31 Ocak 1921

Antep Kuvayı Milliyesi'nin gece (30/31), Fransız çemberini yarıp çıkma hareketi

başarısızlıkla sonuçlandı. Saldın hem içerden, hem dışardan yapılacaktı.

Dışarıdan beklenen hareket olmayınca, Ôzdemir Bey komutasındaki bin kişilik

milis kuvveti, çemberi yarmak için ay ışığı ve daha sonra yağmaya başlayan

kar altında Fransız askerleriyle boğuşmaya başladı. 100'den çok ölü,

200 yaralı verildi. 20 Aralık'ta yapılan yarma hareketi de başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Antep ileri gelenleri, İkinci Kolordu Kumandanlığı'na gönderdikleri

mektupta, Selahattin Adil Bey'i sözünde durmamakla, Antep'e yardım etmemekle suçladılar, onu Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na şikayet edeceklerini

bildirdiler. Mektupta "Memleketi kurtarmak için son üç gün içinde

gelmezseniz milletin demir pençesinden yakanızı kurtaramayacaksınız" denildi.

Hükümetin Tevfik Paşa'ya yazdığı, Padişah Meclis'i tanırsa ödeneğinin verileceğine

ilişkin mektup, bazı mebusların sert tepkisine sebep oldu. Erzurum

Mebusu Hüseyin Avni Bey, Hükümet'in yazışmaları önceden Meclis'e getirmesini

istedi. Mustafa Kemal, Meclis'te hafiye olduğunu ileri sürünce bazı

mebuslar bunun kim olduğunun açıklanmasını istediler. Sert tartışmalar sonunda

Hükümet güven oylamasına gitti ve mevcut üyelerin tümünün güven

oyunu aldı. Tevfik Paşa, İzzet Paşa'nın dünkü

telgrafına cevap vererek TBMM'nin yaptığı anayasanın geçersiz olduğunu

savundu.


Hükümet'in, bir başkent yeri saptanması için kurulan komisyonda üç mebusun

görev alması ile ilgisi yazısı Meclis'te gerginlik yarattı. Mebuslar,

şimdi bunun sırası olmadığını, yeni bir başkent aramanın İstanbul'dan vazgeçmek

anlamına alınabileceğini ileri sürerek Hükümet'in 28 Kasım tarihli

kararına itiraz ettiler. Konu, sonuçlandırılamadan kaldı.


İkdam' da Yakup Kadri'nin başyazısı: İstanbul basını, bir ikisi dışında,

türlü engellere rağmen milli iradeyi temsile ve tebliğe çalışmıştır.


Nutuk’tan/


Efendiler, sizi yormazsam Tevfik Paşa’nın bu telgrafa verdiği cevabı da bilginize sunayım:


İstanbul, 31.1.1921

Ankara’da İzzet Paşa Hazretleri’ne

İlgi : 30 Ocak 1921.


Hepimizin hükümlerini korumaya yemin ettiğimiz Kanun-i Esasi’ye aykırı esaslı değişiklikler yapmanın ve bunu kabul etmenin, kanunun açık hükümleri ile ne derece bağdaşacağı düşünülmeye değer. Bu konu, ancak Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin…


vasıtasıyla gönderdiği telgrafta bildirilen ve bizce de gerekli bulunan değişikliklerin İtilâf Devletleri’ne kabul ettirilmesine çalışılıp, inşallah bu sonuç elde edildikten sonra usulüne göre çözülecek iç meselelerdendir.


Aksine bu tutum, dünkü telgrafımızda da açıklandığı üzere, konferansa kabul edilmememize ve İstanbul’un derhal Osmanlı hâkimiyetinden çıkarılmasına ve Yunanlıların dâvâsına karşı savunmasız kalmamıza, belki de onların haklı görülmesine yol açacaktır.


Telgraflardan, bir noktanın iyi anlaşılmadığı sonucuna varıyoruz. Konferansa, sizin ve bizim diyerek iki hey’et gönderileceğinin nereden çıkarıldığı anlaşılamıyor.


Dâvâ aynı, savunma yolları da aynı olduğuna göre, Konferans’a gönderilecek hey’et üzerinde de bir görüş birliğine varılırsa, oraca tayin edilecek delegeler, İtilâf Devletleri’nin tanımakta olduğu hükûmetin ilâve edeceği delegelerle birlikte gidince, hey’et birlik ve beraberlik içinde, gerekli yetkiye de sahip olur ve çekinmeden birlik hâlinde millî dâvâyı savunur.


Bu gereğin oraca da takdir buyurulduğu, delegelerin İtilâf Devletleri’ne tanıttırılmalarını bizden istemeleriyle anlaşılmıştır.


Tebliğ olunan nota ve beyanlarımız açıkça göstermektedir ki, İtilâf Devletleri, Anadolu delegelerini Londra Konferansı’na yalnız olarak kabul etmemektedir. Bunlar, Hükûmet delegeleriyle birlikte bulunmak suretiyle kabul edilecektir. Böyle ayrılık sürdürülecek olursa, büyük bir ihtimalle hiçbir tarafın delegeleri kabul edilmeyecektir.


Konferansa, yalnız buradan delege kabul edilmesi ihtimali var ise de, Anadolu için bu ihtimal de yoktur. Bundan dolayı, pek büyük fedakârlıkların eseri olan bu değişiklikten zararımıza sonuçlar doğabilir.


Çünkü, İtilâf çevrelerinde sayıları pek çok olan Yunan dostlarına: «Türkler, doğuda savaşın sürüp gitmesine taraftardır, barış ve uzlaşmaya istekli değildir» diye propaganda yaparak, lehte olanları kendilerine çekmeye, bizi haksız ve düşmanımızı haklı göstermeye fırsat verilmiş olur.


Ortak delegelerden kurulu bir hey’et gönderilirse, isteklerimiz kabul edilmese bile, lehimize olan görüşleri, aleyhe çevirmemiş ve belki aleyhimizde olanların önemli bir kısmını kazanmış oluruz.


Vakit pek dardır. Yazışmalarla kaybedilecek zaman kalmamıştır. Delegelerin hemen gönderilmesi vatan ve milletin menfaatlerinin gereğidir. Zâtıdevletleriyle sayın arkadaşlarınızın da geri dönmeleri lâzımdır.


Çünkü orada neler düşünüldüğü konusunda, yerinde yapılmış gözlemlerle edindiğimiz bilgilerden hakkıyla yararlanacak zamanın geldiğine ve oradaki görüşlerin buradaki görüşlere yaklaştırılması gerektiğine sizin de inandığınız kanısındayız.


Sadrazam

Tevfik


Geçenlerde elimize geçen Bir Anadolu Ajansı’nda İstanbul’da çıkan Türkçe gazetelerle ilgili şu yolda bir tariz (dokundurma, taşlama) vardı; “ Zaten Mütareke’den beri vazifelerini pek fena bir surette yapan İstanbul gazeteleri şimdi de nafile yere Anadolu’nun fuzuli avukatlığını yapmaya kalkışmasınlar.”


Anadolu Ajansı’nın bahsettiği gazeteler acaba hangileridir? Zira, Türkçe gazeteler içinde bir ikisi bir yana bırakılırsa geriye kalınlar bizce böyle bir azara müstahak değildirler. Bunlar alevden istiklal bayrağının oradaki yalçın tepeler üstünde dalgalanmaya başladığı günden beri her türlü engellere rağmen “ irade-i milliye”yi temsile ve tebliğe çalışmaktan başka bir şey yapmamışlardır.


“Her türlü engellere ve her türlü tehlikelere rağmen” diyoruz; acaba Anadolu’daki arkadaşlarımız bu engellerin ne kadar çetin ve tehlikelerinin ne kadar korkunç şeyler olduğunu bilip hissedecek derecede bizim kendi felaketlerimizle ilgilenmişler midir? Yıllarca iki deniz ve iki ateş ortasında neler çektik , neler geçirdik bunun farkında mıdırlar? Suçsuz vatandaşlarımızın yolu üzerine sehpalar burada kuruldu, inanç ve vicdan sahibi gençlerimiz üstüne zindan kapıları burada kapandı. Sonu yok gurbet ve sürgün yollarının ilk durağı burası oldu; düşünen kafalar burada kırıldı, yazan eller burada kesildi. Türk milleti en seçkin evlatlarını burada kurban verdi.


Milli esaretin ne demek olduğunu – hiç şüphesiz – bizim kadar iyi bilmeyenler ve Anadolu’nun yüksek yaylaları ile, yalçın kayaları üstünde söz söylemek saadetine erenler, bu çukurdakilere ancak acıyarak bakabilirler. Zira İstanbul basınının iç yüzü gerçekten pek hazindir. Belki dış yüzünün bazen iğrenç göründüğü zamanlar oldu. Baş sayfalarımızda bir çok mazlumları lanetle andığımız, bir çok cinayetleri onaylar gibi göründüğümüz, şakaveti şecaat ( yiğitlik, cesaret ) şecaati şakavet şeklinde gösterdiğimiz ve sütunlarımızı bazı devlet adamlarının acayip, tehlikeli ve çirkin edebiyatına ayırdığımız günleri unutmuyoruz. Fakat, bütün onların, bize nasıl ateşle örs arasında, ne kadar nemrutça bir zorbalıkla yaptırılmış olduğunu Anadolu’daki arkadaşlarımızın da hatırlaması gerekir. Evet itiraf ederiz ki, birçok pis yollardan geçtik, birçok bataklıklarda durduk, kah o çıkmaza kah bu çıkmaza saptık, bir takım kefen soyucularla yan yana yürüdük, bazı hortlakların huzurunda divan durduk… Fakat, ne derin bir mide bulantısıyla… Fakat kalbimizin içinde ne büyük bir pişmanlıkla…


Bize sorulabilir ki: bu kadar zillete (alçaklığa) neden dayandınız? İşte bu gün bu sözleri söyleyebilmek için dayandık. Eğer hepimiz kalemlerimizi kırıp bir tarafa çekilmiş olsaydık bu gün Türk devletinin merkezinde Türklerin bir tek savunucusu kalmayacaktı ve söz köprünün öbür tarafındakilere, o şirret, hain ve iftiracı sürüsüne düşecekti. Biz Anadolu basınının bazı mevzularda tatlı bir iftira sarhoşluğuna tutulmuş gibi görüyoruz. Doğrusu , bu sarhoşluk bir sıhhat belirtisidir; uzun süre alçak ve kapalı yerlerde, bozuk ve pis kokulu bir hava teneffüs edip de ciğerleri harap olan kimseler bunu dağlara çıktıkları zaman hissederler. Sanki kan damarlarımızda şarkı çağırır; sanki sinirlerimiz kendini coşkun bir raksa verir. Fakat her şeyin fazlası gibi, sıhhatin fazlası da zararlıdır.


Bünyeyi birtakım lüzumsuz taşkınlıklarla sarsar veyahut nebati bir tembelliğe mahkum eder. İşte Anadolu basınında, biz bu iki durumdan birinin belirdiğini görüyoruz. Lakin böyle müşkül demlerde (zamanlarda), lazım gelir ki, hayatımızı idare eden melekeler arasında biraz da sağduyu hüküm sürsün. Sağduyu ki her şeyde Türk’ün ezeli arkadaşıdır ve Anadolu öteden beri bir sinir kaynağı olmaktan ziyade bir sağduyu ocağıdır. Biz öyle sanıyoruz ki, bütün bu tehlikeli berzahta (cehennemde) İstanbul basınını hala canlı ve dinç bir varlık halinde muhafaza eden şey ne coşkunluğu ne cüreti, ne de korkaklığıdır. Mütarekenin ilk gününden beri elden hiç bırakmadığı temkinli, ağır davranışı ve sükunudur. Her ne kadar bazı zamanlarda ve bazı yerlerde coşkunlukla cüretin pek büyük bir rol oynadığını inkar edenlerden değilsek de İstanbul’da buna imkan olduğu zamanları biz hiç hatırlamıyoruz. Aksi halde biz de içimizi boşaltmak ihtiyacını tatmine koşardık. Zira bunun ne kadar zevkli bir şey olduğunu Anadolu’lu arkadaşlarımızdan pekala anlamaktayız.


ERGENEKON MİLLİ MÜCADELE YAZILARI / YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU / 39-40-41

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG