30 Ekim 1921

Malta sürgünleri İstanbul Boğazı'nda. İngilizler, esirleri İnebolu'da İngiliz esirleriyle değiştirecekler. Bunun için Ankara Hükümeti temsilcileri, Hamit Bey'le Anadolu Ajansı'ndan başka gemiye kimseyi almıyorlar. Değişim yarından sonra yapılacak (AS: 30; Vakit: 29, 30, 31; Ter.Hak. 31; Yak.Tar. III: 31 l; Yalman il: 223; Şimşir 2: 458) * Rawlinson, üç İngiliz eriyle birlikte Trabzon'dan İnebolu'ya gönderildi (Rawlinson: 352; Karabekir 1: 967;Jaeshke 2: 194).


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)

Londra'da bulunan Yunan Kurulu'ndan Başbakan Gunaris imzasıyla Atina'ya çekilen telgrafta, Yunanistan Curzon planını kabul eunezse arbk İngiltere'den hiç bir yardım beklemeyeceği bildirildi. Telgrafta "Lord Curzon'un fikirlerini kabul eunek zorundayız." denildi. 2 Kasım'da Yunanistan Hükümeti, Curzon planını kabul edecek. Curzon planı: Müttefiklerin iki taraf arasında banşa arabuluculuk yapması, İzmir'de özel yönetim, Müttefik jandarma kuvveti kuruluncaya kadar Anadolu'daki Yunan ordusunun kalması.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)

Aziziye'de Rahip Vasileos, ifadesinde, Yunanlıların halka zulümlerine nasıl engel olmaya çalıştığını anlatıyor: "Yunan birlikleri geldikleri vakit 'Burada Kemalistlerden kim vardır?' diye sordular. 'İşte ben Kemalist'im' dedim. Kemal İzmir'i bir alsa kendisine tapınacağım.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)

Açıksöz'de İsmail Habib: Şark mı, Garp mı? Şark devleti olarak mı kalmalıyız? Garplı mı olmalıyız? Garp'ın ilmini Şark'a, Şark'ın ruh ve faziletini Garp'a biz vereceğiz. Garp'tan yalnız ilim ve fen, Şark'tan menkulat ve mevhumat değil, yalnız ulviyet ve fazilet almalıyız. İstanbul, iki büyük medeniyetin aktarma olduğu yerdir.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)

Daha önceki buhranlı devirlerde olduğu gibi, Sakarya’dan sonra da kö­tümser bir hava esmeye başladı. Zaten siyasi fitne ve siyasi çekişme hiçbir arı durmamıştır. Her büyük muharebeden, her büyük askeri buhrandan az bir müddet sonra, ümit devri geçer geçmez, yeniden ümitsizlik hâkim olur. Bu ümitsizlik havası, içeriden, dışarıdan, her vasıta ile tahrik edilir. Şimdi yine böyle ümitsiz bir atmosferin içine düştük. Her tarafta şöyle konuşuluyor

Hedef şu, anladık ama, Anadolu ortasına kadar gelen düşmanı bir muharebe meydanında mağlup ederek memleketten çıkaramayız. O halde bunun bir I çaresini bulmak lazımdır. Siyasi çare, askeri çare, uyuşma çaresi, düşmanla anlaşma çareleri aramalıyız.

Bir meydan muharebesini kazandıktan hemen sonra böyle bir devir baş­ladı. Mustafa Kemal Paşa Ankara’da bu menfi havayı yenmeye çalışıyordu. Ben, düşmanı takip eden ordunun harekâtına uyarak karargâhımla seyyar bir ı haldeyim. Ordu son vaziyetini alıncaya kadar bu böyle devam etti. Nihayet, Garp Cephesi Karargâhını Akşehir’e naklettim. Orada çalışmaya başladım.

İlk esaslı vazifem, orduyu hazırlamak. Ordu hazırlığında, Birinci Cihan Harbi’nden kalmış kanaatlerim var. Bir defa, ağır top isterim. Ağır top ola­rak benim elimde yedi tane on beşlik obüs vardı. Bunları, silahlar teslim olu­nurken, muhtelif depolarda terk edilmiş bulmuştum. Kamaları alınmış, boru halinde duruyorlardı. Bu obüslerin kamalarını yaptırmak için iki sene uğraş- mışımdır. Eskişehir demiryolu atölyesinde topların kamalarını yaptırdım ve Sakarya’da kullandım. Şimdi ağır top sayısını yükseltmeye çalışıyorum. Do­ğuda Kars Kalesinde büyük çaplı toplar var. Modelleri eski ama taşınması güç büyük toplar...

Öyle Hazırlanmalıyız ki Kesin Netice Alalım

Kars Kalesindeki ağır topların öküzlerle Kars’tan cepheye taşınması için aylar geçiyordu. Seyyar bir ordu olan Yunan ordusunda büyük çaplı top kul­lanma fikri yoktu. Anlaşıldığına göre, buna cesaret de edemiyorlardı. Sahra topu ile ve o çapta malzeme ile bizim cephemizi sökmeye çalışıyorlar. Ben istiyordum ki, Yunan ordusunda bulunmayan bir silaha sahip olayım. Bunun için çabalıyorum ve ağır top sayısını artırmaya uğraşıyorum. Taarruz ederken bu topları kullanacağım.

Yeni karargâhıma geldiğim zaman, bir de süvari kuvveti teşkil etmiştim. Bunu daha ziyade kuvvetlendirip, daha canlı hale getirmek lazımdı. Taarruz için hareket kabiliyeti kazanmak istiyordum. Otomobil tedarik edip satın al­maya büyük ehemmiyet veriyordum. Fakat otomobil temini için imkânımız çok mahduttu. Fransızlarla münasebetimiz düzelip, Ankara İtilafnamesi im­zalandıktan sonra, muharebede kullanmak için Fransızlardan mahdut sayıda otomobil satın alabildik.

Bu kadar yokluk içinde siper muharebesi yaparak mütemadiyen cephane sarf etmeye imkânımız ve takatimiz yok. Düşünüyorum ve şu neticeye va­rıyorum: Biz öyle hazırlanmalıyız ki, ilerideki meydan muharebesinde kesin netice alalım. Ve bir defa netice aldık mı, eğer sıkı takip edersek Yunan ordusu her taraftan düşman bir halkın içinde olarak, mutlaka intizamını ve moralini kaybeder, bir daha toparlanamaz. Yoksa Anadolu ortasında, muntazam bir su- rette cepheden cepheye gidebilecek takatte bir düşmanı atmak için, çok uzun zaman ve insanın arkasında hesapsız fabrikaları olmak lazım. Bu takdirde, silahları yenilemek, cephaneyi ikmal etmek ve her türlü malzemeyi tamam­lamak için ne beklemeye tahammülümüz, ne de imkânımız var. Demek ki, bir meydan muharebesi vereceğiz; bu muharebeyi kesin olarak kazanmalıyız. Kazandıktan sonra, düşmana hiç nefes aldırmadan İzmir’e gireceğiz. Böyle yapabilirsek kurtulmak mümkündür. Bu basit muhakeme ile vardığım esaslara göre, ana muharebe tertibi ile hazırlığa başladık.

Sakarya Muharebesi 1921 Eylülü ortasında bitmişti. Takip devam ederken hemen yeni bir ordu teşkilatına geçtik. Kütahya-Eskişehir muharebelerinde ve Sakarya Muharebesinde orduda grup teşkilatı vardı. Grup teşkilatını kolordu teşkilatına çevirdik. Gruplardan, mürettep birliklerden dört kolordu meyda­na getirildi. Süvarileri de bir kolordu halinde birleştirdik. Böylece, şimdi biri süvari olmak üzere, beş kolordum var. Süvari kolordusu, Türk ordusunun sayı olarak o zamana kadar görmediği bir süvari kıtası haline geldi. Dört tümenli olan süvari kolordusu Fahrettin Altay Paşa nın kumandasında. Her türlü si­lahı ile, topu ile mükemmel bir kıta. Evet, büyük bir süvari kuvveti meydana getirdik. O zaman, Mohaç’tan sonra en büyük süvari kuvvetini ben kullanıyo­rum diye çalım yapardım.

Takip sona erdikten ve kıtalar yerlerine yerleştikten sonra, elimizdeki kuv­vetlerden iki ordu teşkil ettik. 1. Orduya, ordu kumandanı olarak Anadolu ya Sakarya Muharebesinden sonra gelmiş olan Ali İhsan Paşayı gönderdiler, öteki ordu kumandanı Yakup Şevki Paşa idi. Söylediğim gibi, kati neticeli bir taarruz için gerekli hazırlık faaliyetinin içinde bulunuyoruz. Cephede bizim başlıca meşgalemiz bu. Hazırlık uzuyor. Zaman geçiyor. Bu müddet esnasında Ankara’da siyasi vaziyet, idaresi son derece müşkül bir hale geldi. Bizim ordu taarruz edemez, diyorlardı. Sakarya Muharebesini kastederek, “Ee, ne oldu, muharebe ettik de ne netice aldık? Düşman henüz Anadolu’nun ortasında bu­lunuyor” gibi sözlerle tekrar maneviyat bozucu bir hava yaratılmıştı.

Sakarya Muharebesinden çıktık eylülde. Taarruz yaptık 1922 Ağus­tosunda. Bir sene hazırlıkla geçti ve arada büyük bir muharebe olmadı. Şimdi, siyasi buhrandan bahsediyorum.

Siyasi buhran, içeriden dışarıdan yürütülerek Mustafa Kemal Paşa aley­hine, kumanda heyeti aleyhine ve ordu aleyhine körükleniyor, yürütülüyordu. Çeşitli tahriklerle yaratılan bu siyaset cereyanının maksadı, itimatsızlık yarat­maktı.

Orduya arzu ettiği güne kadar hazırlık imkânını vermek ve onu her türlü müdahaleden, siyasi cereyanlardan koruyarak himaye etmek, müdafaa etmek vazifesini, Mecliste ve memlekette Mustafa Kemal Paşa yapıyordu. Son de­rece güç ve ordu için son derece kıymetli bir çalışmaydı bu. Mustafa Kemal Paşa bunu, büyük bir şevkle ve tam tesirle yapıyor, ordunun, Garp cephesinin ve kumandanların sevk ve idaresine güveniyordu

Bu devrede, bu bir sene içinde benim iki işim var. Biri, muharebe ha­zırlığını yapacağım; ıkıncısı, orduya siyaseti sokmayacağım. Fakat orduya si­yasetin girmesi için bütün kapılar açık. Ordu kumandanlarım şahsiyet sahibi, kendilerine çok güvenen, herkesle çok teması olan insanlardı.

Ordu kumandanı olarak, Birinci Ordu Kumandanı Ali İhsan Paşanın idaresinde bidayette hiçbir güçlük çekmedim. Fakat orduya siyaset karıştırmak için yaratılan cereyanlar geliştiği ve bizim iyice hazırlanmak için gösterdiği­miz takat uzun sürdüğü için, bu devirde ihtilaflar oldu. Sakarya’dan hemen sonra kumandanlardan Kemalettin Sami Paşa ile aramızda bir küçük ihtilaf çıktı. Mesele aslında basitti. Yeni bir tümen kumandanının tayini meselesi. Fakat Sakarya Muharebesi ile büyük taarruz arasında ordu meselesi olarak, iç meselemiz olarak ne gibi hallerle karşılaştığımızı, siyasi cereyanların, kuman­danlar arasındaki anlaşmazlıkların nasıl tehlikeli durumlar yarattığını anlat­mak istiyorum. Bu bakımdan, Kemalettin Sami Paşa’nın kolordusuna inha ettiğim bir tümen kumandanını istememesi yüzünden kendisi ile aramızda çıkan anlaşmazlığa temas ettim.

Ordu teşkili esnasında bizim bir usulümüz vardı. Kumandan tayin edi­lirken, kimin emrine verilecekse, ona kabul edip etmeyeceği sorulurdu. Şimdi meseleyi biraz daha açık anlatayım. Milli Mücadele başladıktan sonra, birçok değerli insanlar Anadolu’ya ge­lememişler, İstanbul’da kalmışlardı. Milli Mücadele askeri safhada ilerledikçe, vakit vakit birtakım yeni subaylar ve generaller, gelip orduda hizmet etmek ar­zusunu gösteriyorlardı. Bunlardan küçük rütbeliler, kıtalara kolaylıkla yerleş­tiriliyor ve onlar kendilerinden evvel muharebeye katılmış olan arkadaşları ile süratle kaynaşıyorlardı. Büyük rütbeliler ve generaller için vaziyet daha nazik­ti. Çünkü, deruhte ettikleri vazife büyük vazifedir. O zamana kadar Anadolu muharebelerinde bulunmuş olan insanlara, İstanbul dan sonradan gelerek ku­manda etmek vaziyetine giriyorlar, işin nazik tarafı bu. Evvelce orduda tanın­mış, itibar kazanmış, daima iyi şöhret yapmış böyle bir kumandan geldiğinde, siyasi herhangi bir kusuru yoksa, Milli Müdafaa bu gibilerini almaya dikkat ediyor ve orduya kabul edeceği zaman Garp cephesinin kabul edip etmeyece­ğini soruyordu. Falan general geldi, filan tümene tayin etmeyi düşünüyoruz, mümkün müdür, kabul ediyor musunuz, diye bana sorarlardı. Ben de duru­ma göre, tümen kumandanı tayin edilecekse kolordu kumandanına sorardım. Alay kumandanı tayin edilecekse, kolordu kumandanı tümen kumandanına sorardı. Yarbay, albay, general, rütbesi her ne ise ve nereye tayin edilecekse böyle bir usul vardı, sorulurdu.

Kemalettin Sami Paşa’nın kolordusunda bir tümen kumandanlığı mun- haldi. Bu tümenin kumandanlığına ben, Salih Omurtak’ı tayin etmek istedim.


Salih Omurtak o zaman yarbaydı. İstanbul'dan gelmiş, umumi karargâha al­mışlar. Benim yanımda bulundu, sonra Fevzi Paşa'nın yanında bulundu. Daha sonra Mustafa Kemal Paşa’nın yanında çalıştı. Yanında çalıştığı amirlerinin itimatlarını kazanmış bir subay. Milli Müdafaaya sordum, bunu tümen ku­mandanı olarak verir misiniz, diye. Tasvip ettiler, verdiler. Ben ondan sonra Kemalettin Sami Paşa’ya, böyle düşünüyorum, tümen kumandanlığına inha edeceğim, itimadınız var mı, diye sordum. Kemalettin Sami Paşa çok mem­nun oldu. İhtiyacım var, çok istifade ederiz, dedi. 61. Tümen Kumandanlığına gelmesi ve onu toparlaması lazımdır mütalaasında bulundu. Peki dedim, in­hasını yaptım. Tayin ettiler. Salih Paşa, Garp Cephesi Karargâhına geldi. Bu anlattıklarım daha Sakarya Muharebesinden önce idi. Cepheye doğru hareket ediyoruz. Kendisine talimat verdim. 61. Tümene, Kemalettin Sami Bey in ku­mandasına gideceksin, dedim. O esnada bana, Kemalettin Sami Paşadan bir telgraf getirdiler. Salih Paşayı istemem, diyor. Hadise böyle çıktı.


Kemalettin Sami Paşa’ya cevap verdim. Sana sordum, ondan sonra inha ettim, geldi, oraya göndereceğim, bilinmeyen bir subay değil, muharebede bi­zimle beraber bulunmuş, bunlar ciddi işlerdir, bir gün öyle, bir gün böyle ol­maz, dedim. Kemalettin Sami Paşa kabul etmemekte ısrar etti. Biz muhare­beden çıktık, çok genç, bu vazifeyi yapamaz, diyor. Ben cevap veriyorum: O da muharebedeydi. Vazifeleri vardı. Amirlerine söyledim. Sana sordum. Kendisi buraya geldi. Bu nasıl muamele? Hiçbir makul sebep söylemeden tayin olun­muş bir insanı kabul etmek istemiyorsun. Böyle şey olmaz. Alacaksın bunu, dedim. Bunun üzerine, ısrar ederseniz istifamı kabul ediniz, diye cevap verdi. Ben, pekâlâ dedim, istifanızı kabul ettim, kumandayı Cemil Cahit Paşa’ya devredin, siz de buraya gelin, onu gönderiyorum.


Kemalettin Sami Paşa, istifa ettim dedi ve geldi. Salih Paşayı yerine yani 61. Tümen kumandanlığına gönderdim. Kemalettin Sami Paşa çok müteessir bir haldeydi. Gördüğü muameleden üzülüyordu. Oturduk, konuştuk. Böyle bir muameleyi kendisine nasıl yaptığımı öğrenmek istiyordu. Senin yaptığın muamelenin izahı mümkün mü? Bu orduyu ben nasıl kuracağım? Orduyu ha­zırlayacağız diye her tarafta adam arıyorum, sen biraz istirahat et, diye kendi­sini teselli etmeye çalıştım. Bir müddet istirahat etti. Son derece müteessirdi. Sonra bana geldi. Böyle bir mesele çıkardım diye beni bağışla, yaptım bir kere, dedi. Ben istifasını merkeze yazmıştım. Kendisini kolordunun başına gönde­recektim. Fakat bu defa ben başladım yalvarmaya. Fevzi Paşa’ya, başkuman- dana yazıyorum, böyle böyle oldu, Salih Bey yerine gitti, bırakın Kemalettin Sami Paşa da yerine gitsin, diyorum. Nihayet onlar da razı oldular.


Bu hadise, Kemalettin Sami Paşa'nın kulağında küpe kalmış. Hikâyenin bir de eğlenceli tarafı var. Şimdi onu anlatacağım

Ordu kumandanı Ali İhsan Paşa, bir gün karargâhında kolordu ku­mandanlarını, bazı turnen kumandanlarını toplamış. Konuşuyorlar. Havadan sudan bahsediyorlar. Fakat bugünlerde Ankara kaynıyor. Herkes tutturmuş, ne olacağız, ne yapacağız, düşmanı yeneceğiz, hazırlanıyoruz, şöyle yapaca­ğa böyle yapacağız diye bizi avutuyorlar tarzında konuşuluyor. Ankara'da hava böyle Fam bu şuada Ah Ihsan Paşanın karargâhında toplanırlar. Her Şey konuşulur, soz cephe kumandanına gelir. Onun hakkında da iltifat etmeye başlarlar. Kemalettin Sami Paşa söz alır:

"Bana bakın der, İsmet Paşanın ne yapacağı belli olmaz. Ben bu söyle­diklerinizin hiçbirine iştirak etmem. Ordu içinde böyle dedikodular çıktığını duyarsa çok müteessir olur.”

Müteessir olursa ne olur, gibi sözler söylenir. Bunun üzerine Kemalettin Sami Paşa;

Bana bakın, müteessir olursa ne yapacağını hiçbirimiz tahmin edemeyiz, hepimizi harcar” demiş.


Nasıl, demişler. Ben bilirim, cevabını vermiş. Neyse, biraz gülüşmüşler veya vaziyeti ciddiye almışlar ve sözü kapatıp dağılmışlar.


Kemalettin Sami Paşa ile nihayete kadar dost kaldık. Harpten son­ra Berlin’e sefir olup gitti. Kemalettin Sami Paşa emsali bulunmaz bir kah­ramandı. Fakat muharebede onu amir olarak idare etmek son derece güç bir işti. Fevkalade heyecanlıydı. Onu sükûnete getirip, kabiliyetlerinden istifade etmek meseledir. Ama bana çok itimadı vardı ve anlattığım hadiseden sonra çok iyi geçindik.


(Kaynak: Hatıralar / İsmet İnönü / Syf 256)


GUN GUN KUTULUS yazi.JPG