3 Nisan 1921

Pazarcık-İnegöl yönünde çekilen Yunan kuvvetleri, süvari akınlarıyla hırpalandı. İnegöl'deki sokak çarpışmalarında Yunanlılara önemli kayıplar verdirildi, silah ve cephane ele geçirildi. İkinci Yunan Tümeni, Çay ve Bolvadin'den Afyon'a doğru çekilmeğe başladı. Türk kuvvetleri Çay'a girdi. İnegöl 5. defa Türklerin eline geçti. Gökbayrak Taburu da Karamürsel'e girdi. Güney Cephesi Komutanı Refet Paşa, sunduğu raporda "Beş günden beri devam eden meydan savaşında son darbeyi vurmak, ordumuza nasip oldu. Düşman artçı savaşı yaparak geri çekiliyor" dedi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İkinci İnönü Savaşları'nda en tehlikeli görevleri yüklenen 4. Tümen'in ölmüş erleri için Metristepe'de tören yapıldı. Ölüler koyun koyuna gömüldüler. Mezartaşı yerine başlarına bir Türk bayrağı dikildi. Komutan Nazım Bey, mezarları başında bir konuşma yaparak "İstediğinizi yerine getireceğiz. Vatanı behemahal kurtaracağız. Manevi huzurunuzda yemin ediyoruz! " dedi. Askerlerden "Evet, yemin ediyoruz! " sesleri yükseldi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İstanbul'da bulunan Hilal-i Ahmer Genel Merkezi, halkı, Anadolu'ya yardıma çağırdı. Bağışların derneğin genel merkezi ve gazetelerin idarehanelerine getirilmesini istedi. İstanbul'dan binlerce kişi bu bağış kampanyasına katılacak, gazeteler, katılanların listelerini yayımlayacak, bu arada Padişah da 10.000 liralık bir bağış yapacaktır.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Yunanlılar, Hayrabolu'ya bağlı Suluoba köyünden Veli Ağa'nın 8oo koyunu ile iki öküzünü, ı oo kilo buğdayını ve dört yüz lirasını zorla aldılar.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İkdam'da Yakup Kadri'nin yazısı: Biz yüzyıllardan beri savunma halindeyiz. Allah göstermesin. Yunan tebliği Eskişehir'i zabtettik dediği gün hakkın, adaletin ve medeniyetin sesi ona soracaktır. Eskişehir'de ne işin var? -Anadolu kadırılan cepheye mühimmat götürmektedirler.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Öğüt' te Ethem ve arkadaşlarının Akhisar'da Yunan papazları ve subaylarıyla çektirdiği fotoğraf (Rumca Patris gazetesinden).


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Erol Mütercimler anlatıyor:


Yunanlılar 23 Mart 1921 sabahı Bursa ve Uşak bölgesinden 3’üncü ve 1’inci Kolordularıyla ileri harekata başladılar.


Kuzeyden ilerleyen Yunan Kolordusu, Bursa yöresinden Yenişehir, Boğazköy ve İnegöl yönünde ilerleyerek İnönü mevzilerine taarruza geçti. Yunanlılar önce sağ kanattan taarruzlarını geliştirmek istediler. Aynı zamanda bütün cephede İnönü mevzilerinin merkez ve sol kanadında bazı gerilemeler oldu. Ancak Türk subay ve erlerinin canları pahasına gerçekleştirdikleri direnişleri karşısında Yunan taarruzları geri püskürtüldü. 30 Mart günü Yunanlılar yeniden taarruza geçtiler. Türk sağ kanadı karşı taarruzlarla bu Yunan taarruzunu da geri attı. Bu arada Ankara’dan yetiştirilen kuvvetlerle sarsılmış bulunan Türk sol kanadı berkitildi. Bundan sonra yapılan bir karşı taarruzla Yunan saldırı gücü iyice kırıldı.


Yunan kuvvetleri 31 Mart’ı 1 Nisan’a bağlayan gece ve 1 Nisan sabahı çıkış mevzilerine çekilmeye başladılar. Böylece İkinci İnönü Muharebesi de Türk ordusunun utkusu, çok sayıda kayıplara uğrayan Yunan ordusunun yenilgisiyle sonuçlandı.


Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Ankara’ya geldiğinde doktor Adnan’ların evinde kalmış ve ilk akşam yemeğini 1 Nisan gecesi karargahta yemişti. Aynı gece İkinci İnönü Savaşı devam ediyordu. Cepheden gelen ilk haberler kötü olmasına rağmen Hamdullah Suphi Türk ordusunun kazanacağını söylüyordu. Dışişleri Bakanı Bekir Sami, Hamdullah Suphi’ye böyle bir şey söylediği için aklını yitirmiş olduğunu söyledi. Doktor Refik, doktor Adnan ve Halide Edip heyecan içindeydiler ve sabah saatlerine kadar endişeli bir bekleyişe koyuldular. Birden Binbaşı Şemsettin odaya girerek bir telgraf getirdi, telgrafta düşmanın mağlup olduğu yazıyordu. Mustafa Kemal, daha önce aklını yitirmiş denilen Hamdullah Suhpi’ye bakarak ‘Hamdullah Suphi Bey, bu zaferi herkesten önce siz bize haber verdiniz. Geliniz, buraya oturunuz ve tebrik telgrafını siz yazınız.’ Dedi. Hamdullah Suphi, Mustafa Kemal’in yerine oturduğunda şu tebrik telgrafını yazmıştı: ‘Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa Hazretlerine, bulunduğunuz mevkiden yalnız şerefle dolu bir muhabere meydanı değil, aynı zamanda ümitle dolu bir de İstiklal görünüyor. Siz düşmanla beraber Türk Milleti’nin makus talihini de yendiniz.’


Mustafa Kemal yazıyı okuyunca ‘Hissiyatınıza ne kadar güzel tercüman oldunuz’ demiş ve altına eski Arap harfleriyle bir yırtıcı kuşun pençesini hatırlatan üç çengelli imzasını atmıştır.


2 Nisan 1921’de Genelkurmay Başkan Vekili Fevzi Paşa, Meclis’in sürekli alkışları arasında, İkinci İnönü Muharebelerini anlattı. Eldeki bütün kuvvetleri İnönü Mevziilerine yönelttiği için bu alkışları ve birinci ferik (Orgeneral) rütbesini kazandı. Fakat Eski Yıldırım Orduları Komutanı Atatürk hala müstafi tuğgeneraldi.


Şair Yahya Kemal, ileri gazetesinde İnönü Muharebelerini yorumlarken Mustafa Kemal Paşa’yı öne çıkarıyor. Onun kalemine göre Mustafa Kemal Paşa diyor ki: ‘Bu İnönü mucizesi yalnız Türk neferinin eseridir. Neferler diyor ki: O gün İnönü’de bizim başımızda arslan gibi subaylar vardı, onların elinde kendimizden geçtik yürüdük. Subaylar diyor ki: O gün başımızda İsmet Paşa vardı, bu muzafferiyet onundur, Fevzi Paşa hazırladı, o kazandı. İsmet Paşa diyor ki: Bu eser Mustafa Kemal Paşa’nındır! Bu söyleşileri tevazu zanedenler ne kadar aldanırlar!’


(Kaynak: Fikrimizin Rehberi / Erol Mütercimler / Syf 672)


Sevr Antlaşması’nın şartlarını dikkatle okuyan her hangi bir kimse İtilaf Devletlerinin başlıca iki amaca yönelmiş olduğunu kolaylıkla fark edebilir. Birinci amaç Türk İmparatorluğu sınırları içinde kalan zengin doğal kaynaklardan yararlanmaktır. İkinci amaç ise Türklerin, Hıristiyan azınlıklara karşı uyguladığı çirkin hareketlere karşı haklı bir nefret duyan dünya kamuoyunu tatmin etmektir.


Türk delegelerine sunulan teklifte, İtilaf Devletlerinin, Türkiye barışının gerçekleşmesi için öne sürdükleri şartların yanı sıra gelecekte daha adil şartların sağlanmasını ve insanlık aleminin daha iyiye yönelmesini amaçlayan bazı tedbirlere de yer vermişti.


Ancak İtilaf Devletlerinin kendi kısa vadeli çıkarlarını gözeten tutumlarına İstanbul Hükümeti’nin inadı ve Ankara Hükümeti’nin dik kafalılığı da eklenince umulan sonuçların elde edilmesine olanak kalmadı. Geleceğe yönelik olumlu öneriler bu nedenlerle daima ikinci planda kaldı ve bir sonuca bağlanamadı.


Yunanlılar Ankara’ya doğru İlerliyor.


Yakın Doğu Konferansı 21 Şubat – 12 Mart tarihleri arasında Londra’da yapılmıştı. Ancak çözümlenememiş birçok sorun kaldığından 11-12 Nisan tarihleri arasında Londra’da yeniden toplanacağı bildiriliyor.


Yunanistan’ın bu süre zarfında işi oldubittiye getirerek Sevr Antlaşması’nın yeniden kendi lehine değiştirilmesini sağlama çabası içinde olduğu anlaşılıyor. Yunanlılar, daha önce vadetmiş oldukları gibi, Mustafa Kemal’in kellesini konferans masasına sunabildikleri taktirde bu umutlarının gerçekleşmemesi için hiçbir sebep kalmayacaktır.


Geçen Kasım ayında Venizelos’u rafa kaldırdıklarında, Yunanlıları pek çok suçlayan olmuştu. Fakat şimdi Venizelos’tan kalan mirası korumak ve Sevr Antlaşması’nı Türklere zorla kabul ettirmek amacıyla girişmiş oldukları çabadan ötürü kimse suçlayamaz onları. Büyük Hıristiyan aleminin bu yeni kükreyişini kim suçlayabilir?


AMERİKAN BASININDA TÜRK KURTULUŞ SAVAŞI / OSMAN ULAGAY / 128-129


Meşhur bir Frenk tarihçisine göre, eski çağlarda olsun, yeni çağlarda olsun bir millette yaratıcı dehanın gelişmesi, daima bir büyük askeri zaferden sonra vuku bulmuştur. Tarihte bu fikri doğrulayıp ispat eden bir çok belgeler var. Bu tarihçi, o örnekleri birer birer sayar, açıklar ve sonunda der ki: “ Yarab! Benim memleketime de bu zaferlerden birini nasip et. Yıllardan beri hezimetin katı ve acı ekmeğini kemire kemire güçten kuvvetten kesilmiş yurttaşlarımızın kanında sınırlardan gelen müjde sesleriyle yeni bir cevelan (devir, devran) husule getir! Yarab ne kadar zamandan beri vatani sevimce ihtiyacımız var. Zira sevinçsiz hiçbir şey olmaz; hayat sevinçten doğar. Ne var ki, vatanın çocukları başları defne dalları ile sarılı, önlerinde bir bando mızıka olduğu halde, gülerek haykırarak yurtlarına dönerler; ne vakit ki şehirler donanır ve geceleri şehrayinler (donanmalar, şenlikler) yapılır, o zaman bütün millet hep birden bir yeniden doğma sırrına kavuşur. Yarab; benim memleketime de bu zaferlerden birini müyesser (nasip) eyle!”


Bu meşhur Frenk tarihçisi, 1871 faciasını yaşayanlardan biridir ve bütün o devrin bağrı yanık Fransız çocukları gibi fikrine ve kalbine keder veren şeyler o yılın hatıraları, ömrünün amacını çizen kuvvet o hezimetin hıncıdır. Gerçi son yarım yüzyıllık Fransız edebiyatını, hatta ilmini, fennini yakından inceleyenlere ve bu son yarım asır zarfında yetişmiş Fransız düşünürlerinin ruhunu yakından tanıyanlara gizli değildir ki, bu devir içinde bu memlekette meydana gelen fikir ve milli gelişmeye hız veren, hep bu hıncın ateşi olmuştur.


Bizim son yüz yıllık tarihimiz ki, böyle birçok 71’lerle doludur, ruhumuzda büsbütün başka bir tesir yaptı; milli bir uyanış meydana getirmekten ziyade bir nevi ümitsizliğe, bir nevi bezginliğe – niçin saklamalı?- bir nevi yılgınlığa sebebiyet verdi. Son Moskof seferinden sonra düşmanın bize aşıladığı his bir kinden, bir hınçtan ziyade bir korku oldu. İkinci Abdülhamit’in otuz üç yıl süren o devamlı “ terkü feragat politikası “ bu milli yılgınlığı resmi bir tarzda tekit (pekiştiren) ve temsil eden bir hükümet sistemi idi. Bununla beraber, bu sistemin o ruh halinde veya o ruh halinin bu sistemden doğduğunu kesin suretle söylemek hususunda biraz tereddüde düşmemek mümkün değildir. Zira ne vakit ki, varlığımızın küflenmiş ve çürümüş kısımlarını sarsan inkılap vuku buldu ve bu inkılabı Avrupa devletlerinin durmak bilmeyen haksızlıkları, küçük Balkan hükümetlerinin saldırışı takip etti: uykudan uyanan Türk milletinin ilk hissettiği şey, bağrına saplanmış okların acısı oldu ve mutlu hınç gözlerini bürüdü. Bu hıncı bir nevi harbcilik sananlar yanılıyorlar. Avrupa’da teessüs eden (oluşan) bu kanaate rağmen biz iddia ederiz ki, son devir Türkleri eski cetlerinin fütuhatcı (fetihçi) ruhuna mirasçı olmadı. Türkiye’de hiç değilse elli yıldan beri her sınıf halk, cenkten nefret eder, cenkten bezgindir. Yeryüzünün her hangi bir milletinden ziyade rahata ihtiyacı vardır. Huzur ve sükun içinde milli dehasının gelişmesine çalışmak emelindedir. Bugün kendi topraklarında, kendi ülkesinin ta göbeğinde harp eden bu millete bundan başka bir maksat, bundan başka bir niyet atfetmek bilmem ki hangi mantığa sığar? Biz, yüz yıldan beri hep kendi topraklarımızda harp ediyoruz. Bu da ispat eder ki, devamlı savunma halindeyiz ve bu savunma mutlaka bir saldırışın sonucudur. Bazılarının sandığı gibi, Türkler zafere susamış değildir. Zafer denilen şeyden Türklere bir doygunluk gelmiştir. Çünkü, Türk tarihinin yarısı şehname (destan) yarısı şuhedanamedir (şehitlerin destanıdır) ve bir şehname ile bir şuhedename arasında fark yoktur. Kurşunu alnından yiyerek düşen bir mağlup ile sancağını düşmanın toprağına diken bir galip bizim hayranlığımıza, bizim takdirimize eşit derecede layıktır. Hatta bazen bunun mağlubiyeti, öbürünün galibiyetinden daha ulvidir. Biz işte beş yüz yıl o suretle galebe ederek (galip gelerek) ve yüzyıldan beri bu suretle mağlup olarak her kavgadan daima muzaffer çıkmaktayız. “ Ya şehit, ya gazi “ sırrı bizden başka hangi ordunun bayrağında yazılıdır? Bunun manası öyle de böyle de zafer demektir.


Aramızda bu sırrı bilmeyen bazı kimseler son Anadolu harbinden söz ederken ikide birde, sesleri titreyerek “ Ya mağlup olursak!” diyorlar. Mağlubiyet mi ? Nasıl? Kendi toprağında, kemdi yurdunun göbeğinde dövüşen bir millet için mağlubiyetin manası nedir? Maazallah; bütün milli kuvvetlerin çözülüp bozulması mı? Böyle bir facianın vukuu bizim maddi yıkılışımızdan ve fakat düşmanın manevi bozgunundan, manevi yenilgisinden başka bir şeyi ispat edemez’ Eğer hak, adalet, medeniyet kelimeleri birer yalandan ibaret değilse, eğer bugünün tarihi yarın bir efsane olmayacaksa insanlığın en temiz, en yüksek ve en insani kısmı Anadolu toprağında Yunan askerlerinin ayak izlerinden gelecekteki nesillerin tüylerini ürpertecek birer şenaat (kötülük) ve hıyanet menkıbesi (öyküsü) çıkaracaktır. Yalnız kuvvetin zebunu olan (kuvvetten aciz) iptidai ruhlu kimselerdir ki, Yunanlıların bugünkü ileri hareketlerinde bir kahramanlık manası bulurlar. Dişlerinin arasında bir bıçak ve ellerinde bir tabanca ile geceleyin, kimsenin haberi olmaksızın bir eve girip bütün ev halkını boğazlayan namert ve azgın bir haydudun hareketinde kuvvet ve şecaati gösterir ne vardır?


Yunanlıların Anadolu’da yaptıkları ve yapmak istedikleri iş, ruh ve mana bakımından bundan başka bir mahiyet taşımaz ve bundan başka bir mahiyet alamaz. Allah göstermesin, fakat günün birinde bir Yunan tebliği “ Eskişehir’i zapt ettik” dediği gün hakkın, adaletin ve medeniyetin sesi ona soracaktır: “ Eskişehir’de ne işin var?” Ve bu sual karşısında Yunan’ın yaptığı iş, yüz kızartıcı bir hareket olacaktır.


İşte bunun için diyorum ki, eğer teçhizatlı, tertibatlı ve himayeli Yunan orduları, her türlü teçhizat ve yardımdan yoksun ve yıllarca savaştan yorgun Türk ordularını yenseler bile manevi zafer, şahadetin acı zaferi bizdedir, bizde kalacaktır ve yanmış Türk köylerinin kül yığınları ve tütmez olmuş bacaları ve sağlı sollu viraneler tarihimizin en şerefli sayfasını ebedileştiren şanlı anıtlar halinde mazlum vatanın bağrında gururla ve övünçle yükselecektir.


YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU / ERGENEKON / 54-55-56-57


Her muharebeden sonra, her büyük muharebeden sonra düşmanı takip etmek ve muharebenin neticesini takiple almak esastır. İkinci İnönü Muharebesinden sonra çekilen düşmanı takip ediyoruz ama, biz bu takibi tesirli bir surette yapamıyoruz. Yarı kuvvetinde olduğumuz bir düşmanı yenmişiz. Düşman da henüz dermanlı iken çekilmiş. Biz tamire muhtaç bir haldeyiz. Yapabildiğimiz takip bir hudut dahilinde oluyor. Asıl takip ne vakit yapılacak ve nasıl yapılacak, bütün bu tecrübelerden sonra, onun zamanını hazırlayınca nasıl takip yapacağımızı göstereceğiz. Bizim takibe imkan gördüğümüz zaman yapabildiğimiz takibi. Dünyada pek az ordu yapabilmiştir.


İnönü Muharebelerinden sonra karşımızdaki düşmanı ve kumandanlarını iyice tanıdım. Ben Garp Cephesi Kumandanı olarak, harbin başından beri Yunan ordusu Başkumandanı General Papulas ile muharebe ettim. Ondan sonra Hacı Anesti kumandan olup geldi. General Papulas’ı görmüş değilim. Fakat muharebelerden nasıl adam olduğunu bilirim. İnsan muharebede düşman kumandanını ve kendi kumandanlarını hususi hallerinden dolayı muhtelif ayarlarda tanır. Mesela bizim kumandanların, her birisinin sinirleri ne kadar dayanır, özellikle düşman ateşi karşısında hangi ölçüde tahmin yapabilir, hakiki vaziyeti ne dereceye kadar görebilir, bunu ciddi olarak ders gibi takip etmişimdir, öğrenmişimdir. Adlarını söylemeyeyim, hangi kumandanım biri bir buçuk görür, biri bir görür, biri yarım görür, bunların hepsini muharebelerden bilirim ve nihayetine kadar bu ölçüleri az çok doğru olarak takip ettim.


İSMET İNÖNÜ HATIRALAR / 242

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG