29 Ekim 1921

Fransız Hükümeti, Ankara Hükümeti'yle yapugı 20 tarihli anlaşmayı onayladı (krş. 1 kasım) ve anlaşma metnini İngiliz ve İtalyan hükümetlerine verdi. İngilizler, 1915 tarihli Londra Anlaşması'na aykırı gördükleri bu anlaşmayı protesto edeceklerdir.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Meclis'in gizli oturumunda ordunun yiyecek ve giyecek ihtiyaçları taruşıldı. Bazı mebuslar, ordunun aç ve çıplak olduğunu ileri sürdüler. Milli Savunma Bakanı Refet Paşa, özellikle Sakarya Savaşı sırasında Teka.Iif-i Milliye Yasası'nın imkanları, memurların gayreti ile orduyu aç, çıplak ve silahsız bırakmadığını anlatu. Yerli imkanlarla yapılan silahlar hakkında bilgi verdi. Samsun bölgesinde 15-50 yaşları arasındaki Rumları iç bölgelere göçe tabi tutarak Rumları eşkiyalığa kışkırtan ve Hükümeti müşkül durumda bırakan Nurettin Paşa hakkında şikayetler dile getirildi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İngiliz Dışişler Bakanlığı, lstanbul'daki temsilcilerine emretti: Japon Elçisi'ni susturun. İngilizler aleyhindeki propagandanın soruşturma konusu yapılması, Türkler tarafından korku ve zaaf işareti diye yorumlanmış olmalı.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Yakup Kadri, İkdam'da, Bau cephesi karargahındaki izlenimlerini yazıyor: Garp Cephesi varlığımızın ilk ve son seddidir. Geleceğin nabzı burada vuruyor ve gelecek burada kımıldıyor. Fakat ne çok humma, ne çok ısurap ne çok zahmet ile. Ey kılıç, milletin hayaunda biricik hakimiyet sensin. Hiç bir hak sana yaslanmadan yaşayamıyor.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Açıksöz: Ankara'nın yüksek siyasetleri de var mı ne demektir? En büyük diplomatlarımız ancak en büyük kumandanlarımızdır. Kuvvet, siyasettir; siyaset, kuvvettir. (İsmail Habib)


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Garp Cephesi Karargâhını Ziyaret


Beş-on günden beri Garp Cephesi karargâhındayım ve bura­da yan asker, yan muharrir olarak yaşıyorum. Hiçbir yerde, hiçbir zaman hayatım bana bu kadar manalı, bu kadar de­ğerli görünmemişti. Cephedeyim demek, millî hareketin ta yüreğinde oturuyorum demek değil midir? Bu büyük ve yü­ce hareketin yüreği de mutlaka bin türlü fevkalâde şeyler­le dolu olmak gerekir. Gerçekten, buradan, dünyanın başka taraftan, rahat ve huzur içindeki şehirler, bu şehirlerin her saati bir başka nevşe ile dolu caddeleri ve bahçeleri limon, portakal kokularıyla dolu ılık ve aydınlık sahiller ve bu sa­hillerin zevk ve sefa sesleri ve İstanbul... Elemleri, neşeleri manzaralarıyla İstanbul ve buraya gelmezden evvelki üzün­tülerim, heyecanlarım, bana ne kadar manasız, ne kadar sö­nük, ne yavan ve ne hiç görünüyorlar... Burası muhakkak gönlümün çoktan beri özlediği yerdi. Nerede buradan da­ha ziyade emniyetle yaşayabilirim? Garp Cephesi varlığı­mızın ilk ve son şeddi değil midir? Şu anda her Türk için, dünya benim bulunduğum noktadan başlıyor ve bu nokta­da son buluyor.


Bundan epeyce yıl önce keramet sahibi bir adam bana demişti ki ” Türk ülkesinin sınırları, Türk askerinin silâhından çıkan kurşunun çizdiği mesafe hattıdır…” Bu adamın ne kadar doğru söylediğini Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra Türk silahının yad ellerle tıkandığı yerlerde açıkça gördük. Bu melun vakanın üzerine birdenbire varlığımızın nereden başlayıp nerede bittiğini anlamak zorlaşmış ve Türk'ün vatanı korkunç bir “kaos” haline girmişti. Karargâhında bulunduğum bu ordu kuruluncaya kadarki durak­lama devresinde Türkiye katılaşmamış bir dünya ve Türkler mihverlerinden çıkmış birtakım serseri seyyareler gibiydi.


Etrafımızı karanlık bir boşluk kaplıyordu. Ne vakit ki, millî irade yeniden “olsun!” dedi ve Türk ordusu yeniden oldu; ne vakit ki, bu Türk ordusu kendine bir başbuğ buldu, ve bu başbuğ vatanın göbeğinde otağını kurdu o vakit hepi­miz için yeni bir âlem ve yeni bir hayat başladı; serseri ruh­lar kendilerine bir merkez buldu. Bundan böyle, baş döndü­rücü boşluğun ve göz karartıcı fezanın [korkunun, ümitsiz­liğin] çevrini [zulmünü, üzüntüsünü] çekmiş bu ruhlar için dünyanın hangi noktası bu otağın gölgesinden daha ferah vericidir? Her yerden fazla burada var olduğumuzu, var ola­cağımızı hissedersiniz. Gerçi teneffüs ettiğiniz havada barut, duman ve kül kokuyor, gerçi bastığınız topraklarda henüz kanlar kurumamış ve ateşler sönmemiştir. Bütün ufuklar­da düşmanın çiğnemiş ve yakmış olduğu köylerin iskeletle­ri gözüküyor... Ve bu iskeletlerle arkasında ıslak paçavralara bürünmüş, birer hayalet haline girmiş halkın iniltileri duyu­luyor. Lâkin hangi hayata geliş elemsizdir? Hangi kadın san­cılarla kıvranmadan doğurdu? Hangi dünya, yüzyıllarca ateş içinde kaynamadan yaratıldı? Elverir ki doğalım ve doğdu­ğumuzu hissedelim...


Demiştim ki Anadolu ordusunun karargâhı millî hareketin yüreğidir. Evet, bu aynı zamanda yarına gebe olan ana karnıdır.. Geleceğin nabzı burada vuruyor ve gelecek burada kımıldanıyor; fakat ne çok humma, ne çok ıstırap, ne çok zahmet ve meşakkat ile... Gerçi buradan ikide bir memleketin üstüne bir zafer havası yayılıyor, şehirlerimiz donanıyor. İstanbul zincirlerini şakırdatarak raks ediyor. İzmir Bursa ve Edirne'deki Türklerin kalbi bir gizli sevinçle çarpıyor ; lakin yasla eğilmiş başlarımız üstünde bu ani ümit parıltılarını çıkarabilmek için burada harcanan emeğin, çekilen zahmetin derecesi acaba hiç düşünülüyor mu? Acaba her bir zafer neye mal oluyor, ne heybetli hâdiselerin, ne heybetli dakikaların eseridir? Ve harp ne demektir? Ne çetin bir iş­tir? Bütün bunları bizzat şu bulunduğum noktadan görme­den önce bilmek, anlamak mümkün müdür? O kumandan­lar ki, üstleri sazla örtülü, zemini toprak köy evlerinde veya­hut yan beline kadar çamura batmış çadırlar altında her sa­niyesi bir yüzyıllık hâdiseler ve tehlikelerle dolu dakikaları sayarlar. O zabitler ki, bu kurak ve çorak bölgenin yük­sek ve sarp dağları üstünde her dakika başka bir ölümle boğuşa boğuşa mesafelerin ölçüsünü kaybederler: O asker ka­fileleri ki, çamur ve yağmur giyerler, kurşun yerler ve ba­rut teneffüs ederler; işte, bunların hiçbirisi, hiçbirisi benim anlatmak istediğim bambaşka bir halin heybetini anlatma­ya kâfi değildir. Bunlar belki herhangi bir muharebe mey­danına, herhangi bir ordu cephesine mahsus bilinen sahne­lerdir, fakat bugünkü günde dışarıdaki açgözlülere, içeri­deki hainlere karşı sekiz-dokuz yıl devamlı bir cenk ve ci­dalden [kavgadan, mücadeleden] sonra parça parça olan vatanın yanık ve kuru toprakları üstünde yoktan var olmak,-evet, yoktan var olmak- dövüşen Anadolu ordusunda­ki heybeti ve gücü ve bunun yaptığı savaşın anlaşılmaz hailesi [trajedisi] hiçbir milletin tarihinde okunmamış, hiçbir memleketin sınırlarında görülmemiş azim ve irade tecelli ile doludur.


Bulunduğum yerden arkamda bıraktığım ıssızlık, yoksulluk, açlık ve gözyaşları vadilerinden her gün alay alay yüzlerce, binlerce genç ve gürbüz insan kah yağmur altında kah çamur içinde buraya gelip toplanıyor, buradan daha genç, daha zinde, türlü yönlere doğru birer coşkun sel halinde şarkı söyleyerek kalkıp gidiyor. Bunların arkasında veya önünde sabırlı ve ciddi tavırlı – adeta kahraman diyeceğim – hayvanlara koşulu kağnı arabaları tıka basa doldurulmuş yiyecek torbaları ve mühimmat kasaları taşıyor. Her gün yeniden yeniye tazelenen bir faaliyetle tekrarlanan bu dirilik, bu hareket manzaraları şimdiye kadar öğrenip bildiğimiz bütün içtimai ve iktisadi kanunları alt üst edecek vasıftadır.


Şu ıssız Anadolu yaylalarında her gün bu kadar insan nereden ve nasıl çıkıyor? O kurak ve çorak ovalardan bu torbalar, çuvallar dolusu yiyecek nasıl elde ediliyor? Bu sırrın anahtarını şu heybetli mücadeleyi idare eden kimselerin yüzlerinde arıyorum. Bunlar bana en büyük kumandanlarından en küçük zabitlerine kadar birtakım fevkalade insanlar gibi görünüyor.


Türkiye’de son inkılap senelerinde beli kayışlı, başı kalpaklı ve ayakları çizmeli yeni bir tip belirdi. Bu “tip” on iki yıl içinde içe ve dışa karşı iki büyük ihtilal çıkardı, üç büyük muharebe idare etti, koca Osmanlı İmparatorluğu’nu kah bir hasta sevgili gibi çelikten kollarının içinde sıktı kah kötürüm bir ana gibi kayadan, kayaya omuzlarının üstünde taşıdı; her yaptığı işte ayrı bir ateş, ayrı bir samimiyet gösterdi. Başına gelen felaketler derecesinde azmi artıyordu. Ne taraftan bakılsa Türk milletinin biricik işleyen uzvu o idi. Ne vakit ki, vatanımız şu son felaketlere uğradı, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları arasından başını kaldıran, sesini yükselten gene o oldu. Gene o, Türk’ün dağınık güçlerini topladı ve bin yoksunluk, bin zorluk içinde bugünkü silahlı birliği kurdu.


Siyaset adamlarımız, müttefiklerimiz, muallimlerimiz sanatkarlarımız, acıklı bir uyuşukluk ve şaşkınlık içinde bocalarken bu gözü ölümden yılmaz şuurlu güç acaba nasıl oluyor da yalnız bu zümrenin bağrından fışkırıyor? Nasıl oluyor da memleketin öbür azaları böyle kötürüm iken yalnız bir uzvu, yalnız bileği ve kolu bu insanüstü zoru gösterebiliyor? Ben bu zorun ve bu gücün tecellilerini her yerden ziyade burada görüyorum, burada öğreniyorum. Burası, bir çok imkansızlıkların bu zümre elinde acayip bir sihirle mümkünleştiği yerdir.


Ey kılıç! Ne kadar kana bulanmış olursan ol; milletle­rin hayatında biricik hakikat sensin! Sulhun da, harbin de, ihtilâl ve asayişin de timsali sensin! Mazlumun kanı senin ucundan damlıyor; fakat, adaletin terazisi de senin ucuna bağlıdır. Bu yalan dünyasında hiçbir hak sana yaslanmadan yaşayamıyor.


Bu kan ve barut kokulu havada gözlerim yavaş yavaş Türk neferi denilen olağanüstü insanın üzerine doğru da açılıyor. Onun ruhunda sınırsız bir âlem keşfediyorum.


Gerçi, öteden beri hepimiz az çok biliriz ki, Türkiye ve Türklük denilen mukaddes varlığın mayası bu yağız çehreli ve çatlak tabanlı adamlardır. Fakat nasıl, niçin? Fakat ne dere­ceye kadar? Eminim ki, bu gerçeği de bütün açıklığıyla anla­mak, bize ne dün ne bugün nasip olmuştur. Yıllarca eski Türk İmparatorluğumun Yemen çöllerinde kumlara, Rumeli dağla­rında karlara gömdüğü, ikide bir viran duvarlarına dayanan Ehli Salip [Haçlı] sürülerine karşı kavruk vücutlarından siperler kurduğu insanların bunlar olduğunu biliyoruz. Biliyoruz ki, bundan henüz dört-beş yıl önce Tih sahralarını yaya geçenler bunlardı. Biliyoruz ki, Sarıkamış bozgununda kanlarının ateşi ezelî karları eriten bunlardı. Biliyoruz ki, Plevne şehnamesini, Çanakkale destanını ve Irak hailesini bunlar yazdılar, bunlar oynadılar; fakat hangi sihir, hangi mucize ile?.. Aziz meslektaşım Falih Rıfkı Ateş ve Güneş adlı eserinde Anadolu köylüsünün, Türk askerinin nelere gücü yeter olduğunu kendine has belâgati ile bize anlattı idi. Buna rağmen bir benzeri dünyanın hiçbir tarafında görülmeyen bu içtimaî tipi tamamıyla anlatılmış sayamayız. Zira, biz onun yalnız dış tarafını görmekteyiz. İçinde ne var? Ruhu nasıl şeydir? Bilmiyoruz. Maneviyatındaki kuvveti ve güzelliği yapan unsurların sabır, tahammül, cesaret, feragat, itaat ve sa­dakat gibi bazı rastlanan vasıflardan ibaret olduğuna inanı­yoruz. Lâkin Anadolu köylüsünün iç hayatı daha birçok fa­zileti kavrayacak kadar engindir. O kadar engindir ki, bir­takım yabanî milletlerin mantığına göre yapılmış olan psi­kolojik hendesemiz bu ruhun sınırlarını belirtmekten âciz­dir. Bu ruhta hilkatin ilk gününden beri insan ayağı girme­miş sonsuz, derin ormanların karanlık ve heybetli uğultula­rı var...


Benim kulaklarımın bu uğultuları dinlemeye gücü yet­mez. Nasıl ki, gözlerim başlan sargılarla ateş hatlarından dö­nenlerin yüzlerine bakmaya cesaret edemiyor. Yarı veli [er­miş] , yan kahraman tavırlı bu mahlûkların şahsiyetlerinde­ki esrarengiz güç, beni o kadar ezmektedir. Bunlardan kork­madığım, çekinmediğim, kendimi bunlara yakın hissetti­ğim, kendimi bunların ruhuna karışmış bulduğum zaman benliğimin en yüksek bir kemal noktasına ermiş olacağım.

İşte burada, beni bu kemale erdirecek yolun en yakın bir merhalesinde bulunduğum içindir ki, dünyanın öteki yerle­rini ve bütün eski sevgilerimin, eski üzüntülerimin, fikirleri­min heyecanlarımın hepsini birden unutuyorum.


(Kaynak: Ergenekon / Yakup Kadri / Syf 97)


GUN GUN KUTULUS yazi.JPG