30 Nisan 1920 Cuma

1. TBMM meşruluğunu dış dünyaya kabul ettirmeye çalışıyor: Başkan Mustafa Kemal, Avrupa ve Amerika devletleri dış işleri bakanlarına birer nota göndererek Türk devletinin kaderini artık Büyük Millet Meclisi'nin temsil ettiğini, İstanbul Hükümeti'nin emir, fetva ve yükümlülüklerinin geçersiz olduğunu bildirdi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 17)


Meclis hakkında:


Ankara’ya bu devrim merkezine gelenler, olumsuzluklara aldırmayarak, her zaman yaptıkları olağan bir işe uğraşıyormuşçasına, yoksunluklara katlandılar, yakınmadan inançla mücadele ettiler. Kuvayi Milliyecinin bir tanımı da buydu zaten. ‘Karaoğlu Çarşısı’nın bir sokağına açılan hükumet binasının birer odasına sığınan ‘Bakanlıklar’da masa yoktu. Memurlar yazılarını gaz sandıklarının üzerinde yazıyor, mürekkep hokkası yerine fincan kullanıyorlardı. Devlet kayıtları, resmi defter yerine okul defterine yazılıyordu. Binasızlık nedeniyle, bakanlık olarak kullanılan yerler, son derece küçük ve yetersizdi. Bu sorunu aşmak için odalar tavana doğru ahşapla ortadan ikiye bölünmüştü. Böylece kat yüksekliği az da olsa, ikinci katına tahta bir merdivenle çıkılan iki oda elde edilmiş oluyordu. Bunlardan biri, örneğin alt bölüm ordu dairesi, üst bölüm levazım dairesiydi. Bir yerlerden bulunmuş bir tahta masanın, dört yanında dört memur birlikte çalışırdı. Yabancılardan oluşan bir kurul, Meclis’i ziyaret ettiğinde, milletvekilleri giyecekleri siyah takım elbiseleri olmadığı için ziyaretçilerle topluca görüşmemişlerdi. Yalnızca Milli Eğitim Bakanı Hamdullap Suphi’de (Tanrıöver) bulunan uygun bir elbiseyi sırayla giymişler ve günaşırı olarak görüşmeler yapmışlardı.


Ceyhun Atıf Kansu’nun halk ışığı, halk yönetim ustası, halk önderi, devrimci ve halkçı bir kalpaklı olarak tanımladığı Meclis Başkanı Mustafa Kemal, temsil ettiği kurumun ve içinde bulunduğu Ankara’nın yoksulluğuna uygun, yalın bir halk hayatı yaşıyordu. Sade ve temiz bir avcı ceketi, eskidikçe onarılan siyah çizmeler giyiyordu. Kurtuluş Savaşı boyunca belden kemerli, açık renk tek bir paltosu vardı. Aralık soğuğunda Ankara’ya o paltoyla gelmişti, 1921’de İnönü Kışında cepheye o paltoyla gitti, Ankara’nın üç kışında Büyük Millet Meclisi’inin balkonuna çıktığında gene o vefalı paltoyu giydi.


(Kaynak: Ülküye Adanmış Bir Yaşam 1 / Metin Aydoğan / Syf 304)


(Antep Savunması için 24 Ocak, 26 Mart, 29 Mart, 3 Nisan ve 17 Nisan 1920 gönderilerini inceleyebilirsiniz.)


Bu gönderinin tarihi 25 Nisan olmakla birlikte o tarih çok yoğun olduğu için bugüne alınmıştır.

Kılıç Ali anlatıyor:


Şehrin çıkışlarını kuşatan düşmanı atmanın tek bir yolu vardı. O da Maraş’taki nizamiye taburu ile seri ateşli bataryaları getirmek, şehir dışındaki bütün kuvvetleri Dülükbaba sırtlarında toplayıp Norman kıtasına bir baskın yapmak ve düşmanı dağıtmak…


Mustafa Kemal Paşa’ya yazdım. O’nun emriyle Maraş’taki 9.Alay’ın bir nizamiye taburu ile seri ateşli bataryaları Dülük’e emrime gönderdiler. Fransız kumandanına da şu ültimatomu verdim:


‘Efendi! İnsanlık dünyasını zalim ve mazlum diye iki sınıfa ayıran Birinci Dünya Savaşı, insaniyetin bütün milletlerini hür ve serbest bir hayat döneminden yoksun bırakmakla aşamalarını tamamlayacaksa, yeryüzünün doğal rengi yine kırmızıya boyanacak ve insanlığın mevcut nesillerinden yüz binlercesinin hayatını sona erdirecektir.


İstatistiklerin kayıtlarına göre Antep ve havalisinin Türk ülkesi olduğu halde, insan haklarına imza koyduğunu iddia eden Fransızlar tarafından zalim bir şekilde işgal edilmesi bilmem ki medeni dünydada ne kadar acı izlenimler bırakacaktır.


Efendi! İşgaller tarihinde, sizin işgaliniz en adi ve çirkin bir nitelik göstermektedir. En vahşi topluluklar bile saygı gösterdikleri ibadethaneleri medeni Fransız ordusunun, ibadet sırasında bombardıman etmesi, tüm Fransız halkının yüzünü kızartacak bir ayıptır.


Masum çocukları, zavallı kadınları korumaksızın şehri bombardıman eden bir ordu şan ve şerefe değil, aşağılanmaya layık bir sürüdür. Haksız ve izinsiz girmek istediğiniz Osmanlı şehirlerine sizi sokmak istemeyen Kuvayı Milliye’yi eşkıya diye adlandırmanız ne kadar gülünç bir şeydir bilir misiniz?


Vatan için savunma yapan bir millet eşkıya olmayıp, yakarak yıkarak masum insanları öldürerek gelen insanlar ancak eşkıya kabul edililirler! Saygılarımı kabul buyurunuz miralay bey!’


Durumumuzdan Paşa’ya aralıksız haber veriyordum. Milletvekili seçimlerinden Gazi belde halkı, büyük bir vefa ile beni milletvekili seçmişti. Meclis, beni izinli sayıyordu. 25-26 Nisan sabahı Antep’i kuşatan Fransızlar iki zırhlı ile şehre girmek istediler. Kahraman savunmamız düşmanı geri püskürttü. Civardaki Kuvayı Milliye kuvvetlerinin toplanması üzerine 27-28 Nisan sabaha yakın düşman mevzilerine şiddetli saldırıya karar verdik. Kolej’de yuvalanan Fransızlara bir ültimatom vererek 3 Mayıs 1920 günü saat 12’den önce kenti terk etmelerini ihtar ettim. Ültimatoma cevap alamadığım için topçu bombardımanına başladık ve yaptığımız saldırı başarıyla sonuçlandı. Antep’e hakim olduk.


Fransızların 9 Mayıs’ta Kilis’ten önemli bir kuvvetle Antep üzerine yürümekte olduklarını haber aldım. Düşman üzerine yürüyerek düşmanla karşılaştık. Çarpışma sonunda düşmanı geri çekilmeye mecbur ettik. Tam bu sırada Mustafa Kemal Paşa’dan aldığım telgrafta, yanıma alacağım kuvvetlerle Ankara’ya gitmem emrediliyordu.


(Kaynak: Kılıç Ali’nin Anıları / Derleyen: Hulusi Turgut / Syf 110)

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG