31 Aralık 1920

Birinci Kuvayı Seyyare ile Hükümet arasındaki ilişkiler kopuyor. Çerkez Ethem sorununda bugünkü gelişmeler: 1) Batı Cephesi Komutanı İsmet Bey, Meclis'in dünkü kararını Ethem'e bildirerek 1. Kuvayı Seyyare'nin başından çekilmesini istedi, kendi kişisel görüşlerini ve ricalarını da ekledi. Ordunun ona kurşun atmayacağı yolundaki görüşlere kapılmamasını istedi, çarpışmaya girerse ilerideki hizmet imkanlarını da kaybedeceğini anlattı. 2) Ethem Bey, buna verdiği cevapta, ordunun kurşun atmadan kendisine katılacağı yolundaki görüşünü tekrarladı, Hükümet'i tertip içinde olmakla, kendisini kıskanmakla suçladı. "Meclis, sizin sahte askeri şöhretlerinizi anlamış değil; bana kalsa, ne Mustafa Kemal Millet Meclisi reisi olurdu, ne de sen şimdi benim idamıma ferman okuyabilirdin ve ne de Ankara Millet Meclisi koridorlarındaki eşkal-i muhtelife silahlıları, o Mustafa Kemal diktatörlüğünü davet edebilirdi. Tarih bana az, size çok lanet edecektir" dedi. Önceki gün Meclis Başkanlığı'na çektiği telgrafı savundu. Teslim olmayı ve kuvvetlerinin başından çekilmeyi reddetti. Ethem, cevabında 1893'ten beri talim ve terbiye ile kazanılmış tek bir savaş olmadığını da ileri sürdü. 3) İsmet Bey, Eskişehir'den yayımladığı bildiride, Ethem ve Tevfik Bey'in Meclis kararlarına aykırı olarak halktan para topladıklarını, hükümetten aldıkları erzak ve paranın hesabını vermediklerini, kendi başlarına halka ceza verdiklerini, asker topladıklarını, istedikleri memurları görevden uzaklaştırdıklannı ileri sürdü ve bunların önleneceğini duyurdu. İkinci bir bildiride de Ethem ve kardeşlerinin isyan ettiklerini bildirerek 1.Kuvayı Seyyare' deki savaşçıların Ethem'in arkasından ayrılıp en yakın ordu birliğine teslim olmasını istedi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold, Curzon'a gönderdiği raporda, İstanbul Hükümeti'nin her zamankinden daha güç durumda bulunduğunu, Ankara'ya yollanan kurulun haşan sağlayamadığını, milliyetçilerin yumuşadığını, yüksek komiserlerin Türk maliyesini fiilen kontrol altına almaları talimatı aldıklarını, mali güçlüklerin İstanbul Hükümeti'ni Sevr'i onaylamaya götürebileceğini ve genel durumun pek karanlık olduğunu bildirdi. Curzon'un talimatı: Barışın yürürlüğe girmesinden sonra İtilaf Devletleri'nin askeri komisyon hakkında gayri resmi görüşmeleri.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Okulda derslerimiz başladı. Cudi Bey adındaki müdürümüz ayrılmış, Ali Haydar Bey isminde yeni bir müdür gelmişti. Bu zat aynı zamanda orta sınıflara tarih dersine giderdi. Bir ay geçmeden okulda disiplin kalmadı; yemeklerde bozuldu. Biz yüksek sınıf öğrencileri birkaç kez müdüre giderek şikayette bulunduk Son gidişimizde “Efendim hiçbir netice çıkmıyor, hiçbir şey düzelmiyor” dediğimiz için bizleri odasından dışarı çıkardı. Orta sınıflardan iki öğrenci her gün birkaç kez müdürün odasına girer çıkardı. Biz bunlara espiyon gözüyle bakardık. Hatta arkadaşlar arasında daha kötü söylentilerde olurdu. En sonunda dayanamadık; Maarif Vekilliğine okulun durumu üzerinde ve müdür hakkında bir şikayet dilekçesi verdik. Benim yazdığım dilekçeyi on iki arkadaş imzalamıştı. Müfettişler geldi soruşturma yapıldı, hesaplar ve defterler incelendi ve sonunda disiplin cezası niteliğinde olarak müdürün maaşından bir haftalık “ kıstelyevm” (yani kesinti) yapıldı.


Eh artık umutlu idik, okul düzelecekti. Fakat ne gezer! Aramızda “Laz Haydar” diye andığımız müdür (meğer İstanbul’da Yüksek Öğretmen Okulunda öğrenci iken onu arkadaşları da böyle çağırırmış; bunu aylar sonra Konya Lisesinde cebir öğretmenimiz rahmetli Hüsnü (Uluğ) Bey’den duymuştuk) zulmünü arttırdı. Özellikle “bütün talebe namına” diyerek dilekçeyi imzalamış olan öğrenciler hakkında, olmadık bahanelerle suçlamalar yaratıyor, cezalar veriyordu. Kendisini Maarif Vekaletinde Orta Tedrisat Umum Müdürü Kazım Nami Bey adında bir zatın tuttuğu söylenti halinde etrafa yayılmıştı.


Biz bu zulme daha fazla dayanamadık. Bir gün gizlice sınıflardan birinde toplandık. Bu toplantı günümüzde Üniversitelerde “Forum” dedikleri türdendi. Durumu gözden geçirdik. Sonunda Maarif Vekilliğinde bir sonuç alma olanağı bulunmadığı, doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisliğine başvurmak gerektiği sonucuna vardık.


Ben gözlerimle görmüştüm ki, bu Meclise halktan herkes başvurabiliyordu. Orası yalnız yasama organı değil , aynı zamanda hatta daha çok bir yürütme organı gibiydi. Hiç unutmam sekiz madde halinde bir dilekçe kaleme aldık, okuyup uygun gördük ve dağıldık. Bunu ben temize çektim; bütün arkadaşlar birer birer imzaladı. Dilekçenin altına her öğrencinin sınıfı ve numarası da yazılmak üzere elliden çok imza atılmıştı. Dilekçenin sekizinci harfi harfine şöyleydi “ Bu şikayetlerimiz Maarif Vekili Celilesine arz edildi ise de hiçbir netice hasıl olmamıştır.”


Arkadaşların öyle uygun görmesi üzerine ben Büyük Millet Meclisi binasına giderek dilekçeyi Başkatip Recep Bey’e verdim. Recep Bey şöyle bir okudu ve “Bu istida Reis Paşayı Meclis Reisi sıfatıyla değil, İcra Vekilleri Heyeti Reisi sıfatıyla alakadar eder. İcra Vekilleri Kalemi Mahsusuna götür.” Dedi ve dilekçenin altına, her zaman kullandığı kalın kırmızı kalemle “Kalemi Mahsusu Müdürü Hayati Beyefendiye” diye yazıp imzaladı ve bana geri verdi.


İcra Vekilleri Heyeti, yani Bakanlar Kurulu Ankara’nın o günkü ve bu günkü Hükümet Konağındaydı. Hayati Bey'i evvelce çok kez Mecliste görmüştüm. Gittim durumu anlattım. Dilekçeyi okumadan “ Peki kalsın, Paşa Hazretlerine arz ederim” dedi. Bende sevinerek okula dönüp durumu arkadaşlara anlattım. Bizce müdürün alınması veya başka yere kaldırılması artık gün meselesiydi.


Ne boş umut!


Meğerse Hayati Bey dilekçenin baş maddelerini okuyunca bunun Maarif Vekaletini ilgilendirdiğini görerek, altına doğrudan doğruya “ Maarif Vekili Rıza Nur Beyefendiye” yazıp dilekçeyi oraya göndermiş. Rıza Nur Bey de bunu okuyunca, bir halk deyimiyle küplere binmiş. Nasıl olur da lise öğrencileri bir vekili T.B.M.M. Başkanlığıma şikayet edebilirmiş? Aslında haklı. Fakat zulüm gören biz öğrenciler bu en son çareye başvurmuşsak “ Bunda her halde bir bit yeniği olsa gerek” diye de düşünebilirdi. Ne var ki onun ruhu böyle babacan bir insanlık niteliğinden yoksundu.


Bir gün okulumuza Ankara Maarif Müdürü Hilmi Bey’in başkanlığında bir kaş kişi geldi. Bunlar Müfettişmiş. Sabahtan akşama değin, dilekçede imzası bulunan elli öğrenciyi birer birer sorguya çektikten sonra – içlerinde benim de bulunduğum – on iki kişiyi arayıp ertesi günü Maarif Müdürlüğüne gitmemizi söylediler.


Gittik. Ellerimize birer kağıt vererek bir takım sorular sordular. Soru, ama ne soru! Meğerse bizim müdür İlk şikayet dilekçesine imza koyan on iki kişi için “ Hep bunlar karıştırıyor. Bunların hepsi Bolşevik” demiş. O tarihte bu günkü gibi “ Komünist” denmez, “Bolşevik” deyimi kullanılırdı. Soruları doğrudan doğruya vekil Rıza Bur Bey’in tertip ettiğini bize Maarif Müdürü açıklayarak dosdoğru cevap vermemizi söyledi. Kağıtları aldık; dediğim gibi neler neler sorulmuyordu ki: “Sosyalizm ne idi? Ne zamandan beri Bolşevik olmuştuk? Kimlerle ve nerelerde toplanıyorduk?“


Hepimiz ne yazacağımızı şaşırdık. Bu da nereden çıkmıştı? Müdürün bu denli bir alçaklık yapacağı aklımıza gelmediğinden, ben kendimce bunu Mecliste de antipatik bulduğum vekil Rıza Nur Bey’in evhamına yormuştum. Çok iyi hatırlıyorum şuna benzer bir cevap yazdım: “Hak aramanın ve şikayette bulunmanın Bolşeviklik demek olduğunu bilmiyordum. Sosyalizm ve Bolşeviklik bugün Rusya’da tatbik edilen devlet idaresidir. Fakat bunun me biçim bir idare olduğunu bilmiyorum. Hiç kimse ile bu yolda bir toplantıda bulunmadım. Yalnız arkadaşlarla Müdür Beyi şikayet etmek için bir defa mektepte toplandık. Başka hiçbir şey bilmiyorum”


Ben o zaman Bolşeviklik ve sosyalizm hakkındaki bu üstünkörü bilgiyi Meclisteki memurluğum sırasında, Kazım Karabekir Paşa’dan gelen bir telgraf üzerinde kürsüde konuşan mebuslardan öğrenmiştim. Bizim arkadaşlardan çoğu bu kadarcık de yazamamışlar.


Bir kaş gün sonra okula “ landon” dedikleri fayton arabasıyla (o tarihte bakanlık otomobilleri yoktu) Maarif Vekili Rıza Nur Bey geldi. Yukarı kat holde, dilekçede imzası bulunan öğrencileri topladı ve kendisi bir karar okudu: Yüksek sınıflardan ilk dilekçede imzası olanlardan altı öğrencinin okuldan kesin olarak çıkarılmasına, içlerinde benim de bulunduğum öteki altısının “Konya Sultanisine nefyedilmesine” ve bütün diğerlerine de birer “tektir’i aleni” cezası verilmesine karar verilmiş. Bizler de tard edilecekmişiz ama çalışkan olduğumuz için bu defalık affedilip başka liseye nakledilmişiz. (Sonradan öteki arkadaşları da affedip kimisini Kastamonu Lisesine, kimisini de öğretmen okuluna gönderdiler.)


Maarif Vekili Rıza Nur Bey elindeki kağıdı, yani bizim hükümlülük kararımızı kendisi okudu ve okuyup bitirdikten sonra da bağırıp çağırdı.” Müdüre mutlak itaat lazım geldiğini, icap ederse bütün talebeyi kovarak başka yerden talebe getirteceğini” söyledi ve ayrılıp gitti.


Ne hazindir ki Yozgat Lisesinden beri Milli Mücadele ile yakından ilgilenmeyi, kendileri hava, su, ekmek kadar gerekli bir ihtiyaç halinde gören daha bir kaş ay önce o kutsal mücadeleye eylemli olarak katılmak için Kuvayi Milliyeye başvuran ve – kabul edilince – gidip sonra yaralı ve gazi olarak okula dönen hemen bütün ülkücü liseliler, şimdi ceza görenler arasında idi. Buna karşılık müdüre dalkavukluk edenler , ispiyonluk yapanlar el üstünde tutuluyordu.


Acaba hayatta da hep böyle mi olacaktı


BİR LİSE ÖĞRENCİSİNİN MİLLİ MÜCADELE ANILARI / HIFZI VELDET VELİDEDEOĞLU /112-113-114-115-116-117—118


23 Nisan 1920’de Mustafa Kemal Paşa Mecliste yaptığı konuşmada, “Panislamizm… Panturanizm siyasetinin başarılı olduğuna ve dünyayı uygulama alanı yapabildiğine rastlanmamaktadır. Irk farkı gözetmeksizin bütün insanlığı içine alan, cihangir devlet kurmak hırslarının sonucu da tarihte bilinmektedir. Bizim aydınlık ve uygulanabilir gördüğümüz siyasal yöntem, milli siyasettir… Milletimizin sağlam, mutlu ve kararlı yaşayabilmesi için devletin tamamen belli bir siyaset takip etmesi ve bu siyasetin iç teşkilatımıza tam uyumlu ve dayanır olması gerekir. Milli siyaset dediğim şudur: Milli sınırlar içinde her şeyden önce kendi kuvvetimize dayanarak varlığımızı koruyup, millet ve memleketin gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak… Gelişigüzel ulaşılamayacak istekler peşinde milleti uğraştırmamak ve zarara sokmamak…Uygar dünyanın uygarca ve insanca davranışını ve karşılıklı dostluğunu beklemektir.” Diyerek milli bir politikadan söz etmektedir. Ancak bu Turancılık değildir. Yeni Gün’de milli bilinç oluşturmaya çalışırken kullandığı Türkçülük, milli devlete ulaşmaya dönüktür.


Osmanlı Türklerinin bağımsızlık günü olarak kabul edilen, Osman Gazi’ye Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’tan davul ve bayrak (sancak) geldiği veya Osman Gazi adına Karacahisar’da hutbe okunduğu gün için Yeni Gün sayfalarını “ halkın itibar edebileceği bir adettir” diye ayırmıştır. Fakat Yeni Gün, böyle bir günü mensup olduğu millet ve devletin büyüklük ve şanından söz etmeye sebep olacağı için dikkate almaktadır. “Yoksa tarihin Türk’ü esir diye kaydettiği bir zaman yoktur. Bütün dünyaya meydan okuyan bir mücadele içinde olan Anadolu’da, her hangi bir bağımsızlık bayramı yapılabilirdi. 600 yıl kadar önceye uzanan bir olayı değil, Türklüğü Ergenekon’dan çıkaran efsane tercih edilmektedir. Osmanlı Devletinin kuruluşu, asırlarca süren iniş çıkışlarıyla insanlık dünyasına kök salmış bir devletin, aynı cinsten bir anlayışın, Türklüğün devamıdır. Öncesi bağımsızlık olan Türklüğün, bağımsızlık vadisinde yol almasıdır. Anadolu’da mücadele eden insanlar, aynı bağımsızlığın devamı için uğraşmaktaydı. Anadolu Osmanlı’dan önce de Türk’tü, şimdi de Türk, yarın da Türk olacaktı. Bu millet Bağdat’ta ne idiyse, Karacahisar’da adına hutbeler okuttuğu, Viyana surları önünde görüldüğü zaman da o idi. Şimdi milli bağımsızlık ve İslamiyet’in onurunu savunan kutsal bir mücadele içinde de odur. “ Bugün Osman Gazi’nin şahsında Türklüğün anane, şeref ve izzetini selamlamamız daha uygundur” diyen Yunus Nadi, Ankara’daki “Katolik Ermenileri, Hıristiyan Türkler” olarak değerlendirmektedir. Kanıt olarak da karakter ve dillerini göstermektedir.


Yeni Gün, Osmanlı’nın bağımsızlık günü diye kutlanan günü, ilk anlarını tarihin bile tespit edemediği Türk istiklalinin son aşamasının dönüm günü olarak algılar. 1283 tarihinin Anadolu birliği ,ç,n son devirlerin bir harekatı diye karşılar. “ Turan, Kızıl Elma yoluna Türk yiğitleri, bu giden gelmez diyarının, tarih denilen serseri seyyahından önce çıkarmıştır. Bu hazin ve facialı günlerde de, bu kurtuluş yolcularını, silahları omuzlarında, sabırlı ve dayanıklı birer gurbet, gönülleri hasret içinde karşılamaktadır. Türk’ü bağlayan bir ruh, Türk toplumunu yaşatan bir bünye vardır. Anadolu köylüsü sınırsız devlet kuvvetiyle kendi kuvveti arasında hukuki ayrıcalıkları olan bir sınıf tanımaz. Sonra dil ve ruh birliği vardır. İşte bu sosyal evrime uymasıdır ki, Türk’ü fizik ötesi bir güçle her uçurumun kenarından çekmiştir. Türk’e güç ve hayat veren bu sır, onu tarih gözünü kapayıncaya kadar sürükleyecektir.


Bugün Trakya’da, İzmir’de ve her yerde hala kurumayan ılık Türk Kanında sihirli bir bağımsızlık ateşi vardır. Türk birliği tezi yavaş yavaş şekil kazanmaktadır.


Demez taş, kaya yürürüz yaya

Türk’üz gideriz, Kızıl Elma’ya


KURTULUŞ SAVAŞI’NDA ANADOLU’DA YENİ GÜN / NURETTİN GÜLMEZ / 262-263-264


Kütahya’da iken Mustafa Kemal Paşa’dan bir telgraf aldım. Büyük Millet Meclisi Kütahya’ya gelip dönen heyeti dinlemiş, Ethem ve kardeşlerine Kuvayi Seyyarenin başından çekilerek bir kenarda oturmalarının teklif edilmesine, aksi taktirde memleket ve ordunun selameti namına gereken tedbirlerin alınmasına karar vermiş. Mustafa Kemal Paşa bana bunu bildiriyordu. Ben, Kütahya’dan harekete geçmeden önce Ethem’e telgrafla son ikazda bulundum. 31 Aralık tarihli telgrafım şöyledir.


Ethem Beyefendiye Kütahya 31 Aralık 1920


1 . Garp cephesine ve Büyük Millet Meclisi’ne gönderdiğiniz telgrafname üzerine infisaliniz hakkında aldığım 39.1.36 tarihli emirnameyi diğer bir telgrafla tebliğ ediyorum. Muhaberat artık resmi ve kati bir şekilde cereyan ettiğinden hissiyat ve mütalaatı şahsiyenin mevkii kalmamıştır. Bununla beraber münhasıran kendiliğimden olmak üzere mütalaatı hususiyemi iblağ etmeyi bir vazife addediyorum, Bu mütalaatım ikinci maddede yazılmıştır.


2 . Bir buçuk aydan beri sizlere türlü türlü vesveseler ilga olunduktan sonra, siyaseten de herkes türlü türlü istifadelere yeltendi. Bu gibi ihtilaflarda ya insan büyüğünün sözüne mutavaat ve emniyet eder, veyahut inat neticesi mukavemet ve müsademeye müncer olursa talih de oyunda muvaffakıyet ihtimalini hesap ve muvazene eyler. İnat ve mukavemet hususunda evvela Ankara’da tertibatı siyasiyeye girişildi. Cephede emir ve kumanda, itaat ve inzibat keyfiyeti hükümetin bir meselei siyasiyesi şeklinde getirildi. Sonra diğer cephelerde bulunan Kuvayi Milliye rüasasının iştirakine hafi bir surette müracaat olundu ve ordu dahilinde propagandanın tesiratına güvenildi. En nihayet harekatı katiyeye girişilmesine hem hükümetin karar veremeyeceği, hem de kafi kuvvet bulamayacağı zannolundu. Onlar yanlış ve muzır tedbirler idi. Hepiniz ve akıllı olan Reşit Bey, bu tedbirlerin isabetsiz ve yanlış olduğunu takdir etmediniz. Bu gidişle kardeşler arasında kan akması gayrikabili içtinap görünüyor.


Büyük mücadelelere girişmiş zevatta hayat korkusu olamaz. Fakat her hangi bir mübarezenin asbabı muvakkayiyetini kablelvuku muvazene etmek iktiza eder. Ordunun size kurşun atmayacağı ve bazı kıtaatın size iltihak edecekleri hakkında ihtimal aldığınız teminata itimat etmeyiniz. İdareniz altındaki hakiki kuvvetlerin miktarı malum. Beş bin miktarında olduğu mesmu olmakla beraber, on bin hesap ediyorum Kuvayi Milliye’yi lağvettiğimiz ve ele geçecek rüesa ve efradın hayatları tehlikede iğfalatı ile herkesin mal ve canını müdafaa kaygısına düşerek ciddiyetle yemin ettirdiği ve külliyetli topçu ve piyade cephanesi iddihar ettiğiniz kabul edilmiş, velhasıl bu faraziyat en geniş mikyasta tutularak lazım gelen tedbir ittihat olunmuştur. Hiç kimse size bu kadar açık kardeşlik yapmadı. İşte ben, vaziyeti bu suretle hulasa ettikten sonra, Büyük Millet Meclisi’nin kararı veçhile münasip gördüğünüz şekil ve tertipte Kuvayi Seyyare başından çekilmenizi hem şerefiniz, hem de Kuvayi Milliye mensupları için faydalı addediyorum. Bugün başka çare-i hal kalmamıştır.


Bu defa şifahen görüştüğümüz zaman ne kadar açık surette beyanı fikir ettimse, bu defa da yazı ile aynı vuzuh ve samimiyetle hakikati söylüyorum. Bu telgrafımın mürettep veya pazarlığa vesile addedilmesi yanlış olur. Baki son selam.


Garp Cephesi Kumandanı

İsmet


İSMET İNÖNÜ HATIRALAR / 228-229

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG