31 Mayıs 1920 Pazartesi

Bolu'dan hareket eden Binbaşı Nazım Bey komutasındaki milli kuvvetler, Mudurnu ve Gerede'ye girdi. Böylece, 13 Nisan'da başlayan Birinci Düzce ayaklanması bastırılmış oldu. İsyancılar, bugün geri alınan Gerede'yi 21 Nisan'da işgal etmişlerdi. İkinci Düzce ayaklanması 8-28 Ağustos tarihleri arasında olacaktır.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 64)


Ankara Maliye Bakanlığı, Hükümet'ten, 1914 yılı 21 Temmuzunda ilan edilen genel seferberlik kararnamesinin yürürlükte olduğuna ilişkin bir karar istedi. 8 Haziran'da, istenen kararname çıkacak, böylece dış borçlar ve bunların faizlerinin ödenmesi yolu hukuken de kapatılmış olacaktır.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 64)


Anadolu Olağanüstü Genel Müfettişi Zeki Paşa, Alemdar gazetesinde yayımlanan demecinde "Barış şartları o kadar ağırdır ki, milli kuvvetlerin bastırılmasını, ilerisini düşünerek yavaştan almak zorunluluğu vardır" dedi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 64)


Başbakan Venizelos, Yunan Parlamentosunda, Yunanistan'ın, barış şartlarını dünkü Türk imparatorluğuna kabul ettirecek güçte olduğunu, Müttefiklerin yardımına sığınmalarına lüzum bulunmadığını söyledi. Bu sözleri, sürekli alkışlarla karşılandı.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan / Syf 64)


Halide Edip Ankara günlerini anlatıyor: (28 Mayıs’taki bölümün devamıdır.)


Yine bu sabahların birinde, Çiftlik’e girerken Karabaş’ın sesini duymadım. Ertesi sabah, meçhul bir adam tarafında kurşunla öldürülmüş olduğunu öğrendik. Aynı hafta içinde altı aylık yavrusunu da meçhul bir adam zehirlemiş. Tabi bizim durumumuzun da ne olacağı belli değildi.


Mücadele Kuvvetleri’nin tek güçlü olduğu yer, bu ara Mudurnu idi. Orada, Bolu’dan gelen hücumlara Binbaşı Nazım idaresindeki kuvvet karşı koyuyordu. Binbaşı Nazım’a Selanik’ten eski İttihatçı Binbaşı İbrahim de katılmıştı. Çok vatansever ve alçak gönüllü bir adama benziyordu. Mudurnu köylülerini bizim lehimize çevirmeye muvaffak olabilmişti. İşte, tek ümit noktamız buydu. Ama taarruzlar dinmedi, Bolu ile Ankara arasındaki köyler birer birer ayaklanmaya başladılar. Bunlar hep öldüren, yakan ve savaşan küçük güruhlardan ibaretti.


Bir sabah Dr Adnan geldiği zaman dedi ki:


‘En tehlikeli geceyi geçirdik. Hemen bütün teller kesildi. Yakından silah sesleri geliyordu. Ortalıkta bir panik havası var.’

O günlerde Karargah’ın etrafına bir sürü at getirildiğini gördüm. Bunların ne için olduğunu sorduğum zaman:


‘Belki Ankara’yı terk etmek ve Sivas’a gitmek zorunda kalırız. Senin için bir araba hazırlatıyoruz.’ Dediler. Ben araba istemediğimi ve gitmeyeceğimi söyledim. Ama bu sırf cesaretten ibaret değildi. Bütün vaziyeti düşünmüştüm. Eğer yüzde bir şansımız varsa, o da Ankara’daydı. Orada kalmakla sadece ölümden kurtulabilirdik.


O akşam, Dr. Adnan, Mustafa Kemal Paşa’nın kendisine beni araba ile göndermek teklifinde bulunduğunu söyledi. Ben:


‘Halk tarafından parçalanmaktansa, zehir alır ölürüm.’ Dedim. Dr Adnan üstünde bu günlerde daima kuvvetli bir zehir taşıyordu. Yine o günlerde kardeşimden aldığım bir mektuptan, oğullarımın Ekim ayında Amerika’ya gitmelerinin temin edildiğini öğrendim. Biraz memnun oldum.


(Kaynak: Türk’ün Ateşle İmtihanı / Halide Edip Adıvar / Syf 159)


Vatan Yolunda kitabında Yakup Kadri İstanbul’da İkdam Gazetesi’nde yazarken yaşadıklarını anlatıyor:


(Kaynakta tam tarih verilmemektedir.)


Bir gece İkdam gazetesi yazar ve memurlarıyla Vakit gazetesi sahip, mesul müdür ve yazı işleri heyeti bir anda tevkif edilip Nemrut Mustafa Divanı Harbine sev edilecektik. Hiç unutmam: Yahya Kemal o akşam da bana uğramıştı, sohbete dalmıştık. Birde içeriye iki sivil polis memurunun girdiğini gördük. Bunlardan biri: ‘Yakup Kadri Bey hanginiz?’ diye sordu ve ‘benim’ demem üzerine beni acele ile alıp götürdüler. Suçum neydi bilmiyorum. Zira o sıralarda benim imzam İkdam’da yalnız bir roman tefrikasının üstünde görünüyordu ve bu roman siyasi bir mahiyeti de taşımıyordu. Adı Kiralık Konak’dı.


Kendi kendime ‘sebep aramaya ne hacet?’ Dedim, eğer benni asmaya karar verdilerse 3 ay evveline kadar Milli Mücadele yolunda yazdığım yazılar kafi birer idam sebebi teşkil etmez miydi?


Buna rağmen gariptir ki fazla bir korku duymuyordum. Yalnız, beni ertesi sabah evde boş yere bekleyecek olan annemi düşünüyordum. BİR DE SANIRIM, VATANIN KURTULUŞUNU GÖRMEDEN ÖLECEĞİME ÜZÜLÜYORDUM.


Süngülü neferlerin önünde, Bekirağa bölüğünün üst kat odalarından birine adeta itilircesine girdiğim vakit bütün bu endişeli mülahazalar, yerlerini derin bir teslimiyete terk etmişti. Bu esnada bizim bütün İkdam arkadaşları, idare memuru Mahmut Bey ile, başyazar Tahir Lütfü ve Mahmut Bey süngüler arasında bulunduğum odaya girmesinler mi? İtiraf ederim ki bunun üzerine geniş bir nefes almıştım. Hele biraz sonra bekleme salonu, sevimli dostum Asım Us olmak üzere Vakit gazetesinin mesut müdürü ve yazı işleri heyetiyle dolunca bu kanaatim büsbütün kuvvet bulmuş oldu: Mutlaka her iki gazetede de Anadolu harekatına dair bir havadis neşredilmişti.


Saat gecenin onu oldu. Neferler bizi bir manga halinde önlerine kattılar ve Divanı Harb Mahkeme salonuna soktular.


Bu Divanı Harp Heyeti’nin Nemrut vasfını taşımasına rağmen hiç de korkunç ve heybetli bir görünüşü yoktu. Birtakım semiz ve hantal vücutlu emekli albayla, oturdukları koltuklarda cansız ve hareketsiz birer yağ ve et yığını halindeydi. Yorgun yüzlerine şimdiden bir derin uykunun mahmurluğu çökmüş gibiydi. Bunların ortasında yegane hayat eseri gösteren yalnız reisleri Mustafa Paşa idi. Lakin o da öyle çelimsiz ve ufak tefek bir adamdı ki takındığı nemrutluk ünvanına hiç yakışmıyordu. Her birimize ayı ayrı baktı ve ‘İçinizde Yakup Kadri kimdir?’ dedi.


Ben ayağa kalkınca beni kürsünün önüne çağırdı ve İkdam gazetesinde bir sütun gösterdi. Bu Ali Fuat Paşa’nın Eskişehir’de kazandığı bir askeri muvaffakiyete dair kısacık bir haberdi ve yazı işleri müdürü bu haberi verirken Ali Fuat adının sonundaki Paşa unvanını bir giyme içine almayı da unutmamıştı. Yalnız sanırım 36 puntoluk harflerle gösterişli başlık koymak gafletinde bulunmuştu.


Nemrut Mustafa ‘Anladın mı şimdi işin vehametini?’ dedi.


Ben hiçbir şey anlamıyordum. Şaşkın şaşkın yüzüne baktığımı görünce bana şu garip izahı bulunmak lüzumunu hissetti:


‘Ali Fuat denilen bu asi askeriden ihraç olmuş ve idama mahkum olmuştu. Ona paşa demekle padişahımıza karşı koymuş oluyorsunuz. Bundan başka, Anadolu asilerinin zaferinden bahsetmekle harbin daha uzun müddet devamına yol açıyorsunuz. Yeter gayri bu İttihatçı oyunları’


Cevap verdim: ‘Ben gazetenin bu taraflarıyla meşgul olmam. Hatta gazete idarehanesine günde ancak yarım saat uğrar yazımı verip giderim. Beni ancak bu yazılarımla mesul tutabilirsiniz.’


‘Kimdir bu havadislerle meşgul olan?’


‘Yazı işleri müdürü’


Bizim yazı işleri memuru ise Hürriyet ve İtilafçı Yusuf Kenan’dan başka biri değildi. Nitekim hepimiz serbest bırakılıp o Yusuf Kenan’la Vakit gazetesinin yazı işleri müdürü Enis Bey birkaç ay hapse mahkum edilmişti ve bu suretle dağ doğura doğura fare doğurmuştu.


Şu halde diyeceksiniz bu kadar hafif bir basın suçunu yargılamak için bir Divanı Harb Heyeti neden böyle bir gece yarısı duruşmasına lüzum görmüştü? Onu da sonradan anlayacaktık. Meğer bu heyet üyeleri, başta Nemrut Mustafa olmak üzere, gece içtimaları için iki misli ödenek alırlarmış!


(Kaynak: Vatan Yolunda / Yakup Kadri Karaosmanoğlu / Syf 73)

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG