ görmek ve beklemek “, “ vakit kazanmak” ve “ vekainin inkişafına intizar etmek “ biçimindeydi. Vakit gazetesi aynı zamanda Türk temsilcilerinin Londra’ya çağrılmış olmasını, Türk barışında yeni bir aşama olarak görüyor, fakat şu kuşkularını da belirtmekten kaçınmıyordu: “ Eğer bugün Sevres Antlaşmasının tadili yapılmayıpta ‘Vekainin inkişafına intizar ‘ edilecek olursa gelecek günlerin hakkımızı daha açık bir surette izhar edeceğine itimat ediyoruz”. Bu tümcelerin İngilizlerin Doğu politikaları nedeniyle duyulan kaygılardan kaynaklanmış olduğuna kuşku yoktur.


KURTULUŞ SAVAŞINDA TÜRK BASINI / Dr. İzzet ÖZTOPRAK / 270-271-272


Olaylar bu bağlamda gelişirken 11 Ocak 1920’de Mustafa Suphi ve Ethem Nejat, Kazım Karabekir Paşa’yı ziyaret ettiler. Erzurum’da kendilerine Suikast yapılacağından bahsettiler. Arkadaşlarının Erzurum üzerinden, kendilerinin birkaç arkadaşı ile Tiflis yoluyla Ankara’ya gitmeyi arzu ettiklerini söylediler. Karabekir’in buna cevabı “ Ya hepiniz Erzurum üzerinden giderek halkın duygularına tanık olursunuz ya da Ankara seyahatinden vazgeçerek Bakü’ye geri dönersiniz” şeklinde oldu.


Bu kişiler Kars’ta kaldıkları günlerde özellikle ordu içinde propaganda yaptılar ve Bolşevik teşkilatı kurmak için çalıştılar. Onların bu yöndeki çalışmaları, halk nezdinde Milliyetçileri de yıpratabilecek boyutta söylentilere sebep oluyordu. Bu söylentilere daha büyük boyutlar kazandırmamak için Karabekir, toplu olarak Erzurum yoluyla gitmelerine izin verdi. Mustafa Suphi ve arkadaşları da kabul etmek zorunda kaldılar. Kendilerine seyahatleri hususunda kolaylık gösterileceği güvencesi de verildi. Ayrıca Ankara’nın durumdan haberdar olduğu, kendilerinin bu konuda orayla da haberleşmeleri önerisinde bulunuldu. Olayın başına dönecek olursak Kazım Karabekir Paşa, Mustafa Suphi Grubu Kars’a ulaşır ulaşmaz durumdan Ankara’yı haberdar etmişti. Buna karşılık Mustafa Kemal Paşa ve Dışişlerinden gelen cevapta, bunların Ankara’ya gelmelerine izin verilmemesi istenmekteydi.


Bu konuda Karabekir ve Erzurum Valisi Hamit Bey arasındaki yazışmalardan anlaşıldığı üzere, Mustafa Suphi Grubuna karşı bir halk galeyanının yaratılması ve çıkarılacak olaylar bahane edilerek grubun Trabzon’a götürülerek, oradan sınır dışı edilmesi kararlaştırıldı. Mustafa Suphi ve arkadaşlarına karşı halkı kışkırtan örgütün tam o sırada Erzurum Müdafa-i Hukuk Heyeti’nin toptan istifa ederek kurdukları Muhafaza-i Mukeddesat Cemiyeti olduğu bilinmektedir. Diğer yandan Hamit Bey’in Mustafa Suphi Grubu’na güvence vermesi üzerine heyet 14 Ocak’ta Erzurum’a hareket etti.


Vali Hamit Bey, 16 Ocak’ta durumu Ankara’ya bildirdi. 18 Ocak’ta Ankara’dan Mustafa Kemal Paşa’nın Valiye verdiği cevap “Aldığınız tedbirler uygundur” şeklinde oldu. 14 Ocak’ta Kars’tan hareket eden Mustafa Suphi ve 17 arkadaşı 22 Ocak’ta Erzurum’a ulaştı. Aynı tarihte yani 22 Ocak 1921’de Kazım Karabekir 12. Fırka Komutanlığı’na ilk defa tarafımızdan tespit edilen şu emri verdi.

“1. Mustafa Suphi ve arkadaşlarına karşı duygu ve düşünceleri Erzurum Halkı tarafından söz konusu heyete gösterilmiştir. Bu fırka mensubunun yabancı bir kuvvete dayanarak memlekete girmelerine asla izin verilmeyeceğini hükümete bildirmiş ve öfke göstermiş olan halkın bundan sonra gelecek bu gibi kişilere aynı şekilde davranacağı açıktır. Bu yüzden özel olarak memlekete gelmek isteyen Komünist Fırkasına mensup kişilerin sınırdan içeriye kabul edilmemesi…


2 . Yukarıdaki nedenlerden dolayı 21 Ocak 1921’de Erivan’dan Kars’a gelen 15. Kolordu Mızıka Subayı Tahir ve İhtiyat Subaylarından terhis olan Fahri hakkında yapılması gereken işlem tutuklanmalarıdır. Aziz Aliyof Bakü’ye iade edilecektir.”


Belgelere yansıdığı üzere olayın üstüne büyük bir kararlılıkla gidilmekteydi Aynen kararlaştırıldığı gibi Erzurum’da Mustafa Suphi Grubu aleyhine gösteriler yapıldı ve bu kişiler şehre sokulmadılar. Bunun üzerine grup, Trabzon’a doğru yola çıkmak zorunda kaldı. Ancak yol üzerinde halk bu kişilere yiyecek ve konaklayacak yer vermedi.


Trabzon’da da aleyhte gösteriler yapılması karşısında, Sovyet Konsolosu Vali ile görüştü. Vali’den Mustafa Suphi Grubunun bir motorla Batum’a gönderilmesini istedi. Bu istek kabul edildi. Kayıkçılar Kahyası Yahya Kahya’nın verdiği bir motorla Mustafa Suphi, karısı ve 14 arkadaşı yola çıktı. Peşlerinden Yahya Kahya’nın adamlarından Faik Reis ve arkadaşları bir başka motorla hareket ettiler. Bu kişilerin, Sürmene açıklarında Suphi’nin karısını alıkoyup diğerlerini öldürerek denize attıkları bilinmektedir. ( 28-29 Ocak 1921) Bu cinayet üzücü bir olay olarak tarihte yerini almıştır.


Mustafa Suphi ve arkadaşlarının sınır dışı edilme olayı, Doğu Cephesi Komutanlığı’nın 12. Fırka Komutanlığına gönderdiği 1 Şubat 1921 tarihli emir suretinde şöyle anlatılmaktadır.


“1 Türk Komünistlerinden Mustafa Suphi ve on üç arkadaşının Bakü’de bulundukları sırada Sibirya ve Türkistan’da Osmanlı esirleri ve diğer Osmanlı halkından kişilere baskı yaptığı ve onları zor durumda bıraktığı yolundaki kamuoyunda ortaya çıkan düşünce ve nefretin neticesi olarak Mustafa Suphi ve arkadaşları Erzurum’da ve güzergahtaki halkın heyecanlı tepkileri karşısında kalmış, aynı nefret ve galeyan Trabzon’da toplanan halk tarafından da gösterilerek hiçbirisi şehre sokulmamış ve yolcular memleket halkının bu nefret ve galeyanı karşısında daha fazla kalmayarak derhal kiraladıkları bir motora binerek sahilden açılmışlardır. Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerinin aldığı tedbirler sonucunda hayatları korunmuştur.


2 . Giresun’a çıkan komünistlerden Nedim, agah ve diğer bir arkadaşları, polis tarafından tutuklanarak Giresun’dan vapurla memleket dışına çıkarılmıştır.


3 . Mustafa Suphi kafilesinden Maçka’da hastalanıp kalan Mehmet Emin ile Süleyman Sami’nin….”


Mustafa Suphi ve grubunu öldürenlerin arkasında kim ya da kimlerin bulunduğu konusu bütünüyle açıklığa kavuşturulamadı. Bu olayla ilgili olarak Lenin’i, Mustafa Kemal’i, İttihatçıları, ya da Kazım Karabekir ve Vali Hamit Bey’i sorumlu tutan iddialar bulunmakta. Ancak bugün 15’ler cinayetinin, ittihatçılar tarafından gerçekleştirmiş olduğu diğer iddiaların önüne geçti. Çünkü Enver Paşa 24 Nisan 1921 tarihli mektubunda “ Komünist Partisi Reisi Suphi Bey, Bakü’de aleyhimde bulunduğu için… yolda öldürmüşler paralarını almışlar. Mamafih bunu benim için yaptıklarından memnun olduğumu ve başkasına söylememelerini tembih ettim.” Demektedir.


Diğer yandan bu ölümlerin arkasında Ankara’nın olduğuna ilişkin belge ya da bilgiye rastlanılmamıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi yönetiminin başı dışarıda akımlar için uyguladığı temel bir politika vardır; o da bu tür faaliyet gösteren kişi ya da grupların sınır dışı edilmesidir. Bu politika, İttihatçılara da uygulanmıştır. Ankara Hükümeti’nin Mustafa Suphi ve grubu için de aynı politikayı, yani sınır dışı etme politikasını uygulamaya koyduğu bilinen bir durumdur. Bu cinayetin en çok kimin işine yarayacağı sorusunun cevabının da Mustafa Kemal Paşa ya da Ankara olmadığı muhakkaktır.


MİLLİ MÜCADELE YILLARINDA ANKARA- MOSKOVA İLİŞKİLERİ/ Prof. Dr. Saime YÜCEER / 161-162-163-164-165


Yeni Gün, yakın ufuklara bakmamaktaydı. Gözü gelecekte ve uzak ufuklardaydı. Başarıdan emin olmayı da gerektiren bu bakış içinde politika değil, siyaset bunalım demektir. Yunus Nadi bunu sistematize etmektedir.


“Politika zemin ve zamana göre değişmekte sakınca görmeyen gündelik bir davranış biçimidir. Siyaset ise, az çok uzun bir zaman içinde belirlenmiş, önceden kararlaştırılmış bir hedefe yürümekte, değişim kabul etmeyen bir hareket tarzıdır. Türkiye’nin politikaya değil, siyasete ihtiyacı vardır. Politikayla zaman kaybına tahammülü yoktur. Dünyanın baştan başa karışık olan durumunda, bütün milletin varlığına yöneltilmiş bir suikast vardır. Ona karşılık verirken nereden başlanıp nerede durulacağını önceden kararlaştırmak bir zorunluluk, milletçe sonuna kadar o hareket kuralından sapmayan bir gayret ve faaliyet ise bir siyasettir. Dışişlerinde de, içişlerinde de siyasete ihtiyaç vardır.


Göze görünen başlıca dayanak Misak-ı Milli sınırları içinde bağımsızlığın temini gayesidir. Buna bir siyaset denilebilir. Ancak siyasetin ana hattını çizmek yeterli değildir. O gayeye ulaşmayı sağlayacak hareket şekillerini de bütün yönleriyle önceden tayin ve hiç olmazsa tahmin etmeye ihtiyaç vardır. Düşmanları yok etmek ön koşuldur. Yani İngiltere yıkılmalı, Fransa aciz kalmalı, İtalya sesini çıkaramayacak hale gelmelidir. Siyasetimiz bunu sağlayabilir. Batı ülkeleri amansız düşmandır. Doğu ise içinde Türk milletinin de bulunduğu bir dünyadır. Türkler bu mücadelede Doğu içinde bulunmaktadır. Ancak mutlaka Bolşevik olmayı gerektirmemektedir. İçeride en gerçek anlamıyla halka haklarını veren bir idare şekli kurulmalı, en kötü cehaleti ve ekonomik sefaleti kaldırmalı, hukukta ve hayatın her alanında yenilik yapılmalıdır. İşte siyasetin esası bu olmalıdır.


İtiraf etmek gerekir ki, böyle belirlenmiş bir siyaseti uygulamaya başlamış olmaktan çok uzaktaydık. Bab-ı Ali teşkilatını Ankara’da bütün esaslarıyla kurmayı hasretle anan zihniyetle, Ankara’nın devrimci anlayışı bağdaşmamaktadır. Anadolu, Doğu topluluğundan ve bu topluluğun öncülerindendir. Anadolu dünya devrimini özümsemiştir.

KURTULUŞ SAVAŞI’NDA ANADOLU’DA YENİ GÜN / NURETTİN GÜLMEZ / 247-248

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG