3 Haziran 1921

İngiltere'nin Atina Elçisi Lord Granville, Dışişleri Bakanı Curzon'a çektiği telde, Türk-Yunan savaşında bekle gör politikası izlemenin İngiltere için çok tehlikeli olacağını bildirdi. İngiltere'nin Yunanistan'ı desteklemesi gerektiğini, Yunanistan'ın savaş gücünün küçümsenemeyeceğini, ama yardım görmezse çökeceğini, zafer kazanılırsa Kemalistlerin İzmir'le yetinmeyeceklerini ve çok aşın isteklerde bulunacaklarını, Kemalistlerin İstanbul kıyılarında durdurulamayacağını yazdı.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Fransız Hükümeti adına görüşmeler yapmak üzere Türkiye'ye gelen Franklin Bouillon, Fransız Albayı Sarrou ile birlikte lnebolu'ya çıktı. Bouillon, 9 Haziran'da Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey ile birlikte Ankara'ya ulaşacak, 13 Haziran' da Mustafa Kemal ile görüşmeye başlayacak, görüşme sonuçlarını Fransa'ya götürecek, Sakarya Savaşı'nın kazanılmasından sonra, Fransa adına 20 Ekim'de Ankara-Fransa anlaşmasını imzalayacaktır. Bouillon, Büyük Zafer üzerine de İzmir'e gelerek Müttefikler adına Türk ordusunun Boğazlar'a yürümemesi için arabuluculuk yapacaktır.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İleri: Anadolu'da Hilaliahmer ve Türk kadınları

Hakimiyeti Milliye: Marif Kongresi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Yunan Generali Trikupis hatıralarında anlatıyor:


Yunan ordusu, zaferle biten 1918 savaşından sonra 1919 Mayısında Küçük Asya’ya çıktığı zaman maneviyatı sağlamdı. Küçük Asya’da ordunun maneviyatı daha da yükselmişti, çünkü başlangıçta Türklerin ancak çeteleri, sonra da düzensiz birlikleri karşısında ilerleyişi kolay olmuş ve bu hal demiryolu konvoylarının ele geçirilmesi için düşmanın takip edildiği 1920 Haziranı’na kadar devam etti.


Fakat 1920 sonlarında düzensiz Türk birliklerinin düzenli ordu haline gelmesi ve kısa bir zamanda yeni silahlar, mitralyözler, makinalı tüfekler, el ve tüfek bombaları, muhtelif çaplarda toplar, uçaklar vb ile teçhiz edilince bizim ordu, 1921 Mart’ında Eskişehir ve Afyonkarahisar önlerinde harekatta Türklerin ciddi mukavemetiyle karşılaşmış ve özellikle Avgin savaşında benim komuta ettiğim 3.tümen ciddi bir imtihan geçirip 2 bin kişi zayiat vermişti. Bu kuvvetler zaten çok hatalı ve teşkilat bakımından yarımdı. Türkler bu savaşa ‘İnönü Savaşı’ adını verirler ve bu ismi, Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü (o zaman İsmet Paşa) soyadı olarak almıştı. Daha önce de (1921 Haziran’ında) Eskişehir ve Kütahya harekatı sırasında ordumuz, maneviyatını bozan kayıplar vermişti.


Bu harekattan sonra, Eskişehir’de bulunduğum ve 3. Ve 11.tümenlerden kurulu kuzey tümenler grubuna komuta ettiğim sırada Ordu Komutanı Tümgeneral Papulas’tan aldığım gizli bir emirde ‘Ordunun Ankara’ya kadar ilerlemek isteğinde olup olmadığı’ sorusu da vardı.

Ben buna askerlerin yorgun olduğu ve dinlenmek istedikleri ve fakat Ankara’ya kadar ilerlemeleri gerekiyorsa, askerlerin bu fedakarlığa da katlanabilecekleri ve bu suretle savaşı bitirerek dinlenebilecekleri cevabını verdim.


Bilahare diğer ordu birlikleri komutanlarının da aynı suale aynı cevabı verdiklerini öğrendim.


Askerler uzayan görevlerinden dolayı duydukları memnuniyetsizliği açıkça göstermeye başladılar ve bunu Eskişehir’de kahramanlık madalyası dağıtma töreninde Kral Konstantin’e duyurmaktan da kaçınmadılar. 1921 Haziranında yayımlana resmi ordu tebliğinde şöyle deniliyordu:


‘Kraliyet arabası tören yerine giderken yol kenarında toplanan askerlerin şöyle bağırdıkları işitiliyordu: Terhis!’


Ayni resmi ordu tebliğinin belirttiğine göre o zamanın başkumandanına karşı da aynı şekilde hareket edilmişti:


‘Başbakan refakatinde Milli Savunma Bakanı olduğu halde Eskişehir’den ayrılırken 9.Tümenin önünden geçmiş ve bu tümendeki askerler yaşa diye bağıracaklarına, Başbakanın otomobili yavaş yavaş geçerken şöyle bağırıyorlardı: Terhis!’


Sakarya harekatı sırasında da ordumuz ciddi kayıplar vermiş ve sefil vaziyete düşen ordunun maneviyatı bozulmuştu.


Cephede muharebe eden bölüklerden çoğu yedek asteğmenlerin idaresindeydi, buna karşılık birçok yüzbaşı ve daha aşağı rütbelerdeki muvazzaf subaylar memlekette görevlendiriliyordu.

Milli Savunma Bakanlığı 1921 Mayıs’ında aşağıdaki 185.026 sayılı tamimi vermek gibi acıklı bir duruma düşmüştü:


Küçük Asya Komutanlığında görev alan subayların acele olarak ve hiçbir suretle gecikmeksizin yeni görevlerine gitmeleri konusunda birbirini izleyen ciddi emirler verdirdim. Fakat bu emirlerimden sonra da eski durum devam etmektedir. Yani nakledilip de derhal yola çıkmayan yahut da nakledildiklerinden başka garnizonlarda veya başka herhangi bir garnizonda nedensiz olarak kalan ve sıhhı nedenler ileri süren fakat nakledildikleri zamana kadar şikayetleri olmayan ve Küçük Asya Komutanlığı’ndan başka bir birliği naledilmek isteyen subaylar mevcuttur. Kısacası ne nakledilen subaylar daima emirlerime itaat etmiştir ne de nizami şekilde gelenler yukarı makamların arzusuna uymuştur.


Daha aşağıda da şöyle deniyordu:

‘Subayın harekatta iştiraki onun için daima bir namus meselesidir.’


(Kaynak: Yunan Generalinin İtirafları / General Trikupis / Syf 92)


YUSUF KEMAL BEYEFENDİYE (3 HAZİRAN 1921)


Ailenizi İnebolu’da bekleyerek gelme hususundaki arzunuza riayetkar olmak çok isterdik. Fakat hariciye işlerinin son günlerde kazandığı ehemmiyet ve Fevzi Paşa Hazretleri’nin üç vazife ile iştigale zamanlarının müsait olmaması ve bilhassa Fransızlar tarafından İnebolu yoluyla gönderilen Franklin Bouyon ile müzakerelerde bulunulduğu sırada zatı devletlerinin burada hazır bulunmaları lüzumu, dönüşünüzün çabuklaştırılmasını gerektiriyor. Mümkün olursa Franklin Bouyon’dan evvel veyahut onunla beraber Ankara’yı teşriflerinizi rica ederim. Devletlilerinin aileleri için her türlü kolaylıkların icrası hakkında emirler verilecektir. Efendim.


ATATÜRK’ÜN BÜTÜN ESERLERİ CİLT 11 / 192


Fransa ile ilk barış denemesi Londra Konferansı’na katılan Dışişleri Bakanımız Bekir Sami Bey ile Fransa Başbakanı Briand arasında 11 Mart 1921’de Londra’da imzalanan ikili anlaşma ile olmuştur. Bu anlaşmaya göre; “ Taraflar savaşa son verecek, esirler serbest bırakılacak, Fransız ordusu Güneydoğu Anadolu ve Çukurova’dan çekilecek, bölgedeki azınlıkların can ve mal güvenliği sağlanacak, Hatay’da Türk çoğunluğu sebebi ile Fransa bu bölgede özel bir yönetim kuracaktı”. Ancak anlaşmadaki iki madde Misak-ı Milliye aykırı idi. Bunlar “Çukurova’da polis kuvveti kurulması bu kuvvet içinde Fransız subaylarının da yer alması idi. İkincisi ise, Çukurova, Sivas, Diyarbakır, Elazığ bölgelerinde yabancılara ayrıcalık verildiği taktirde, Fransa’ya öncelik tanınacaktı”. Bu maddelerden dolayı TBMM anlaşmayı reddetmiştir. Bekir Sami Bey, Londra’da İtalya ve İngiltere ile de benzer ikili anlaşmalar yapmıştı. Bu anlaşmalar sebebiyle dönüşte istifa ettirilmiş ve imzaladığı ikili anlaşmalar TBMM tarafından reddedilmiştir. Bunun üzerine Dışişleri Bakanı olarak o sırada Moskova’da Sovyet Rusya ile bir anlaşma imzalayan Yusuf Kemal Bey atanmıştır.


Londra’da Fransa ile yapılan ikili anlaşmanın Ankara Hükümetince reddedilmesi Ankara-Paris arası ilişkileri gerginleştirmiştir. Ancak Kilikya bölgesini elinde tutan Fransa burada askeri ve ekonomik açıdan çıkmaza girmiştir. II. İnönü zaferinden sonra da Fransızların burada kesin zafere ulaşacağına inancı kalmamıştır. Bunların yanında Fransa’yı en çok korkutan olay da, Moskova Antlaşmasıyla Türk-Sovyet ilişkilerinin gelişmesi neticesinde, Anadolu’nun Bolşevik nüfusu altına girmesiydi. Öte yandan bu sırada Ankara Hükümeti, Yunanlıların yeni bir saldırı için hazırlık yaptıklarının farkındaydı ve bu yüzden askere ihtiyaç duyulan günlerde Kilikya’daki savaşı daha fazla uzatmak istemiyordu. Bu durum iki tarafın birbiriyle görüşmesini ve anlaşma yolu bulunmasını zaruri hale getiriyordu.


Nitekim TBMM, bu gelişmeler üzerine, Fransızlar ile Bekir Sami Bey’in yaptığı anlaşmayı değiştirerek Münir Bey aracılığı ile Adana üzerinden Fransa Hükümetine bir karşı teklif yapmıştır. Adana’da General Difieux, verdiği cevapta, böyle önemli bir meselenin Paris’te görüşüleceğinin Fransa Hükümeti tarafından bildirildiğini söylemiş ve bunun üzerine Münir Bey Ankara’ya dönmüştür. Bu sırada Fransa Devlet Başkanı Briand bu meselenin halli için “ Türk yandaşı olarak bilinen” Senato Dış İşleri Komisyonu Başkanı Franklin Bouillon’u Ankara Hükümeti ile görüşmesi için atanmıştır. Franklin Bouillon Kafkas devletleri ile birlik kurarak Bolşevik tehlikesine tampon olabilecek Türklerle dost olmak gerektiğine inanıyordu. Aksi halde yalnız kalacak olan Türkiye’ye Bolşevizm’in girmesinden korkuyordu. Çünkü Bouillon Müslümanların görüşlerinin önemli olduğunu düşünüyordu. Bunun nedeni Bouillon’un gelecekte Fransız askeri gücünün yüzde otuzunun Fransa’da konuşlandırılacak Müslüman askerlerden oluşacağını düşünmesiydi.


Fransa’nın Franklin Bouillon’u görevlendirmesinden sonra Bouillon yanında Yarbay Mougin ve Binbaşı Sarrou ile birlikte 24 Mayıs 1921’de resmi olmayan görüşmeler yapmak için Ankara’ya gitmek üzere Paris’ten yola çıkmıştır. 26 Mayıs’ta İstanbul’a gelen Bouillon’un aynı gün, yanında Binbaşı Sarrou ile birlikte İstanbul’dan İnebolu üzerinden Ankara’ya gelmesi için Bakanlar Kurulu kararı çıkarılmıştır


3 Haziran 1921’de Fransız muhribi ile İnebolu’ya belen Bouillon ve Sarrou, Moskova’dan dönmekte olan Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey ile birlikte 4 Haziran’da İnebolu’dan Ankara’ya gitmek için yola koyulmuşlardır.


Yolda gelirken arabalarından kadın, erkek hatta bazen çocukların kağnı arabaları ile cephane taşıdığını gören Franklin Bouillon, Yusuf Kemal’e “ Her ne zaman bir millet böyle genci, ihtiyarı, çoluğu çocuğu ile bir işe sarılırsa onu mutlaka başarır. Geçtiğim yerlerde gördüklerim bunu anlatıyor” demiştir. Böylece Franklin Bouillon, Ankara’ya gelmeden Anadolu’daki hareketin göz ardı edilemeyeceğini idrak etmektedir.


Kastamonu’da konakladıkları sırada Kastamonu valisi Muhittin Paşa ile görüşen Sarrou, eskiden beri iyi tanıdığı Paşa’ya seyahatlerinin nedenini; Bekir Sami Bey’in imzaladığı anlaşmaya karşı ortaya sürülen tekliflerin Fransa’da hükümet çevrelerinde kötü bir etki yaratmasına, hatta bu etkinin adeta anlaşmayı tehlikeye sokacak bir şekil almasına; İngilizler ile Yunanlıların bundan yararlanarak Fransa üzerinde bir etki yapmaya çalışmasına bağlamıştır. Bu durumu görünce Franklin Bouillon’un Ankara’ya gelerek durumu açıklamayı lüzumlu gördüğünü söylemiştir.


.MİLLİ MÜCADELEDE MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN YABANCILARLA TEMAS VE GÖRÜŞMELERİ / DOÇ. DR. CEMAL GÜVEN /121-122-123


Fakat her şeyi önceden söylemeye kalkışmayalım. Biz, daha 1921 yılındayız. Ankara’dan gelen bir davet üzerine Anadolu yolculuğuna hazırlanıyorum. Gerçi, bu yolculuğun eskisi gibi bir macera tarafı yok ama, gene içimde büyük bir heyecan duyuyorum. Sılaya giden veya esaretten kurtulan bir asker de sanırım bundan daha büyük bir heyecana kapılamaz.


Sirkeci’den vapura bindiğim zaman sanki bir hapishanenin kapısından çıkmış gibi oldum. Biraz sonra artık ne İngiliz askerinin kepini, ne Fransız subayının kasketini,, ne İtalyan Carabinleri’sinin şapkasını görecektim. Artık sokaklarda dolaşırken herhangi yabancı bir harp gemisinin sarhoş tayfaları tarafından rahatsız edilmeyecektim. Tramvaylardan inerken sözde nizama aykırı bir harekette bulundum diye Arapyan Hanına tıkılmayacaktım ve her sabah, yazı masamın başına otururken Müttefikler arası sansürün korkusu kafam üstünde bir Demokles kılıcı gibi sallanmayacaktı. Her istediğimi yazabilecek, her istediğimi söyleyip yapabilecektim. Biraz sonra Sirkeci rıhtımından kalkacak olan küçücük vapur Boğaziçi boğumlarından sıyrılıp çıkacak beni geniş hürriyet diyarının kıyısına bırakacaktı. Sevinçten içim içime sığmıyordu.


Benimle beraber vapura binen bir aile de aynı sevinç içinde gibiydi. Fakat bu vapurda en coşkun mutluluk gösterilerine asıl Karadeniz’e açıldıktan sonra şahit olacaktım. Birdenbire üst güverteyi milli türküler söyleyen bir alay genç kaplayacaktı. Yaşları on altı ile on sekiz arasında bu gençler, tehlike bölgesini geçer geçmez, kamaralarda veya ambarlarda saklı bulundukları köşelerden fırlayıp meydana çıkmışlar aramıza katılmışlardı. Yanlarına yaklaştığım zaman içlerinden bir kaçının beni tanıdığını anladım. Sonra hepsi birden etrafımı aldılar. Heybeliada Deniz Mektebinden imişler. Bu yolculuğa kimseye haber vermeden çıkmışlar. Samsun’daki talimgaha gidiyorlarmış. Yegane “ideal”leri – bu kelimeyi söyleyen onlardı- ne şekilde ne suretle olursa olsun Milli Mücadeleye katılmakmış.


Bu gençleri dinlerken içerimdeki sevincin destani bir hamleye inkılap edip beni zafer naralarıyla çınlayan bir aleme doğru sürüklediğini hissettim ve Karadeniz’in dalgaları arasında yol alan küçücük tekne bana Barbaros’un kalyonlarından bir gibi heybetli görünmeye başladı.


VATAN YOLUNDA / YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU / 105-106-107


GUN GUN KUTULUS yazi.JPG